31 Ağustos 2018 Cuma

ANKARA KALESİ-29 "ÇOK KUTUPLU DÜNYA" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara: 03 Temmuz 2009) -Dünya artık geçen haftadan bu yana çok kutuplu bir yapıya sahip oldu . Türkiye iç gerginlikler ve meseleler ile uğraşırken , sessizce dünyanın yeni kutup merkezi olarak öne çıkan dört büyük ülkesi Rusya’nın Ural dağlarının kıyısında bulunan Yekaterinburg isimli kentte bir araya gelerek bir kaç zirve toplantısını birarada gerçekleştirdiler .


ANKARA KALESİ-29
ÇOK KUTUPLU DÜNYA
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara: 03 Temmuz 2009

Dünya artık geçen haftadan bu yana çok kutuplu bir yapıya sahip oldu . Türkiye iç gerginlikler ve meseleler ile uğraşırken , sessizce dünyanın yeni kutup merkezi olarak öne çıkan dört büyük ülkesi Rusya’nın Ural dağlarının kıyısında bulunan Yekaterinburg isimli kentte bir araya gelerek bir kaç zirve toplantısını birarada gerçekleştirdiler . Osmanlı paşası Baltacı Mehmet’e oyun oynayan Rus çariçesi Katerinanın kenti olan bu yerleşim merkezinde ,bu kez dünyanın yeni büyük devletleri eski süper güç ABD’ye karşı bir çok kutupluluk oyunu oynamak üzere biraraya geldiler . Bütün dünya basını ,yirmibirinci yüzyılda dünyanın alacağı yeni biçimle ilgili en önemli toplantılardan birisi olan Yekaterinburg zirvesine en başta yer verirken , içeride gerginlik yaratmaya kilitlenen Türk basını ve medyası bu çok önemli olayı görmezden geldiler . Türk halkının geçmişten gelen koşullanmalar ile batı blokunun çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesine alet olan Türkiye’deki medya ve basın ,küresel sermayeye teslim oldukları için , yeryüzünde meydana gelen ve ülkemizi yaşamsal düzeyde etkileyen hiç bir önemli olayı ,ya da toplantıyı Türk kamuoyuna yansıtmama konusunda kararlılık göstermektedirler . Bu nedenle , Yekaterinburg zirvesi üzerinde Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından biraz durmak gerekmektedir . İstanbul’un yeniden mütareke kenti konumuna geldiği bu aşamada , Kuvayı Milliye’nin başkenti olan Ankara’da dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa dönüşmesi olgusu üzerinde durmak gerekmektedir .

Bugün Türkiye’yi yönetmekte olan kuşaklar , yirminci yüzyılın soğuk savaş ortamında iki kutuplu dünyada doğmuşlar ve yaşamışlardır . Bu nedenle , normal bir Türk insanı sanki dünya sürekli olarak , ikinci dünya savaşının galipleri olan Amerika ve Rusya ikilisi tarafından yönetiliyormuş gibi bir bakış açısına sahip bulunmaktadır . Stalin’in Türkiye’den toprak istemesi üzerine batı bloku içine giren Türkiye’de hala bu nedenle patron olarak ABD görülmekte ve Rusya’da geçmişin koşullanmaları nedeniyle düşman olarak kabül edilmektedir . Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne neden olan büyük savaşlar nedeniyle Türk halkında ciddi bir Moskof korkusu bulunmakta ve Amerikan emperyalizmi de bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak , Türkiye’yi merkezi coğrafyada ana üssü konumuna getirmektedir .Bu koşullarda Amerika,Avrupa ve İsrail gibi batılı merkezlere yanaşan Türkiye zaman içerisinde farketmeden bir batı sömürgesi ülke konumuna sürüklenmiş ve batılı merkezler Türkiye’nin bu zaafından yararlanarak, eski emperyalist politikalarını Türkiye üzerinden merkez coğrafyaya ve Avrasya kıtasına yönlendirmişlerdir . Bu nedenle , Atatürk döneminde başlatılmış olan tam bağımsız dış politika sürdürülememiş , batı ülkelerinde yetiştirilen mandacı zihniyetteki politikacılarla Türkiye batının bir uydusu olarak y.önetilmeğe başlanmıştır . Sovylet korkusu pompalandıkça , Türkiye ABD ve batının kucağına daha fazla oturtulmuş ve resmen dışarıdan yönetilmeğe başlanmıştır . Bundan sonra Türkiye batı denilince ABD’ye teslim olmuş ve Amerikan emperyalizminin kuklaları siyaset sahnesinde öne çıkarılınca Türkiye soğuk savaş döneminde batı sömürgesi yapılmıştır .

Nato’ya üye olmakla Türkiye iki kutuplu dünyada batı kutbunun ülkesi durumuna gelmiş ve Sovyet blokuna karşı sürekli olarak ABD öncülüğünde batı blokunun ülkesi olarak yönetilmiştir . Bu nedenle , siyaset ya da kutup denilince akla Türkiye’de sadece ABD gelmekte , başta Rusya olmak üzere diğer kutuplaşma girişimlerine karşı mesafeli davranılmaktadır . Hele Rusya’nın oluşturacağı4 kutup girişimleri ise Türkiye açısından çok ciddi tehdit olarak algılanmaktadır . Bu koşullarda Türkiye’de sürekli olarak komünistlerin yani oyun bozanların Rusya’ya gitmeleri dile getirilirken , küreselleşme aşamasına gelindiğinde komünizmin çöktüğü ama komünistlerin gidemediği Rusya’ya kapitalistlerin gitmek zorunda kaldıkları görülmüştür . Böylece dünyadaki değişimi Türk toplumu anlayabilmiş , yıllarca düşman görülen Rusya’ya Türk işadamlarının giderek yatırım yapmalarından sonra küreselleşme olgusu daha iyi anlaşılabilmiştir . ABD ve onun güdümündeki batı bloku Rusya’nın öncülüğündeki Sovyet blokunu çökerttikten sonra , Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi federasyonları paramparça etmiş ve iki federal yapının dağılmasından sonra ortaya yirmi iki yeni bağımsız devlet çıkmıştır . Türkiye bu dağılan devletlerin arasında kalınca önce ciddi bir şaşkınlık geçirmiş sonra da , ABD’nin gücü doğrultusunda bu kez tek kutuplu dünyaya doğru yönlendirilmeğe başlanmıştır .İki kutuplu dünya düzeninde Türkiye batı bloku içerisinde yer almasına rağmen zaman zaman diğer kutbun varlığından yararlanarak siyaset sahnesinde kendi çıkarları açısından dengeler oluşturmağa çalışmış ve böylece kurtuluş savaşından gelen bağımsız siyasal yapısını korumağa çaba göstermiştir . Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı Sovyet bloku ile denge oluşturma siyaseti, zaman zaman Türk politikasında gündeme gelmiş ve böylece Türkiye yirmibirinci yüzyıla bir bağımsız devlet olarak girebilme şansını elde edebilmiştir . Bu nedenle , dünyanın merkezinde bir orta boy devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin iki kutuplu dünya yapılanmasının denge siyasetlerinden bağımsızlığını koruyabilmek açısından yararlandığı söylenebilir .

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Rusya gücünü yitirince Türkiye iki kutup arasında denge politikasını uygulama şansını yitirmiş ve küresel sermayenin öncülüğünde batı emperyalizmi Türk ülkesini tam bir batı sömürgesi düzeyine düşürme şansını elde etmişlerdir . ABD’nin kendisini dünyanın tek hegemon gücü olarak ilan ettiği bu aşamada ,Türkiye’de diğer dünya ülkeleri gibi Amerikan emperyalizminin saldırganlığına uğramış ve tek kutuplu dünyanın çıkmazları içerisinde bocalamağa başlamıştır . Kendisini dengeleyecek başka bir gücün kalmadığı bir aşamada ABD giderek saldırganlaşmış , kendi sözünü dinlemeyen ülkeleri haydut ilyan edecek kadar kendisi gerçek anlamda haydutlaşmıştır . Her türlü saldırganlığı küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bütün dünya ülkelerine yönlendiren ABD , uzun süre küresel bir imparatorluk kurabilmek amacıyla ciddi baskı ,tehdit ve saldırı örnekleri sergilemiş ama bu girişimlerinin tamamında başarısız kalmıştır . Milattan tam yirmi yüzyıl sonra insanlık zorba bir devletin baskısı altına girmemiştir . Yirmi yıl süre ile bütün dünyanın başına bir ağ olarak geçirilmek istenen küresel politikalar zaman içerisinde iflas etmiş ve nelerin olamıyacağı artık görülmeğe başlanmıştır . Yirmibirinci yüzyılda yedi milyar insanın ikiyüz den fazla devletin çatısı altında yaşadığı bir aşamada artık ortaçağdaki gibi bir küresel imparatorluğun kurulamıyacağı kesin olarak anlaşılmıştır . Bu nedenle , iki kutuplu düzenin yıkılmasından sonra kurulmak istenen tek kutuplu dünya projeleri de yürümemiş ve giderek tamamen tersi bir durum ortaya çıkmağa başlamıştır .

Yirmi yıllık bir baskı ve saldırı döneminden sonra , ABD küresel bir düzeni Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin çıkarları doğrultusunda kuramayınca bütün dünyada haklı olarak tepkiler gündeme gelmiş ve dünya devletleri ile halkları bu saldırganlığa karşı kendilerini korumağa başlamışlardır . Önce Ekonomik Forum ve Bilderberg toplantılarına karşı dünya halkları ayağa kalkmışlar ve böylece dünya kamuoyunun ilgisi yeni emperyalizm üzerine odaklanmıştır .Küresel sermayenin güdümündeki Dünya Ticaret Örgütü de Birleşmiş Milletlerin yerine ikame edilmeğe kalkışılınca bu duruma karşı çıkan Brezilya,Rusya,Hindistan ve Çin gibi dev ülkeler zman içerisinde bir antiemperyalist blok oluşturmağa başlamışlardır . Bu dev ülkelerin isimlerinin başharflerinden oluşan BRİC kelimesi ,yeni bir ittifakın simgesi olarak dünya kamuoyunda öne çıkmış ve ABD saldırganlığı ile bütün dünyaya baskı uygulayan küresel sermayeye karşı bozulan ekonomik ve siyasal dengelerin yeniden kurulabilmesi için tüm girişimlerin çerçevesini oluşturmuştur . Dünya ticaret Örgütü çatısı altında doğan BRİC bloku artık dünyanın tek kutuplu olmadığının ve gelecekte de olamıyacağının en açık göstergesi olarak günümüzde geçerlmilik kazanmış ve ilk zirvesini geçen hafta içinde Rusya’nın Yekaterinburg isimli Ural kentinde yapmıştır .

Yekaterinburg kentinde iki zirve birarada yapılmıştır . Bir yanda Brezilya’nın da katılmasıyla BRİC ittifakının ilk resmi toplantısı tamamlanırken , diğer yanda da İran’ın katıldığı Şangay Örgütü zirvesi aynı günlerde birbiri ardı sıra Urallar’da yapılmıştır . Böylece tam bir batı karşıtı çizgide zirveler birbiri ardı sıra gündeme getirilmiştir . Bu toplantılarda ABD ve onun kontrolundaki batı emperyalizminin daha fazla dünya ülkelerini rahatsız etmemesi için çeşitli önlemler görüşülmüş ve tartışılarak karara bağlanmıştır .Porta Allegre örgütlenmesiyle alternatif küreselleşmenin hem öncüsü hem de merkezi konumundaki Brezilya’nın da dünyanın öbür ucundan kalkarak Urallara gelmesiyle tam bir batı karşıtı yapılanma dünya kamuoyuna sergilenmiştir . Alternatif küreselleşme arayışları artık çok kuplu dünya girişimlerine yerini bırakmış ve ABD ya da batı saldırganlığını dizginleyecek ya da dengeleyecek yeni bir çok kutuplu dünya arayışı açıkca öne çıkarılmıştır . İflas eden kapitalist sistemin bu durumu dikkate alınarak Dünya Ticaret Örgütünün ortadan kaldırılması ve yerine daha dengeli bir katılımcı yapı ile yeni bir örgütlenmeye gidilmesi önerilmiştir . Ayrıca ABD emperyalizminin Irak savaşı ile beraber küresel bir ekonomik krize girmesi nedeniyle dolara bağımlılıktan kurtulmak üzere yeni bir küresel phara sistemi önerilmiştir . Kendi parasının avantajlarını dünyayı sömürmek üzere kullanan ABD’ye artık izin verilmemesi gerektiği açıkca ifade edilmiştir . İlke kararı olarak doların dünya parası olmaktan çıkarılması yerine yeni bir para sisteminin kurulması ile beraber uluslararası alanda farklı örgütlenmelere gidilmesi konuları karara bağlanmıştır . İsrail’in güvenliği için Irak’a saldıran ABD’nin gene aynı çizgide İran’a saldırıya hazırlanması dikkate alınarak ,bu duruma açıkca karşı çıkılması için her iki zirvede ayrı ayrı kararlar alınmıştır . Böylece , Ural dağları yirmibirinci yüzyılda yeni dünya düzeninin batıdan değil ama doğudan çıktığı bir yapılanmanın ev sahipliğini yapmıştır . BRİC zirvesinde , batı emperyalizminin dünya ülkelerini sömürmesinin önlenmesi ve daha dengeli bir ekonomik düzenin çok kutuplu bir yapıda kurulabilmesi için gerekli kararlar alınmış Porta Allegre sürecine uygun bir yeni alternatif düzen ortaya çıkarılmağa çalışılmıştır . Brezilya,Rusya,Hindistan ve Çin ,artık çok kutuplu dünyanın yeni kutup merkezleri olarak öne çıkmışlar ve güçlerini birleştirerek Atlantik hegemonyasının saldırganlığına karşı yepyeni bir denge oluşturmuşlardır .

Yekaterinburg toplantısının ikinci zirvesi İran’ın da katılmasıyla şangay Örgütü çerçevesinde yapılmıştır . Yirmibirinci yüzyılda New York merkezli batı kapitalist sistemline karşı doğu merkezli yeni bir ekonomik yapılanmanın merkezi olarak öne çıkan Şangay Örgütü gelinen bu aşamada , ABD’nin Afganistan ve Pakistan hattında savaşları Asya kıtasına yayma girişimlerine karşı bir askeri güvenlik paktına dönüşme eğilimi göstermiştir . Bundan önceki Bişkek zirvesinde Kırgızıstan steplerinde bir askeri manevra yapan Şangay Örgütü Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurularak , tüm Orta Asya ülkelerini içine almış ve son olarak da İran’ı üyeliğe davet etmiştir . İsrail ve ABD saldırganlığının yeni hedefi konumuna gelen İran ‘da ,kendi güvenliği için Şangay zirvesine aday ülke olarak katılmıştır . daha yeni seçimlerin kesin sonucunu almadan İran cumhurbaşkanı da ayağının tozu ile Urallara giderek Yekaterinburg zirvesinde konuşma yapmıştır . Böylece İran batı saldırganlığına karşı doğunun dünyanın diğer bölgelerinin desteğine sahip olduğunu kamoyuna açıkca sergilemiştir . ABD’nin Irak sonrasında İran,Pakistan hattında yeni savaşlar araması , Türkiye’yi bu hat üzerinde savaşlara sürüklemek istemesi aşamasında , Türkiye’nin sınırlarınaı çok yakın bir yerde yapılan bu alternatif zirvelerin etkisi fazlasıyla büyük olmuştur . Brezilya’nın katılmış olduğu BRİC zirvesiyle beraber İran’ın da katıdığı bir Şangay zirvesi birbirini tamamlamış ve bu zirvelere katılan dört yeni bölgesel kutup merkezi devlet artık ABD hegemonyasını ya da batı emperyalizmini tanımayacaklarını ve işbirliği yaparak dünyaya daha adil ve dengeli bir düzene kavuşturacaklarını açıkca ilan etmişlerdir .Nato isimli savunma örgütünü küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bir saldırı kuruluşuna dönüştüren ABD emperyalizmine karşı bir dur diyecek denge sağlamak üzere gündeme gelen Şangay Örgütü İran ile beraber benzeri saldırılara maruz kalan Türkiye’yi de üyeliğe davet etmektedir . Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurulan Şangay yapılanması Hindistan’ı,İran’ı ve Orta Asyaülkelerini bütünüyle içine alarak bir Asya kıtası örgütüne dönüşmekte ve batı emperyalizminin Asya ülkelerini sömürmesini önleyecek bir denge arayışı içerisine girmektedir .ABD’nin Nato üzerinden avrupa ülkelerini de peşinden sürüklemesi girişimlerinin başarısız kaldığı bir aşamada, Asya ülkelerinin Şangay Örgütü çatısı altında biraraya gelmeleri üzerinde ciddi olarak düşünmek gerekmektedir . Avrupa ile Amerika’nın yolları ayrılırken , Asya’nın dev ülkelerinin yolları ABD saldırganlığına karşı biraraya gelmektedir . Nato’da yol ayırımı kesinleşirken , Şangay’da yollar birleşmekte ve ortak bir yol olarak kendini savunma ile beraber dengeli ve adil bir yeni düzen arıyışı önhe çıkmaktadır .

Dünya tıpkı iki kutuplu düzenin çöktüğü gibi artık ABD hegemonyasına dayanan tek kutuplu bir yapıdan da çıkmaktadır .Bu gerçekliğin tüm yönleri ile görülerek kabül edilmesi , dünyanın merkezi alanında orta boy bir ülke olarak varlığını sürdürmeğe çaba gösteren Türkiye ‘nin daha gerçekci bir dış politikaya yönelmesini sağlayacaktır . Dünya artık tek kutuplu değil ama altı büyük devletten meydana gelen çok kutuplu bir yapıya sahiptir . . ABD ile beraber Avrupa Birliği ,Brezilya,Rusya,Çin ve Hindistan çok kutuplu dünyanın değişik kıtaları üzerinde öne çıkan yeni kutup merkezleridir . Ayrıca , Arjantin,Meksika, Türkiye,Mısır,İran,Endonezya,Güney Afrika,Kanada ve Avustralya gibi on ayrı büyük ülke de ikinci derecede dünya ekonomisini ve siyasetini etkilemeğe başlamıştır . ABD bu gerçeği görünce hemen G-20 ülkeleri platformu oluşturarak çok kutuplu dünya düzenini önlemek istemiş ama çok geç kalmıştır , Yirmi yılı aşkın bir süredir tam bir haydut politikası ile dünya ülkelerine saldıran ABD’ye karşı artık dünya ülkeleri çaresiz değildir . BRİC ittifakı ve Şangay Örgütü , Porta Allegre sürecinin tamamlayıcıları olarak yirmibirinci yüzyılın yeni dünya düzenini daha adil ve dengeli bir doğrultuda kurabilmek üzere ABD ve onun batılı müttefiklerine karşı ortak bir işbirliğini her geçen gün geliştirmektedirler . Bütün dünya ülkeleri ile beraber Türkiye’de bu gerçek durumu yerinde izleyerek kendi konumunu buna göre belirlemek durumundadır . Çok kutuplu dünyada hiç kimse ya da hiç bir güç Türkiye gibi büyük bir ülkeyi eskisi gibi ABD emperyalizminin bölge karakolu ,jandarması ya da üssü konumuna sürükleyemez . Diğer dünya ülkeleri gibi Türkiye’de yeni dönemde ulusal çıkarlarını tam bağımsız bir biçimde belirleyerek , sürekli barış ve güvenlik için çok kutuplu yeni dünya düzeninin dengelerine oynamasını bilecektir .

Çariçe Katirina Osmanlı hegemonyasının önünü kesmişti , şimdi de Yekaterinburg zirvesi , ABD hegemonyasının önünü keserek , çok kutuplu dünyanın önünü açmakta ve insanlığa daha güvenilir bir ortamda barış ve güvenlik müjdelemektedir . Yekaterinburg zirvesinden sonra artık tek kutuplu değil ama çok kutuplu bir dünya vardır . Türkiye’yi yönetenlerin de ilk olarak dikkate almaları gereken reel politik faktör bu durumdur . ABD hegemonyası ile Türkiye’yi bir yerlere sürüklemek eskisi gibi kolay olmayacaktır . Dünyanın merkezi ile artık tek kutup değil ama çok kutup ilgilenmektedir . Yeni dönemin dengeleri yeni politik yaklaşımlar ve açılımlar gerektirmektedir .Umarız , Türk dışişleri yıllardır içine düşmüş olduğu batı rüyalarından kurtularak şöyle bir etrafına bakmayı becerebilir .,aksi Türkiye için çok tehlikeli yeni durumların ortaya çıkmasına neden olabilir .

ANKARA KALESİ-90 "TÜRKİYE B PLANINI ACİLEN UYGULAMALIDIR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara: 26 Ocak 2011 ) - Bu nedenle ,merkezi coğrafyada yer alan bütün ülkelerin sınırlarının kesin olmadığı ve gelecekte hepsinin yepyeni bir haritaya doğru sürükleneceği anlaşılmaktadır.

ANKARA KALESİ-90 
TÜRKİYE B PLANINI ACİLEN UYGULAMALIDIR
Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN
Ankara: 26 Ocak 2011 
Merkezi coğrafyada yer alan ülkelerin durumu pek iyi görünmüyor . Eski Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan ülkelerin hiç birisinin durumu iyi görünmüyor .Türkiye dahil hepsini yeni bir var olma ve yok olma mücadelesinin beklediğini birbirini izleyen olaylar ortaya koyuyor . İki kutuplu dünyadan tek kutuplu yapılanmaya geçerken geçmişten gelen sorunlar devam ederken ,şimdi çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dünya konjonktürü sürüklenirken eski meselelerin daha da büyüyerek bölge ülkelerinin önüne çıktığı ve bu aşamada bütün eski Osmanlı ülkelerini teslim aldığı açıkca görülmektedir . Osmanlı hegemonyasını bitiren Lozan Antlaşması öncesinde o dönemin iki büyük dünya gücü olarak bir araya gelerek bölge haritasını cetvelle çizen İngltere ve Fransa gbi devletlerin bugünün koşullarında ikinci plana sürüklenmesi , onların yerini Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail gibi devletlerin alması yepyeni bir siyasi durum ortaya çıkarmakta ve bu iki büyük güce sahip devlette bölgenin eski haritasını beğenmeyerek kendi haritalarını çizmeğe yöneldiklerinde ciddi bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini de beraberinde getiren bir çok olumsuz gelişme birbiri ardı sıra dünya gündemine gelerek savaş riskini artırmaktadır . Bugünün koşullarında dünyanın en büyük gücü ABD ile onun uzantısı ve geleceğin patronu olmağa hazırlanan İsrail devletinin kesinlikle Orta Doğu haritasını beğenmedikleri ve kendi çıkarları doğrultusunda bölgede Atlantikçi ve siyonist bir hegemonyayı beraberinde getirecek yeni bir haritaya doğru eski Osmanlı ülkelerini zorladıkları görülmektedir . Bu nedenle ,merkezi coğrafyada yer alan bütün ülkelerin sınırlarının kesin olmadığı ve gelecekte hepsinin yepyeni bir haritaya doğru sürükleneceği anlaşılmaktadır .

Bütün dünya merkezi coğrafyayı yalnızca Orta Doğu bölgesi olarak kabül ederken , eski Osmanlı hinterlandına egemen olmak isteyen Amerika Birleşik Devletlerinin , Osmanlı İmparatorluğunun sınırları içerisinde yer alan Kuzey Afrika ve Kafkasya bölgelerini de merkezi alanda kabül ederek buna göre politikalar geliştirdiği görülmektedir . Yirmi birinci yüzyıla doğru dünya ilerlerken , küresel sermayenin desteği ile tek kutuplu bir dünya yaratmağa çalışan ABD ,bu konuda gecikerek başarılı olamayınca bu kez karşısında yeni süper dünya güçleri ortaya çıkmış ve ABD merkezli bölgesel dayatmalara karşı çıkarak ,Osmanlı imparatorluğundan geri kalan topraklarda yeni bir batı hegemonyasının kurulmasına izin vermemişlerdir . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra içine girilen küreselleşme aşamasında dünyanın yeni süper güçleri olarak Rusya,Çin ve Hindistan merkezi alan ile ilgili bütün gelişmelere yakından ilgi göstermeğe başlarken , Türkiye en kritik aşamada İran’a karşı uygulananan yaptırımları büyük güçlerin etkisinden kurtararak dengelemeğe çalışırken , Brezilya gibi yeni bir büyük devin gücünden yararlanmağa çalışmıştır .Böylece ,ABD’nin onbinkilometre uzaklıktan gelerek bölgeye müdahil olması gibi, Brezilya’da benzeri uzaklıktan gelerek merkezi alanın yeni dengelerinde bir başka büyük güç olarak devreye girmiştir . Çekişme alanının yanıbaşında yer alan yeni büyük güçlere karşı Türkiye her zaman olduğu gibi ve Avrupa’nın dev ülkelerine karşı uzaktaki dev olan ABD’yi devrede tutma yaklaşımlarının benzeri bir politikayı sürdürerek , farklı bir başka uzak gücü devreye sokarak dengeleri yeniden oluşturmağa çaba göstermiştir . Rusya,Çin ve Hindistan üçlüsünün yanıbaşlarındaki merkezi coğrafya ile yakından ilgilenmeğe başlamaları üzerine ,Türkiye karışan dengeler ve artan baskılar karşısında Brezilya gibi bir büyük oyuncuyu da devreye sokarak çoklu dengelerde ulusal çıkarlarını koruyabilmenin çabası içerisinde olmuştur . Yeni ortaya çıkan güçler dengesinde ,öne geçen büyük devletlerin kendi çıkarları doğrultusundaki politikaları bölge ülkelerine baskı yaparak uygulatmak istemesi nedeniyle ,soğuk savaş döneminde buzdolabına kaldırılmış olan bütün eski meseleler yeni sıcak konular olarak birer birer devreye girmişlerdir .

Fransızların felaketler coğrafyası adını taktıkları Avrasya kıtasının geleceği giderek belirsizleşirken ,tek kutuplu dünyadan çok kutupluya doğru kaymakta olan dünya dengelerinde etkisini artırmak isteyen yeni büyük güçlerin de eski Osmanlı hinterlandında açıktan devreye girdikleri görülmektedir . Rusya yeniden Kafkaslar’da etkisini artırırken ,Çin bütün bölge ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini hızla artırmakta ,Hindistan ise Basra körfezi üzerinden bölgeye girerek Çin ve Rusya ile yeni bir rekabet düzenine hazırlanmaktadır . Bu aşamada Çin ile İran arasında ,Rusya ile Arap ülkeleri arasında ve İsrail ile Hindistan arasında yeni yakınlaşmaların öne çıktığı ve bu doğrultuda bölgeye dönük yeni girişimlerin tezgahlandığı anlaşılmaktadır . Bir büyük savaşa daha doğrusu üçüncü cihan savaşına doğru olaylar gelişirken ,bütün bu gibi olumsuz gelişmelerin yer aldığı coğrafyanın merkezi ülkesi olarak Türkiye’nin bu baş döndürücü trafiğe ayak uyduramadığı ve batılı ülkelerin baskılarından kurtulamadığı için kendi güvenliğini sağlayacak ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederek yeni bir bölgesel açılım yapamadığı üzülerek görülmektedir . Bir türlü Amerika Birleşik Devletleri ,Avrupa Birliği ve İsrail taşeronluğundan kurtulamayan Türkiye Cumhuriyetinin , üçüncü dünya savaşının potansiyel alanındaki varlığını güvenceye almakta zorlandığı , dış baskılar yüzünden kendi çıkarlarının gerektirdiği adımları bir türlü atamadığı ,başka ülkelerin belirlediği gündemin ortaya çıkardığı olaylar zinciri içerisinde sağa ve sola sürüklenerek ,doğru dürüst bir plana dayanan tutarlı bir dış politika uygulayamadığı görülmektedir . Soğuk savaş döneminin sona erdiğini anlamakta fazlasıyla geç kalan Türkiye Cumhuriyetinin hala ABD merkezli dünya devam ediyormuş gibi hareket etmesi yüzünden çok kutuplu dünya dengelerinin oraya çıkardığı fırsatlardan yararlanamadığı açıkca görülmektedir .Türkiye orta boy bir ülke olarak sahip olduğu jeopolitik konumunun gerektirdiği stratejik açılımları ulusal çıkarları doğrultusunda yapamadığı için ,hala bu bölgede oynananmakta olan büyük oyunda kaybeden konumunu sürdürmekte ve bu durumdan fazlasıyla da zarar görmektedir .

Başkalarının hazırladığı plan ve projelerin arkasında koşmaktan bir türlü kurtulamayan Türk devletinin son zamanlarda ciddi yorgunluk sinyalleri vermeğe başladığı ,batılı dost ve müttefik ülkeler uğruna katlanılan bir çok olumsuz gelişmede ciddi ulusal çıkar kayıplarına uğradığı görülmektedir . Bu yüzden bir türlü toparlanamayan Türkiye Cumhuriyeti yeni bir genel seçim sürecinde farklı bir anayasal yapılanmaya doğru dış baskılarla sürüklenerek iyice tasfiye edilme noktasına doğru zorlandığı inkar edilemiyecek derecede gözlemlenmektedir . Merkezi gücünün tasfiye edilmesiyle , başkentin İstanbul’a taşınarak küresel sermayenin güdümüne teslim olunmasıyla ,güneydoğu bölgesi üzerinden eyalet sistemi ve federasyon yapılanmasının zorlanmasıyla ,Türkiye Cumhuriyeti güçlü bir ulus devlet olarak bu bölgede kendi ulusal planını uygulayamıyacak bir dağılma sürecine doğru dış baskılar ve emperyal güdümlemeler ile yönlendirilmektedir . Dünyanın her bölgsinde otorite boşluklarının ortaya çıkması nedeniyle güç merkezleri nasıl bir hegemonya mücadelesine girişirse , Osmanlı hinterlandında da böylesine bir hegemonya çekişmesi giderek tırmanmakta ve bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini de beraberinde öne çıkarmaktadır . Bölge ülkeleriyle beraber bütün dünyayı yakından ilgilendiren üçüncü dünya savaşı tehlikesi beraberinde nükleer silahların kullanılması meselesini de getirdiği için , bütün dünyanın var olup olmaması gibi çok kritik bir sorunla karşı karşıya kalınmaktadır . Orta Doğu’da başlayacak bir nükleer savaşın hemen bir üçüncü dünya savaşına dönüşmesi , Asya kıtasının tamamı ile beraber batı bölgesindeki ülkeleri de işin içine çekmesi ihtimali açıkca görülmektedir . Kuzey Kore gibi çok küçük bir ülkenin nükleer silaha sahip olması ve ABD’yi tehdit etmesi dünya dengeleri nedeniyle diğer büyük ülkeler tarafından desteklenmektedir . Sadece İran bir nükleer tehdit değil ama öncelikli İsrail’in büyük bir nükleer tehdit olarak dünya barışını tehlikeye soktuğu görülmekte ve bu yüzden Kuzey Kore kozu zaman zaman ısıtılarak dünya gündemine getirilmektedir .

İkinci dünya savaşı sonrasında sürekli olarak batılı müttefikleri yüzünden savaş tehlikesi altında kalan Türkiye Cumhuriyetinin yeni dönemde , batılı hegemonya planlarının arkasına takılıp gitmesi artık düşünülemez bir aşamaya gelmiştir . Türkiye Cumhuriyeti b.u aşamadan sonra Amerika Birleşik Devletlerinin merkezi askeri üssü ,İsrail’in güvenlik şemsiyesi , Avrupa Birliğinin ise ileri karakolu ya da doğdu köprüsü oarak kullanılamaz bir noktaya gelmiştir . Sürekli olarak batılı müttefikler kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’yi kullanmağa devam ettikleri sürece ,Türkiye Cumhuriyeti ile batılı ülkelerin yolları birbirinden ayrılacaktır . Küresel sermayenin güdümündeki Türkiye medyası üzerinden Türk kamu oyu son çeyrek asırda soğuk savaş döneminin korku masalları ile uyutulmağa çalışılmış ama bu gibi girişimlerin de sonu gelmiştir . Sürekli olarak aynı kişilerin her gece aynı medya kanallarına çıkarak papağan gibi batı hegemonya planlarını tekrar etmesi de ,Türk halkı üzerinde bıktırıcı bir etki yapmakta ve halkın çoğunluğunun batı karşıtı bir çizgiye yönelmesine yol açmaktadır . Batılı ülkeler de tam bu aşamada dini bir siyasal silah olarak öne çıkararak , giderek antiemperyalist bir çizgiye yönelen Türk halkının kontrol edilmesi ve cemaatlar üzerinden baskı altına alınması gibi yeni yöntemleri ,ılımlı İslam ya da Büyük Orta Doğu projesi gibi emperyalist yaklaşımlar çerçevesinde öne çıkararak Türkiye’nin kendilerinden ayrı bir yola kaymasını önlemeğe çalışmaktadırlar . Ilımlı İslam bir ABD projesi olarak devreye sokulurken , laik ve çağdaş bir cumhuriyet olan Türk devletinin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda milli bir dış politika uygulamasının önü kesilmeğe çalışılmaktadır . Türk toplumunun büyük çoğunluğunun Müslüman olmasından yararlanılarak geliştirilmek istenen bu yeni emperyalist politikanın Türk milli devleti için ne kadar tehlikeli olduğu ,son dönemdeki gelişmeler ile açıkca ortaya çıkmış ,dinin siyasallaştırılması sürecinde Türkiye’nin bir milli devlet olarak sahip olduğu ulusal çıkarları sürekli olarak göz ardı edilmiştir . Türk devleti batılı müttefiklerinden ayrı bazı girişimleri kendi çıkarları doğrultusunda gündeme getirdiği zaman sürekli olarak batı dünyası tarafından küçümsenmiş ve karalanarak önü kesilmek istenmiştir . Son yıllarda bu doğrultuda bir çok olayın ortaya çıkması üzerine Türk devleti giderek batılı müttefiklerinden daha ayrı bir politika izlemeğe başlaması üzerine de eksen kayması ve batı düşmanlığı gibi gerçek dışı suçlamalar ile karşı karşıya kalmıştır . Batılı emperyal güçler yüzyıllarca dünya ülkelerini sömürerek bir kukla durumuna düşürdükleri için aynı alışkanlıklarını Türkiye üzerinde de denemek istemişler ama bu gibi iki yüzlü ve çifte standartlı yaklaşımların Atatürk’ün ülkesinden geri döndüğünü artık görmek durumunda kalmışlardır . Türkiye daha fazla batılı ülkelerin hatırı için kendi çıkarlarından taviz veremez bir noktaya gelmiştir . Son yıllardaki olumsuz gelişmelerden sonra artık hiçbir batılı ülke Türk devletinden Türk ulusunun çıkarlarına ters düşecek düzeyde bir adım atmasını beklememelidir .

Genel seçimlere giderken yeni bir anayasa taleplerinin öne çıkarılması ve en kritik aşamada yeni anayasa üzerinden devlet yapısının değiştirilmek istenmesi batı emperyalizmin yeni bir oyunu olarak devreye sürülmek istenmektedir . Bütün dünya üçüncü dünya savaşına sürüklenirken ,bu savaşın alanı haline düşen Türkiye Cumhuriyetinin devlet yapısını değiştirmesi kesinlikle ulusal çıkarlarına aykırıdır. Yeni bir anayasa ile devlet yapısı değiştirildiği zaman ,Türk devleti yeniden ABD’nin merkezi askeri üssü , Avrupa Birliğinin gene eskisi gibi doğuya açılan Asya köprüsü , ya da İsrail’i Arap ve İslam dünyasına karşı koruyacak bir güvenlik şemsiyesi gibi kullanılmağa devam edecek gibi görünmektedir . Hiçbir siyasi parti ya da iktidarın savaş öncesi bir dönemde yeni anayasa görünümü ile ulusal,üniter ve merkezi Türk devletini tasfiye etme lüksünün bulunmaması gerekir . Kim ki böyle bir adım atar ,o zaman Türkiye Cumhuriyeti devletinin sona ermesinden anayasal düzen ve hukuk devleti çatısı altında sorumluluğu üstlenmek zorunda kalır . Bütün hukuk kurumlarının ve siyasal merkezlerin öncelikle bilmesi gereken durum budur . Türk devleti doksan yıllık ömrünü bir hukuk devleti çatısı altında bugünlere kadar getirmiştir . Her devlet anayasasında değişiklikler yapabilir . Normal koşullar altında değişen koşullara uygun olarak anayasalar değiştirilebilir . Türkiye Cumhuriyeti de son yirmi yılda on kez anayasasının değiştirmiştir . Ne var ki , tam savaş koşulları tırmanırken savaş öncesi bir dönemde devlet yapısını değiştirecek derecede yepyeni bir anayasa yapılamaz ,eğer bu yo denenerek yapılmağa çalışılırsa o zaman Türkiye Cumhuriyeti devletinin sonu ilan edilmiş olur . Var olan anayasal düzen ve hukuk devleti çatısı altında herhangi bir siyasal merkezin ya da partinin böylesine bir serüvene soyunmasını beklemek gerçeklere aykırı olacaktır . Tersi bir durum üçüncü dünya savaşı öncesinde Türk devletinin ortadan kalkmasına ve savaş alanının önünün açılmasına giden yolu açacaktır ki , kendisini Türk olarak gören hiçbir siyasal gücün böylesine bir maceraya kalkışarak dünya barışını tehlikeye atması beklenemez . Türkiyelilik tartışmalarını bu doğrultuda ele almak ve Türk ulusunun çıkarları dışında Türkiye’deki siyasal güçleri maceraya atmak gibi olumsuz senaryolar doğrultusunda değerlendirmek mümkündür .

Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti sahip olduğu anayasal düzen ve hukuk devleti çatısı altında öncelikle merkezi gücünü artırabilmenin yollarını aramak durumundadır . Tam bu aşamada kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmak istenmesi , Türk devletinin merkezi gücünün toparlanması çabalarının önlenmesi anlamına gelmekte ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düştüğü gibi küresel sermayenin Bizans yapılanması üzerinden Avrasya’daki üçüncü dünya savaşını ekonomik açıdan yönlendirmesi anlamına gelmektedir . Hiçbir ekonomik gücün ya da emperyal merkezin savaş koşullarında Türkiye’nin başkentindeki merkezi yapılanmasını tasfiye etme ya da boşaltma hakkı yoktur .Bu aşamada küresel sermaye ile Türk ulusunun çıkarları ters düşmekte ve Türk milletinin ulus devletinin başkenti , küresel sermayenin İstanbul’daki yeni Bizans yapılanması yüzünden devre dışı bırakılmak istenmektedir . Merkezi coğrafyanın tam ortasındaki Türk devletinin kendi ülkesi ve milletiyle bir bütün olarak üçüncü dünya savaşı tehlikesinden kurtulabilmesi için daha güçlü bir merkezi yapılanma ile hareket etmesi gerekirken ,bunun tamamen tersi bir doğrultuda başkentini tasfiyeye yönlendirilmesi hem savaş sürecini önünü açacak hem de bir nükleer çatışma ile bütün dünyanın yok olmasına neden olabilecektir . Kendini bilen hiçbir ciddi ülkenin kabül etmeyeceği bir başkent taşınmasına Türk ulusu tam üçüncü dünya savaşı öncesinde izin veremez .Yapılması gereken başkentin İstanbul’a taşınması değil ama , Ankara’daki merkezi devlet yapılanmasının daha da güçlendirilmesidir . Dünya tarihinde bütün savaşları güçlü merkezlerin kazandıkları görülmektedir . Bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş olan Türk devletinin böylesine bir tarihi ve bilimsel gerçekliğin dışında hareket etmesini beklemek gerçekci olmayacaktır . Siyasilerin bu tür maceracı girişimlerine Türk halkının ulusal insiyatifi izin vermeyecektir . Türkiye’nin acil gündeme üçüncü dünya savaşının önlenmesi olduğu için ,ilk atılacak adım ,milli bir idari reform ile başkentteki Türkiye Cumhuriyeti devletinin merkezi gücünü artırmak olacaktır . O zaman , Türkiye’nin savaşa karşı çıkmak ve direnmek gücü daha artacak ve Türk devleti güçlü bir arabulucu olarak her zaman devreye girerek bütün dünyayı bir üçüncü dünya savaşı belasına karşı daha güçlü bir biçimde koruyabilecektir .

Daha önceleri ulusal güçler tarafından öne sürülmüş olan Güçlü Türkiye- 2023 Milli Programının acil bir idari reform ile devreye sokulması , var olan devlet yapısını ciddi anlamda tehlikeye sokabilecek yeni anayasa peşinde koşmaktan vazgeçerek söz konusu milli idari reform ile Türkiye Cumhuriyetinin savaşa karşı çıkan gücünün her açıdan takviye edilmesi gerekmektedir . Var olan devlet yapısının yüz milyonluk bir nüfusa sahip olacak Türk devletinin gereksinmeleri doğrultusunda yenilenmesi ,merkezdeki kamu kurumlarının güçlendirilmesiyle beraber taşra teşkilatında da gereksinme duyulan yeni adımların atılması gerekmektedir . Giderek artan nüfusun gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda yerel yönetimlerin yetkilerinin bazı açılardan artırılmasında kamu düzeni açısından ulusal yararlar olabilecektir . Ne var ki , yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması sırasında merkezin tasfiyesi deği l,l ama tamamen tersine güçlendirilmiş yerel yönetimleri kontrol altında tutabilecek düzeyde daha güçlü bir merkezi yapılanmanın başkent Ankara’da gerçekleştirilmesi gerekmektedir . Daha önceki dönemlerde gündeme getirilmiş olan Mehtap ve Kaya projeleriyle beraber İdari reform taslakları incelendiği zaman Türkiye’nini kendi çözümlerinin olduğu görülecek , batılı güç merkezlerinin dayattığı yabancı taslakların Türkiye’nin koşullarına uymadığı aksine ,emperyalizmin çıkarları doğrultusunda Türk devletini dönüştürmeğe çalıştığı daha kolay anlaşılacaktır . Türk devleti ,başkentindeki merkezi yapılanmasını günün gereksinmeleri doğrultusunda daha da güçlendirerek , Misakı Milli sınırları içerisindeki Türk ülkesinin kontrolunu bağımsız bir devlete uygun bir biçimde elinde tutabilecektir . Ekonominin yeniden devletin eline verilmesi ,kamu ekonomik kuruluşlarının yeniden kurulması ,küresel sermayeye karşı direnen Türk devletinin ekonomik gücünün artırılması ,özelleştirilen ekonomik kuruluşların tıpkı Atatürk döneminde olduğu gb yeniden uluslaştırılması ya da devletleştirilmesi , Türkiye’nin de Yunanistan ya da diğer Akdeniz ülkeleri gibi çökmemesi için acilen zorunlu görünmektedir . Ekonomik gelir kaynaklarını yabancılara devreden -Türk devletinin sürekli olarak akaryakıt zammı yapmak zorunda kalması ya da ülkede ekonomik yatırım yapamaz durumlara sürüklenmesi gibi bir çıkmaz ,devletin yeniden gelir kaynakları ile donatılması sayesinde önlenebilecektir . Dışa açılma ve küresel ekonomi ile bütünleşme ,Türk devletini yarı sömürge konumuna sürüklemiş ve Türk halkını ciddi bir yoksulluk çıkmazına itmiştir . Arap ülkelerindeki gibi bir yoksullar ayaklanmasının önlenebilmesi için ,devletin yeniden ülkenin gelir kaynaklarına ve yer altı zenginliklerine sahip olarak daha adil bir gelir dağılımı düzeni kurması acilen zorunlu görünmektedir . Merkezini ve ekonomisini güçlendirecek bir Türk devletinin savaş sürecinde bölgede barışı tesis edecek en önemli ülke konumuna geleceği açıktır .

Merkezi bölgeye sızmak için sürekli olarak terörü kullanan batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmine karşı bütün bölge ülkelerinin bir araya gelerek ciddi bir ittifak içerisine girmeleri gerekmektedir . Lübnan’ı bir terör üssüne çevirerek merkezi coğrafyaya terörist hareketler üzerinden egemen olmak isteyen emperyal güçlere karşı , eski Osmanlı ve Selçuklu ülkelerinin bir dayanışma ve kardeşlik düzeni içerisine girerek tıpkı Avrupa Birliği gibi Merkezi devletler Birliği’ni kurmalarının zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir . Tam bu aşamada ,Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Büyük Atatürk’ün ikinci dünya savaşını önleyebilmek üzere gündeme getirdiği ,Sadabat Paktı ve Balkan Paktı girişimlerini yeniden gündeme getirmekte ve bütün eski Osmanlı ve Selçuklu devletlerini merkezi Devletler Birliği adı altında birleştirmekte hem ulusal hem bölgesel hem de dünya barışı açısından küresel yararlar bulunmaktadır. Kendi çıkarları doğrultusunda savaş kışkırtıcılığı yapan lobilere karşı evrensel ve bölgesel barıştan yana olan bütün merkezi coğrafya devletlerinin bir araya gelerek Avrupa Birliği gibi bir bölgesel oluşumu Merkezi Devletler Birliği adı altında örgütlemelerinin zorunluluğu her geçen gün daha da artmaktadır .Osmanlı İmparatorluğunun ortadan kalkması nedeniyle ortya çıkan otorite boşluğunun doldurulabilmesi doğrultusunda bölgenin iki büyük devleti olan İran ve Türkiye tıpkı Sadabat paktının kuruluşu günlerinde olduğu gibi bir araya gelecek , ikinci bir Bakü Kurultayı düzenleyerek merkezi coğrafyada bulunan bütün devletleri bir bölgesel birlik çatısı altında dışa ve emperyal saldırıları karşı birleşmelerinin önünü açarak terör üzerinden üçüncü dünya savaşına giden yolun önünü keseceklerdir . Bunun için tıpkı Nato gibi bir yeni bir askeri bölgesel yapılanmaya acilen gerek bulunmaktadır . Daha önceki örnekde olduğu gibi ikinci kez bin Cento yapılanması Türkiye ve İran işbirliği çerçevesinde gerçekleştirilebilir ,Nato’nun batı emperyalizminin hegemonya örgütüne dönüştüğü bu aşamada ikinci kez kurulacak olan Cento örgütü merkezi coğrafya da terör ve savaş tehditlerine karşı bölgesel güvenliği gündeme getirebilecektir . Tunus’ta başlamış olan ayaklanma hareketlerinin ,Lübnan,Ürdün,İran ya da diğer bölge ülkeleri üzerinden karışıklık ve terör yaratması ,İsrail ve ABD gibi savaş isteyen ülkelerin bu durumlardan yararlanmağa çalışması girişimlerinin önünün kesilebilmesi için mutlaka bölge ülkelerinin yeni bir bölgesel savunma paktı kurmalarının zamanı gelmiştir . Nato savunma örgütünden saldırı örgütüne dönüşürken , yeni Cento gereksinme duyulan bölgesel savunmayı bütün bölge ülkelerini çatısı altında bir araya getirerek sağlayacaktır . İran ve Türkiye’nin öncülüğünde toplanacak ikinci Bakü Kurultayı ,Merkezi Devletler Birliğine gidecek yolu açarken ,yeni Cento’nun kurulmasını sağlayarak da bölge ve dünyayı tehdit eden üçüncü dünya savaşı sürecinin önünü kesebilecektir . İran’ın tek başına dünya ile karşı karşıya kalması böylece önlenebilecek ,bölge ülkelerinin dayanışması ile İran ile batı dünyası ilişkileri dengelenebilecek , İsrail ve İran çatışmasına ya da İsrail ile Hizbullah üzerinden bölge savaşına izin verilmeyecektir . Böylesine bir adım atılması için zaman çoktan gelmiş ve geçmektedir . Bu doğrultuda bugün yeni adımlar atılmazsa yarın çok geç olabilecektir . İsrail’in ya da Hizbullah’ın hiç söz dinlemeyen tutumları devam edip gittiği sürece her an bir çılgınlık ortaya çıkabilecektir . Bölgenin çeşitli ülkelerinde böylesine çılgınlığa elverişli çeşitli terörist hareketlerin birbirini izlemesi barış umutlarının her geçen gün daha da azalmasına neden olmaktadır .Tunus ve Lübnan’daki son gelişmeler bölgede savaş öncesi istikrarsızlık isteyenlerin beklentilerini gerçekleştirirken , bir İsrail ve İran savaşının haberciliğini yapmaktadırlar .

Türkiye Cumhuriyeti ,dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan orta boy bir devlet olarak sahip olduğu jeopolitik konumunu kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kullanabildiği sürece hem bağımsız devlet olarak varlığını koruyabilecek hem de bölgede kendisini tehdit etmekte olan bütün terör ve savaş tehditlerine karşı kendisini savunabilecektir .Binleşmiş Milletler ve bütün uluslar arası kuruluşların ciddi bir üyesi olarak Türkiye Cumhuriyeti bölgesinde olduğu kadar dünya barışı için evrensel düzeyde de etkinliklerini artırmak zorundadır . ABD ve İsrail gibi Birleşmiş Milletler kararlarını dinlemeyen ülkelerin baskılarına karşı Türkiye Cumhuriyeti diğer büyük devletler ve ülkeler ile yakın ilişkiler oluşturarak uluslar arası konjonktürde ağırlık sağlamalı ve bu yollardan savaş sürecinin önünü kesebilmelidir . Batılı müttefiklerin baskılarıyla şimdiye kadar uygulanan yol ve yöntemlerden bir sonuç çıkmadığına göre ,Türkiye Cumhuriyeti kendisini geleceğin dünyasında var edebilecek ve bulunduğu bölgede bir cihan savaşını önleyebilecek doğrultuda B planını acilen devreye sokabilmelidir .Türkiye kendisini yenileyebilecek güce sahiptir .Bölgesel barış ve güvenlik işbirliği için bütün komşularıyla bir araya gelerek ortak hareket edebilmenin yollarını aramalıdır .Başlatılmış olan komşularla sıfır sorun politikaları ile tam anlamıyla bir sonuç alınamamıştır . Bu tür girişimlerin kalıcı ittifaklara ve bölgesel güvenlik şemsiyesine gidebileceği yolların da açılması gerekmektedir . Anlaşmazlıklar sıfır sorun çizgisinde ele alınırken , kalıcı ittifaklara ve bölgesel güvenlik şemsiyesinin oluşturulmasına da öncelik tanınmalıdır .Türkiye sadece İran ile değil ama , Azerbaycan,Gürcistan,Suriye,Irak ve Ürdün gibi ülkeler ile başlatmış olduğu yakın temasları bölgedeki terör ve savaş risklerini ortadan kaldıracak derecede bir kalıcı işbirliği ve dayanışma düzenine dönüştürebilmenin yollarını aramalı ve acilen B planı olarak Merkezi Devletler Birliği ya da Cento adı ile anılacak bir güvenlik yapılanmasını devreye sokabilmelidir . Bütün dünyayı bir nükleer yokoluşa götürebilecek bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi ancak bu yoldan önlenebilecektir . Barıştan yana olan bütün dünya ülkeleri de, merkezi coğrafyada gerçekleştirilecek böylesine bir bölgesel barış oluşumunu sonuna kadar destekleyeceklerdir . Bütün A planlarının bittiği bu aşamada böylesine bir B planının acilen devreye sokulması, dünya güvenliği açısından zorunlu bulunmaktadır .

NOT: B planı ile ilgili olarak daha önce yayınlanmış olan “TÜRKİYE’NİN B PLANI “ isimli kitabım ile diğer kitaplarıma ve “Kemalist yaklasim.info “ adını taşıyan internet sitesindeki üç yüze yakın makalem incelenebilir .

ANKARA KALESİ-81 "KÜRDİSTAN, İSRAİL İÇİN KURULUYOR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara: 25 Aralık 2010) -


ANKARA KALESİ-81 
KÜRDİSTAN, İSRAİL İÇİN KURULUYOR
Prof.Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara: 25 Aralık 2010 

Türkiye Cumhuriyeti her gün adım adım bir Kürdistan macerasına doğru sürüklenmektedir .Son dönemde birbiri ardı sıra gündeme gelen siyasal gelişmeler ,bir bütünsellik içerisinde ele alındığında Türkiye’nin hızlı bir biçimde Kürdistan’ın kuruluşuna doğru iteklendiği görülmektedir . Siyasal gelişmeler ile beraber ekonomik girişimler , askeri ve güvenlik gibi alanlarda yeni ortaya çıkan durumların tamamı Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısına Kuzey Irak üzerinden Kürdistan devletinin oluşumunu dayatmaktadır . Geçen yüzyıldan gelen süper güç olarak Amerika Birleşik Devleti ordularının on bin kilometre öteden gelerek Orta Doğu’nun merkezi ülkelerinden birisi olan Irak’ı işgal etmesi ve bu doğrultuda diğer komşu ülkeleri hedef alması ile başlayan yeni süreçte bütün Orta Doğu bölgesinin haritasının yeniden çizilmek istendiği geçmişten gelen harita doğrultusunda var olan devletlerin sınırlarının kabül edilmek istenmediği anlaşılmaktadır . Irak macerası sonrasında başta İran olmak üzere bütün bölge devletlerinin hedef tahtasına oturtulması , ekonomik gelişmelerin bu doğrultuda yönlendirilmesi ,terörün komşu devletler üzerinden bölgeye yayılmak istenmesi , yeni bir Orta Doğu yaratma doğrultusunda ciddi bir planın olduğunu açıkca ortaya koymaktadır .

Büyük İsrail adı verilen Siyonist plan doğrultusunda olaylar yönlendirilirken , bir bölge ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyetinde iç politika bu emperyal plana kilitlenmiştir . Yirminci yüzyılın başlarında büyük bir hesaplaşmaya girişen büyük dünya devletleri merkezi alandaki Osmanlı devletinin topraklarını paylaşma yarışına girdikleri aşamada ,Rusya’da gerçekleştirilen sosyalist devrim ,olayların akışını değiştirmiş , yıkılan Osmanlı toprakları üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgesine girme kavgası veren Avrupa ülkelerinin önüne koskoca bir Sovyetler Birliği çıkartılarak ,Avrupa’nın büyük emperyal devletlerinin önü kesilmiştir . Birinci dünya savaşı sonrasında İsrail deleti kurulamayınca , devreye ikinci dünya savaşının girdiğini ve bu iki büyük felaket sonrasında ikibin yıllık bir maceradan sonra Yahudi devletinin kurulabildiği görülmüştür . İsviçre’nin Basel kentinde toplanan ilk Siyonist kongrede alınan kararlar doğrultusunda elli yıl sonra yahudi devleti kurulabilmiş,ne var ki soğuk savaşın sonrasına rastlayan yüzüncü yılda Büyük İsrail devleti kurulamamıştır . İki bin yılına girerken Büyük İsrail İmparatorluğunun merkezi coğrafya topraklarında kurulabilmesi için dünya olayları yönlendirilmeğe çalışılmış ama evdeki hesaplar çarşıya uymayınca siyonist planlar yatmıştır .

İkibin yılına gelindiğinde ,ABD’deki Siyonist lobiler tarafından ayarlanan küresel emperyalizm saldırısı , II eylül olayları ile canlandırılmış ve bu olayların intikamını almak ya da suçlularını cezalandırmak görünümü altında Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerine askeri saldırılar ve işgaller yönlendirilmiştir . İsrail için en büyük Arap tehlikesi olan Irak devletinin ülkesine atom bombası yalanları ile girilmesinden sonra , Büyük İsrail projesinin üçüncü adımı olarak Irak’ın kuzey bölgesinde bir kukla Kürt devleti ABD ve İsrail ordularının ve de şirketlerinin destekleriyle gündeme getirilmiştir . Siyonist kongre sonrasında ilk adım olarak dünyanın çeşitlyi ülkelerinde yaşayan Yahudiler birinci dünya savaşı öncesinde İngiliz dominyonu olan Kıbrıs üzerinden Filistin’e taşınmışlar ama Büyük Britanya İmparatorluğunun karşı çıkması nedeniyle İsrail devleti kurulamamıştır . Balfor deklarasyonu ile Yahudilerin devlet kurma hakkını görünüşte tanıyan Biritanya yönetimi ,. İmparatorluk çıkarları nedeniyle bu devlete izin vermeyince ,Siyonist lobiler Amerika’ya taşınmışlar ve New York’u merkez tutarak buradan kapitalist sistem üzerinden bir ekonomik dünya hegemonyasını başlatmışlardır . Planın ikinci aşamasında resmen devletin ilanı olduğu için ,bu doğrultuda ABD’yi arkalarına almışlar ve ikinci dünya savaşı galibiyetinin kazandırdığı güç ile ,hem Amerikan ordusunu Orta Doğu’ya taşımışlar hem de ABD’nin merkezi coğrafyaya gelişinden yararlanarak ikinci dünya savaşının sona ermesinin hemen sonrasında İsrail devletini ilan etmişlerdir . Yeterli Yahudi nüfus Filistin’e taşınamadığı için ABD öncülüğünde Birleşmiş Milletler örgütü kurdurulmuş ve bu uluslar arası kuruluşun ilk resmi kararı ile bir Yahudi devleti olarak İsrail dünyaya ilan edilmiştir .

Büyük İsrail projesinin ilk adımı Birinci Dünya savaşı öncesinde , ikinci adımı da ikinci dünya savaşı sonrasında gerçekleştirilince ,sıra üçüncü adıma gelmiştir .Bu da daha önceden kurulmuş olan küçük Yahudi devletinin merkezi coğrafyayı bütünüyle kontrolu altına alan bir Büyük İsrdail İmparatorluğuna dönüştürülmesi meselesidir . Orta Doğu tarihi incelendiği zaman yirminci yüzyılda kurulmuş olan Yahudi devletinin üçüncü İsrail olduğu anlaşılmaktadır . Daha önceki Yahudi devletlerinin tarihleri incelendiğinde bunların savaşlar ve işgaller sonucunda yıkıldığı görülmektedir . Millattan yaklaşık bin yıl önce kurulmuş olan ilk İsrail devleti bir Mezopotamya krallığı olan Babil devleti tarafından yıkılmış ve Yahudiler Babil’e sürgün olarak gönderilmişlerdir .Daha sonraları o dönemdeki İran devletinin Babil krallığını yıkması üzerine geri dönen Yahudiler Filistin’e dönerek ikinci İsrail devletini oluşturmuşlardır , ama birsüre sonra Akdeniz üzerinden merkezi coğrafyaya gelen Roma İmparatorluğunun İsrail devletini yıkması üzerine Yahudiler kaçarak dünyanın çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir . Milat yılları sırasında gerçekleşen bu büyük göç ikibin yıl sonra yeniden Tevrat’ta Yahudilere vaad edilmiş olan kutsal topraklara Yahudilerin geri dönüşü ile sona ermiştir .Yirminci yüzyılın soğuk savaş ortamında ortaya çıkmış olan İsrail devleti kurulduğu günden bu yana tam altmış yıldır sürekli olarak komşuları ve bölge devletleri ile savaş içerisinde olmuş ve Orta Doğu bölgesi üzerinden dünya barışını sürekli olarak tehdit etmiştir . Küçük İsrail devletinin dış desteler ile gelinerek kurdukları küçük devlet çatısı altında barınabilmeleri son derece güç olmuş ,komşularının saldırılarına karşı kendisini korumağa çalışırken karşı ataklarla harekete geçen Yahudi devletinin bütün bölge ülkelerine sırasıyla saldıralara geçtiği görülmüştür . İsrail’in sürekli saldırıları yuhadi devletinin güvenliği için batılı ülkeler tarafından sürekli olarak hoşgörü ile karşılanmış ama bölge ülkeleri açısından da tahammül edilemiyecek bir bölgesel kaos ortamı yaratmıştır .

Büyük İsrail projesinin üçüncü adımı Mezopotamya bölgesine egemen olmak olduğu için ,bu doğrultuda adımlar atılmış ve Irak’taki Kürt Yahudileri üzerinden Mezopotamya’ya egemen olma planları gizlice yürürlüğe sokulmuştur . Ne var ki , Saddam Hüseyin rejiminin giderek Arap milliyetçiliğine yönelen katı ve sert yönetimi İsrail’i tehdit ettiği için , İsrail bu bölgeyi kontrol edebilmek üzere çeşitli senaryolar ve manevralar düzenleyerek Amerikan ordusunun Irak’a saldırısını ve işgalini yönlendirmiştir . Baas rejimlerinin batılı merkezlerden yönlendirilmesi Mezopotamya’nın hegemonya altına alınabilmesi açısından yeterli olamayınca ,bunun üzerine Irak’ın işgali ve Saddam rejiminin yıkılması kaçınılmazlaşmıştır . ABD sayesinde bu birinci derecedeki Arap tehdidinden kurtulan İsrail hemen Irak’ın kuzeyinde bir işbirlikçi kukla devleti Yahudi asıllı Kürtler aracılığı ile kurmuştur . Devletin bütün kuruluş masrafları gene siyonist lobiler tarafından karşılandığı gibi ,daha önceleri İsrail’e göç etmiş olan Irak Yahudileri de bu ülkeye geri gönderilerek Mezopotamya ülkesinde güçlü bir Yahudi lobisinin oluşturulmasına çalışılmıştır . Özellikle Kum kentinden gelen Barzani aşiretinin İran Yahudilerinin önde gelen bir gücü olarak, bu kukla devletin yönetimine getirilmeleri de ,daha önceki Mehabad Cumhuriyeti deyiminin yeni oluşturulmakta olan Erbil Cumhuriyetine emsal olabilmesi için gene siyonist lobiler tarafından ayarlandığı görülmüştür . İsrail hem ABD’yi hem de kenti kontrolu altındaki uluslar arası siyonist lobileri birlikte kullanarak Arapların tam ortasına bir işbirlikçi Kürt devletini dayatabilmiştir çünkü tarihte ortaya çıkan ilk İsrail devletinin Mezopotamya gücü olarak Babil krallığı tarafından yıkılmasından fazlasıyla derslerini almışlardır .

Akdeniz’in kıyısında yeni bir Roma İmparatorluğunu Kudüs merkezli kurmağa yönelen siyonist İsrail devleti bir daha arkadan gelen bir Mezopotamya gücü tarafından yıkılmamak üzere bu kritik bölgede kendi denetimi altında bir kukla devleti bölgedeki Yahudiler üzerinden kurmağa yönelmiştir .Amerikan ordusunun bölgeye gelmesinden de yararlanılarak Irak devleti üçe bölünmeğe çalışılmış,Arap nüfus çoğunluğu Şi ve Sünni olarak ikiye bölünürken ,Kürtler ayrı tutulmuş , bu ülkede Kürt nüfusu kadar var olan Türkmen toplulukları da görmezden gelinerek Şii nüfus içerisinde sayılmışlardır . Büyük İsrail projesinin üçüncü adımı böylece atılarak Mezopotamya bölgesinin İsrail’in denetimi altına girmesini sağlayacak bir Kürt devleti oluşumu Yahudi asıllı Kürt aşireti Barzaniler aracılığı ile oluşturulmuştur . Ne var ki ,Birinci Dünya savaşı sonrasında İngilizler ile Fransızlar Osmanlı sonrası dönem için bölgenin haritasını çizerlerken Kürtleri dörde ayırdıkları için , Kuzey Irnak’taki Kürt oluşumu üçüncü adımın bir başlangıcı olarak kabül edilerek ,İran,Suriye ve Türkiye’deki Kürt bölgeleri ile bu kukla devletin bütünleştirilmesiyle ,bir Büyük Kürdistan projesi yaşama geçirilmeğe çalışılmıştır . Kuzey Irak merkezli başlatılan ayrılıkçı etnik Kürt terörü Irak gibi Türkiye,İran ve Suriye’yi tehdit etmiş ,bu ülkelerdeki Kürt bölgelerinin de katılımıyla Büyük Kürdistanın kurulması amaçlanmıştır . Beş milyonluk küçük İsrail’in beşyüz milyonluk bir büyük Arap ve Müslüman dünya ile savaşamıyacağı bilindiği için , Araplara ,İran’a ,Türkiye’ye ve tüm İslam dünyasına karşı İsrail için savaşacak bir milyon kişilik bir Kürt ordusunun oluşturulmasını sağlayacak, Büyük Kürdistan projesi İsrail merkezli olarak gündeme getirilerek gene siyonist lobilerin destekleriyle gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır .Küçük İsrail’in güvenliği ve Büyük İsrail’in kurulabilmesi için bölgede dört ülkeye bölünmüş bütün Kürt asıllı insanların bir araya getirileceği bir yirmi milyonluk nüfusa sahip olacak Büyük Kürdistan siyonist projenin üçüncü adımı olarak öne çıkarılmıştır .

Büyük İsrail projesi ,Türkiye Cumhuriyetinin’de ortadan kaldırılmasını hedeflediği için ,İran ve Azerbaycan Türkleri ile Anadolu Türkleri arasına Büyük İsrail,Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan’ı koyarak Türkleri parçalamak , emperyal müdahalelere karşı işbirliği yapmalarını önlemek gibi bir yol izlenmiştir .Bu doğrultuda Kürtler ile yakın işbirliğine giren Yahudiler, aynı zamanda eskiden uzun asırlar boyunca kavga ettikleri Ermeniler ile de yeni bir dayanışmaya girerek ,bölgedeki Türk egemenliğini ortadan kaldırmağa çalışmışlardır . Batı ülkelerindeki Yahudi lobileri soğuk savaş yıllarında Ermeni tasarılarına karşı çıkarken , yeni dönemde Ermenilerin tasarılarını siyonist loblerin batılı parlamentolara getirdikleri ve Türkiye aleyhinde bu tasarıları yasalaştırdıkları son yıllarda fazlasıyla görülmüştür . Ayrıca küresel sermaye aracılığı ile denetim altına aldıkları medya ve basın organları aracılığı ile Türkiye,İran ve Suriye gibi bölge ülkelerinin aleyhinde yayınları tırmandırarak ,kendi planlarına paralel bir çizgide hem Ermenileri hem de Kürtleri dünya kamuoyunda öne çıkarmışlardır . Terörist Kürtler ile bölücü aşiretler sanki bir ulusun parçasıymışlar gibi dünya kamuoyuna lanse edilmişler , Kürt devletinin kurulması doğrultusunda batı ülkelerinin geniş desteği medya organları aracılığı ile kamuoyu üzerinden kuzey Irak’daki kukla devlete sağlanmağa çalışılmıştır . Büyük İsrail’in bir parçası olacak Büyük Kürdistan’ın kurulabilmesi için , batı dünyası üzerinden kutsal topraklar üzerinde kurulu bulunan Türkiye,Suriye ve İran gibi büyük devletler açıkca hedef alınmıştır .

Tarihte ikinci kez kurulan İsrail devletinin, Avrupa üzerinden Akdeniz kanalı ile merkezi coğrafyaya gelen Roma İmparatorluğu tarafından yok edilmesi gerçeği dikkate alındığında İsrail’in bu doğrultuda batıdan gelebilecek benzeri saldırıları karşılayabilmek için karşı kıyısında bulunan Kıbrıs adası üzerinde de ciddi bir hegemonya kurma çalışmaları içerisinde olduğu görülmektedir . Kıbrıs’ta Yunan ya da Türk egemenliğine karşı çıkan ,bu adayı gelecekte kendi hegemonyası altına alabilmek doğrultusunda İngiliz ve Amerikan güçlerinden yararlanmağa çalışan İsrail devletinin benzeri doğrultuda Türkiye’yi de gene kendi çıkarlarına alet etmeğe çalıştığı gözlemlenmektedir . Kıbrıs’taki Türk varlığını kendi planları doğrultusunda yönlendirmeğe çalışan İsrail devleti Avrupa Birliği üzerinden adaya ve Doğu Akdeniz’e egemen olmağa çalışan yeni Roma İmparatorluğu girişimini ABD ve Nato üzerinden dolaylı olarak desteklediği Türk ordusu sayesinde geri püskürttüğü görülmektedir . Avrupa Birliği bir hırıstıyan yapılanması olarak Akdeniz’de yeni bir Yahudi hegemonyası istemediği için Kıbrıs’a önem vermekte ve bu adanın Yunanistan ,Rusya ve Türkiye’nin hegemonyasına girmesini önlemek üzere çeşitli senaryoları batılı ülkeler üzerinden devreye sokmaktadır . Rusya’nın ada üzerinde baskılarının artmağa başladığı bir aşamada İsrail bölgede yeni ortaya çıkan petrol ve doğal gaz kaynaklarına el koyma doğrultusunda Güney Kıbrıs Rum kesimi ile beraber Türkiye’ye karşı bir antlaşma imzalayacak derecede ileri gidebilmiştir . Böylece Kürdisbtan ile arkasını güvence altına alan İsrail devleti Kıbrıs üzerinde kurmağa başladığı yeni hegemonya düzeni ile de batılı ülkelere ve Avrupa emperyalizmine karşı Doğu Akdeniz bölgesindeki güvenliğini sağlama almaktadır .

Çeyrek yüzylıl önce Amerika’da yayınlanan bir siyonist dergi olan Kivinum isimli yayında Oded Yinon Büyük İsrail projesinin detaylarını açıkca ortaya koymuştur .Buna göre ,bölgenin en küçük devleti olan İsrail’in tüm merkezi alana egemen olabilmesi için bütün komşu ülkelerin parçalanması gerekmektedir . Siyonist plan Yahudilere Siyon tepesinin kenarında bir dünya imparatorluğunu kazandırırken , terör ve savaş yollarıyla tüm eski Osmanlı ülkelerinin parçalanmaları gündeme getirilmektedir . Irak ABD ordusu sayesinde üçe bölünürken , Suriye ,İran ve Türkiye’de sahip oldukları Kürt bölgeleri üzerinden hem bölünmek, hem de dağıtılarak eyaletler halinde Kudüs gibi kutsal bir kentin başkent olacağı büyük bölge devletine bağlanmak istenmektedir . Elli eyaletten oluşan Amerika Birleşik Devletleri gibi bir büyük federasyon , İsrail’in merkez olacağı ve Kudüs’ün başkent olarak öne çıkacağı yeni bir bölgesel yapılanma üzerinden otuz ya da kırk eyaletten oluşacak bir Orta Doğu Birleşik Devletleri adı altında oluşturulmak istenmektedir . Avrupa Birliğinin bir hırıstıyan yapılanması olarak Avrupa Birleşik Devletlerine doğru yöneldiği bir aşamada bu oluşumun merkeze gelmesini önlemek üzere , Büyük İsrail anlamında bir Orta Doğu Birleşik Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından meydana gelen otorite boşluğu alanı siyonist lobiler ve İsrail tarafından doldurulmak istenmektedir . İsrail’e bu olanağı sağlayacak tek yol da ,Büyük Kürdistan’ın öncelikli olarak kurulmasıdır .Kuzey Irak’daki kukla devleti güçlendirecek doğrultuda Türkiye’nin Güneydoğusunun da Kürdistan olarak ilan edilmesi sayesinde Türkiye ile beraber Suriye ve İran’ın da parçalanmalarının önü açılacak ve bu sürecin sonucunda ortaya çıkacak dört parçalı Kürdistan , Büyük İsrail doğrultusunda oluşarak Orta Doğu Birleşik Devletlerinin önünü açacaktır . “Vur gerilla vur ,Kürdistan’ı kur “ aslında Büyük İsrail’in kurulmasının en geçerli yolu olarak öne sürülmektedir . Bu doğrultuda ,ayrılıkçı Kürt etnik terörünün arkasında ciddi bir Amerikan,İngiliz ve İsrail desteğinin olduğu görülmekte,diğer batılı devletler de bölgeyi dağıtacak bu girişime karşı çıkmayarak dolaylı yollardan destek vermektedirler .

Irak’ta askeri işgal ve savaş yolu ile kurulan Kürdistan’ın Türkiye’de demokrasi yolundan kurulmağa çalışıldığı görülmektedir . Irak’ta batı tipi demokrasi olmadığı için insan hakları ve demokratik yöntemler geçerli olamamış ve kukla devletin kuruluşunda terör ile başlayan bir süreç içerisinde hem askeri işgal hem de haksız savaş siyasal yöntem olarak kullanılmıştır . Geleceğin Sümer Devleti kuzey Mezopotamya’da kurulurken ,dünyanın en büyük hava alanı ile gene dünyanın en sağlam binaları kalıcı olmak üzere ,bu bölgede Amerikalılar tarafından yapılmıştır . ABD Irak’a çıkmak üzere gelmiş ve burada yerleşmiştir . İsrail’in koruması artık Kuzey Irak üzerinden yapılırken ,bölgenin Kürt nüfusu da gene İsrail ve ABD güçlerinin korunmasında yan güç olarak kullanılmaktadır .PKK terör örgütü ve onun yavrusu olan Pejak örgütü bölge devletlerinin parçalanmaları doğrultusunda terörist ataklarını sürdürürken , onların istikrarsızlığa kavuşturduğu Kürt bölgelerinin yeni bir süreç içerisinde bağlı oldukları devletlerin merkezlerinden koparak Erbil Cumhuriyetini merkez alan bir büyük Kürdistan’a doğru yönlendirildikleri anlaşılmaktadır . Yahudilerin dünya tarih sahnesine çıktıkları Mezopotamya’ya geri döndükleri ve kendi kontrolları altındaki Amerikan askeri güçleri sayesinde de Kuzey Irak üzerinden bölge ülkelerini dağıtacak girişimlerini gene işbirlikçi Kürt kesimleri üzerinden tezgahladıkları görülmektedir . Yeni dönemde İran’a yönelik bir saldırı hazırlığı içerisine giren İsrail’in hem Amerikan askeri varlığından ,hem de Kürtlerin nüfus varlığından yararlanarak İran gibi bir büyük devleti Orta Doğu’dan geri püskürtmeğe çalıştığı anlaşılmaktadır . İran’ın bölgedeki Şii hegemonyasını durduran Sünni güç olan Saddam rejiminin çökertilmesiyle ,bölgede bir otorite boşluğu meydana gelmiş , İsrail’in küçüklüğü nedeniyle bu boşluk doldurulamayınca Kuzey Irak üzerinden kurulmuş olan Kürdistan’ın büyütülmesi projesi gündeme getirilmiştir . Şii İran’ın hegemonyasının önlenebilmesi için güçlü bir Sünni Kürdistan İsrail tarafından oluşturulmağa çalışılmaktadır .

Şimdi sıranın Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde yaşamakta olan Kürt asıllı nüfusun yaşadığı bölgenin bir anlamda Türkiye Kürdistan’ına dönüştürülmesine gelmiştir . Çeyrek asırdır devam eden ayrılıkçı Kürt etnik terörü, bölge insanını Türklük’ten uzaklaştırarak zorla Kürtleştirmeğe çalışmış ,bu bölgenin Türkleri terör ile korkutularak Kürtleştirilirken aynı zamanda dış müdahaleler ile de insan hakları ve demokratik süreç adına Kürdistan federasyonunun Türkiye eyaletinin oluşturulmasına doğru gelişmeler dıştan güdümlü bir biçimde yönlendirilmeğe çalışılmıştır . Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Barış konferansında uluslar arası bir antlaşma ile kabül edilen Misakı Milli sınırlarına göz dikilmiş ve üniter devletin bir bölgesi, ulus devletin sınırları ötesine çıkartılmağa çalışılmıştır . Türk halkının yirminci yüzyılın başlarında büyük bir özveri ile vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşı kazanımları elinden alınmağa çalışılmıştır . Bu süreç Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla gündeme gelmiş ve Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’ye demokrasi görünümü altında benimsetilmeğe çalışılmıştır . Türk halkını açıkca aptal yerine koyan böylesine bir emperyal manevraya Türkiye Cumhuriyetinin kolay kolay “evet” demeyeceği iyi bilindiği için Avrupa Birliği süreci Türkiye’nin güneydoğusunun kopartılmasında kullanılmıştır . Wikiliks belgeleri bu durumun açık bir kanıtı olarak b sında yer almıştır . İsrail ve ABD , Avrupalıları kullanarak Türkiye’den ikinci bir Kürdistan çıkarmağa çalışmışlar ve gerçeklerin Türklere söylenmesini önlemeğe çalışmışlardır . Türk devletinin en büyük müttefiklerinin Türkiye’yi yok edecek manevralar doğrultusunda açıkca yalan beyanda bulunmaları ve gizli planlarına Türkiye’yi alet etmeleri kesinlikle ,Türk ulusu tarafından kabül edilemiyecek bir olumsuz durum yaratmıştır . Bu aşamadan sonra Türkiye resmen İsrail’e “Bir dakika “diyebilmiştir . İsrail’in de bu duruma tepkisi Mavi Marmara gemisindeki on Türk vatandaşını katletmesi olmuştur . Bu aşamadan sonra artık Türkiye Cumhuriyetinin Orta Doğu bölgesinde İsrail ile açıkca karşı karşıya geldiği görülmektedir .

Bütün gizli planları açığa çıkan İsrail siyonizminin Kuzey Irak ‘ta ve Türkiye’nin güneydoğusunda Kürt ayrılıkçılarına destekçi olarak çıkmasıyla ,yeni bir dönem başlamış ve Türk-İsrail ittifakı sona ermiştir . İsrail’de bunun üzerine hem Türkiye üzerinde yeni oyunlar tezgahlamaya başlamış hem de batı ülkeleri üzerinden Türkiye’yi İran savaşı öncesinde ciddi bir ekonomik krize sürükleyerek kaos ortamına sürükleme girişiminde bulunmuştur . Orta doğu’da oynanan emperyal oyunların açığa çıkması üzerine bütün İslam ülkeleriyle beraber Asya devletleri de Türkiye’nin arkasında yer almışlar ve batıdan Türkiye’ye empoze edilen ekonomik krize karşı sıcak para akışını artırarak Türkiye’nin direnme gücünü artırarak desteklemişlerdir . İsrail planlarının açıkca Türkiye’ye düşman bir çizgide ortaya çıkmış olması ,Misakı Milli sınırlarını tehdit edecek derecede bir bölücü Kürt oluşumunu desteklemesi ,Türkiye’yi İran ile karşı karşıya getirerek bir üçüncü dünya savaşı senaryosuna alet etmeğe çalışması üzerine ,Türkiye’deki Kürt hareketleri daha da hızlanarak güneydoğu bölgesinde bölücü ve yeni bir ulus devlet kurucu doğrultuda bölge toplantılarını ve siyasal girişimleri gündeme getirmiştir . Şimdi artık ,Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan Kürt toplulukları ,yerel yönetimler görünümünde eyaletler ve bölge yönetimleri istemekteler ,Başkent Ankara’dan koparak kendi devletlerini oluşturma doğrultusunda özerklik talep etmektedirler . Ayrıca bu yeni devlet oluşumu doğrultusunda alt dillerini öne çıkararak iki dilli bir yapılanma üzerinden kendi alt dillerini resmi dil olarak kabül ettirmek için çaba harcamaktadırlar . Demokratik Toplum Kongresi adı altında resmen ayrı bir millet olarak hareket eden Kürt asıllı topluluklar ,bu doğrultuda kendi öz savunma güçlerini oluşturarak , Türk devletinin koruyucu şemsiyesi altından da uzaklaşmak istemektedirler . Bir anlamda İsrail’in kendi güvenliği için oluşturulması düşünülen bir milyon kişilik Kürt ordusunun başlangıcı olacak bu öz savunma gücünün Türkiye ile beraber bütün bölge ülkeleri için yeni bir terör tehdidi oluşturacağı açıktır . Terör örgütünün gücünün yetmediği aşamada öz savunma gücü adı altında resmen bir yeni ordu kurulmaktadır . Bütün bu yeni adımlar ve talepler birleştirildiği zaman siyonist israil’in bölgedeki komşularına karşı en büyük müttefiki olacak bir Kürdistan devletinin İsrail’in çıkarları doğrultusunda kurulmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır .

20p02 yılında yayınlanmış olan “İsrail’in Kürt kartı “ isimli kitap incelendiğinde dünya siyonizminin merkezi olan İsrail’in merkezi bölgeye egemen olabilmek için elindeki en büyük kozun Kürdistan devletinin kurulması olduğu ortaya çıkmaktadır . Tarihsel,teolojik ve jeopolitik nedenler açısından konu ele alındığında her açıdan ciddi bir Kürt ve Yahudi ittifakının Kürdistan devletinin oluşumunun perdre arkasında yer aldığı görülmektedir . ABD ve İsrail’in gücünün ytmediği durumlarda Avrupa ya da başka ülkelerdeki siyonist lobiler hemen devreye girerek Büyük İsrail Projesinin gerçekleşmesi için çalışmaktalar ve Büyük Kürdistan devletinin oluşumunu bu doğrultuda hızlandırmaktadırlar .Son zamanlarda siyasal trafiğin hızlanması ve özerklik talepleriyle beraber ,öz savunma gücü ,iki dilli düzen ,bölge yönetimi,kent meclisleri gibi konuların öne çıkması da Kürdistan devletinin bir an önce kurulması için çaba sarf edildiğini ve bu doğrultuda İsrail’in acele ettiğini ortaya çıkarmaktadır . Şimdiye kadar gelişen olayların gösterdiği gibi İsrail’in yaşaması için büyümesi gerekmektedir . Büyük İsrail için de Kürdistan devleti vazgeçilmez üçüncü adımdır . Kürdistan devleti kurulamazsa , Filistin sorunu nedeniyle bir araya gelecek Arap devletlerinin İsrail’i haritadan silmeleri gibi bir durum ortaya çıkabilecektir . Kürdistan kurulmazsa İsrail üçüncü kez yıkılabilcektir .Bu nedenle ,siyonizm bölge devletlerine karşı İsrail’in güvenliği doğrultusunda Kürdistan oluşumunu dayatmaktadır .Yirminci yüzyılın başlarında İngiltere ve Fransa tarafından Orta Doğu haritası çizilirken ,bir Kürdistan devletinin kurulmamasının nedeni olarak , Kürt kartının gelecekte Büyük İsrail’in kurulması doğrultusunda kullanılmak istendiğini açıkca göstermektedir , Ayrıca Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan ailelerin on civarında çocuk yapması da ,İsrail ve siyonist lobilerin maddi yardımlarıyla ,ayrıca Dünya bankası ve Avrupa Birliği fonlarıyla banka hesapları üzerinden desteklenmekte ve bölgedeki Türk ve Arap nüfus çoğunluğuna karşı Yahudiler , Kürt nüfusunu artırarak kendi çıkarları doğrultusunda yeni dengeler kurmağa çalışırken ,gelecekte savaşlardabölge ülkelerine karşı kullanabilecekleri bir milyonluk Kürt ordusunun temellerini atmaktadırlar . Türk ordusunu emperyal hedefleri doğrultusunda kullanamıyacağını anlayan ABD ve İsrail’in Kürdistan devleti aracılığı ile bir milyonluk Kürt ordusunu gerçekleştirmeğe çalıştığı artık iyice anlaşılmıştır . Türk devleti önümüzdeki günlerde bütün bu gerçekleri bilerek ve değerlendirerek adımlarını atmalı ve savaş ve terör tehditlerine karşı bölge güvenliğini sağlayabilmek üzere komşularıyla kalıcı bir bölgesel güvenlik paktını acilen ve öncelikli olarak oluşturmalıdır .Artık iyice belli olmuştur ki , Kürdistan kurulmazsa İsrail yıkılır . Bunu önlemek isteyen İsrail’in de önümüzdeki dönemde Büyük Kürdistan devletini kurdurarak bütün bölge devletlerini tehdit edeceği ve çeşitli senaryolar aracılığı ile baskı altına almağa çalışacağı açıktır . O zaman bölge devletleri de kendilerini korumak üzere kesinlikle daha sıkı bir işbirliğine girmelerinde bölge ve dünya barışı açısından büyük yararlar vardır .

ANKARA KALESİ-75 "TÜRKİYE İÇİN MİLLİ PROGRAM GÜÇLÜ TÜRKİYE - 2023" Prof .Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 19 Kasım 2010) -Son yirmi yıldır işbaşına gelen bütün hükümetlere küreselleşme görünümü altında Dünya Bankası , Uluslararası Para Fonu ,Dünya Ticaret Örgütü , Avrupa Birliği ve Büyük Orta Doğu projesi üzerinden doğrudan doğruya bir dönüştürme zorlaması Türk devletine dışarıdan emperyalizmin bütün gücü ile dayatılmıştır.

ANKARA KALESİ - 75 

TÜRKİYE İÇİN MİLLİ PROGRAM
GÜÇLÜ TÜRKİYE - 2023

Prof .Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 19 Kasım 2010

Geçen hafta “ANKARA KALESİ “nde Türkiye için bir alternatif milli programın gerekliliği üzerinde durulmuştu . Soğuk savaşın sona ermesinden sonra içine girilmiş olan küreselleşme aşamasında , batı emperyalizmi bütün dünya ülkelerini tek bir küresel imparatorluk çatısı altında kendisine bağlayabilmek üzere geliştirmiş olduğu model sömürgeleştirme programını ,Türkiye”ye de dayatarak , neoliberalizm ,çok kültürcülük ve ileri demokrasi adları altında Atatürk Cumhuriyetini bir üçüncü dünya sömürgesine dönüştürebilmenin arayışı içerisine girmiştir . Bu doğrultuda son yirmi yıldır işbaşına gelen bütün hükümetlere küreselleşme görünümü altında Dünya Bankası , Uluslararası Para Fonu ,Dünya Ticaret Örgütü , Avrupa Birliği ve Büyük Orta Doğu projesi üzerinden doğrudan doğruya bir dönüştürme zorlaması Türk devletine dışarıdan emperyalizmin bütün gücü ile dayatılmıştır . Türk ulusu böylesine bir olumsuz süreç içerisinde , ulusal bir kurtuluş savaşı vererek büyük zorluklar ile kurmuş olduğu bağımsız ulus devletinin yarısından fazlasını kaybetmiştir . Şimdi gelinen yeni aşamada geride kalan kısmının da tümüyle ortadan kaldırılarak , Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarihin tozlu sayfalarına gönderilmesi ve bu devletin kurulu bulunduğu topraklar üzerinde Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizminin çıkarları doğrultusunda yeni bir devlet yapılanması her türlü bakı ve şiddet uygulanarak Türk ulusuna dayatılmaktadır . Türk devletinin son yirmi yıllık hükümetlerin uyguladıkları küresel programa karşı var olabilmesi , varlığını koruyabilmesi ve değişen koşullarda varlığını yenileyerek yoluna devam edebilmesi için kesinlikle bir alternatif milli programın zorunluluğu üç seneye yakın bir zaman dilimi içerisinde “ANKARA KALESİ” köşesinin en önde gelen konusu olmuştur .

Küreselleşmenin ilk on yılında neyin ne olduğu pek anlaşılamadığı için Türk kamuoyunda geleceğe dönük hiçbir ciddi gelecek öngörüsü yapılmamış ve bu nedenle de ortaya doğru dürüst bir program konulamamıştır . Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin bazı temsilcileri sürekli olarak Türkiye’ye gelip giderek yeni kurulan hükümetlere yol göstermişler ,yurt dışından danışmanlar göndermişler hatta daha da ileri giderek bazı ABD ve Britanya vatandaşlarını hükümet kadrolarına taşımışlardır . Dünya kapitalist sisteminin batı merkezli olarak gelişebilmesi ve bu doğrultuda bütün dünya ülkelerinin yeni bir sömürgeleştirme programına yönlendirilmesi doğrultusunda , yapyeni bir süper emperyalizm olarak örgütlenmeğe çalışılan küreselleşme sürecinde Türk devleti tam bir kıskaca alınarak sürekli bir biçimde böylesine bir dış plana mahkum edilmiştir . Merkez sağ ya da sol partiler arasındaki fark ortadan kalkmış , küresel emperyalizmin ekonomik istekleri doğrultusunda farklı bir siyasal yapılanma ,neoliberalizm,postmodernizm ,çokkültürcülük ve ileri demokrasi kavramları doğrultusunda Türk ulusunun başına çuval geçirir gibi Türk devletinin tepesine bindirilmiştir .Türkiye’de kim iktidar olursa olsun uygulanan politikalar değişmemiş ve sürekli olarak okyanus ötesinden gelen kapitalizmin komiserlerinin dayatmalarıyla Türkiye Cumhuriyeti devletini tasfiye eden politikalar birbiri ardı sıra uygulama alanına aktarılmıştır . Bu durum , ikibinli yılların başlarında kesinlikle belli olmasına rağmen ,son on yıldır alternatif bir politika uygulayacak yeni bir siyasal parti ya da iktidar başa gelemediği için ya da böylesine bir oluşum dış güçlerin yerli işbirlikçileriyle beraber önlendiği için ,dışarıdan dayatılan bağımlılık ilişkileri politikalarına devam edilmiştir .

On bir Eylül olayları ile kafalar karıştırılarak ve bu düzmece olaylardan sonrasında terör ve savaş girişimleri ısrarlı bir biçimde sürdürülerek , batı emperyalizminin dümen suyunda bir kolonizasyona devam edilmek istenmiştir . İşte böylesine bir olumsuz dayatmaya karşı bütün dünya halkları karşı çıkarak alternatif bir küreselleşme arayışına girdiği aşamada , Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde de alternatif girişimler öne çıkmış ve bu doğrultuda , böylesine gayri milli bir kıskaçtan Türkiye Cumhuriyetini kurtaracak alternatif program tartışmaları başlatılmıştır . Türk siyaset sahnesinde ön planda yer alan siyasal partilerin büyük çoğunluğu batı ülkelerinin etkisi ve baskıları altında bir şeyler yapamamışlar ve bu nedenle de ciddi bir milli alternatif program Türk kamuoyunda gündeme gelememiştir . Batı hegemonyasının baskıları nedeniyle siyasal partiler bir ciddi alternatif program arayışına girmeyince ,bunun üzerine Türk toplumunun önde gelen millici,ulusalcı ve Atatürkçü kesimleri böylesine bir milli programın arayışını kamuoyu önünde dile getirmeğe başlamışlardır . Bu tür milli program arayışlarını önlemek isteyen dış güçler hemen darbe ve ara rejim suçlamalarını hortlatarak , Türk ulusunun çağdaş bir demokrasi içerisinde kendisini yenileyebilme şansını ortadan kaldırmak istemişlerdir . Bazı çevrelerden öne çıkan bu tür alternatif milli program arayışları hemen darbecilik ya da faşistlik ile suçlanırken , Türk ulusunun siyasal yapılanması olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsız bir siyasal insiyatif ile kendi kendini yenilemesine izin verilmek istenmemiştir .Dış planın küresel emperyalizmin çıkarları doğrultusunda sürdürülmesinden yana olan işbirlikçi kesimler ya da Truva atı konumundaki mandacı neo-liberal aydınlar her türlü alternatifin önünü psikolojik savaş senaryoları ile kesmeğe çalışırlarken , ortaya atılan milli programlara da hemen faşist damgası vurarak , bağımsız bir ulusal insiyatifin Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda devreye girmesine izin vermek istememişlerdir .

Mütareke İstanbul’unun işbirlikçi ve mandacı çevreleri dıştan destekli girişimler yolu ile her türlü milli plan ve programa karşı çıkarlarken , Türk devletinin milli kurum ve kuruluşlarının çalışmalarını da önlemeğe çaba göstermişler ve bu süreç içerisinde devletin bazı önemli kamu kurumları yeni yasalar çıkartılarak ortadan kaldırılmıştır . Devlet Planlama Teşkilatı gibi Türkiye Cumhuriyetinin önde gelen devlet kurumunun çalışmaları önlenirken , bu kurumun hazırlamış olduğu plan ve programlar raflarda tozlanmağa terk edilerek , Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü programlarının uygulamalarına kararlı bir biçimde devam edilmiştir . Türk devletinin milli planları ve programlarının önü kesilirken , iktidara gelen ya da talip olan siyasal partilerin de bu doğrultuda Türkiye’yi küresel emperyalizmin kıskacından kurtaracak bir milli program yaparak bu gündeme getirmelerine de karşı çıkılmıştır . Devleti kuran Atatürk’ün partisi ile beraber , en büyük milliyetçi parti bir arada küresel emperyalizme karşı Türk ulus devletini koruyacak ya da toparlayacak bir alternatif milli programa yönelmeleri gerekirken , ne yazıktır ki bu doğrultuda herhangi bir adım atılmamış ve gerekenler yapılmamıştır . Normal demokratik rejimlerde her parti iktidara gelerek bir ya da iki dönem içerisinde programını uygulayarak yerini muhalefet partilerine devretmesi gerekirken , işbaşına gelyen partiler sürekli olarak okyanus ötesinden zorlanan programlara hapsedilmişler ve yapılan seçimler sonucunda iktidara başka partiler gelmesine rağmen hiçbir şey değişmemiş, Türk ulus devletini tasfiye eden gayrimilli emperyal politikalara zorla devam edilmiştir . İşte böylesine olumsuz bir duruma karşı ,duruma karşı Türk toplumunun içerisinden çıkan bir ulusal insiyatif olarak “Ulusal Güçbirliği Platformu “ son genel seçimlerden önce “Güçlü Türkiye-2023 “ başlığını taşıyan bir alternatif milli programı hazırlayarak internet siteleri üzerinden Türk halkının ve kamuoyunun tartışmasına sunmuştur . Ondan fazla demokratik kitle kuruluşunun katılımı ile başkent Ankara’da çalışmalarını yıllardır sürdüren bu platform temsilcileri , Türkiye Cumhuriyetinin sorumluluk sahibi vatandaşları olarak vatanlarına,milletlerine ve devletlerine karşı ulusal görevlerini yerine getirmeğe çalışmışlardır.Batı emperyalizminin uzun yıllar süren baskılarına rağmen gene de ülkesinin geleceğini düşünen sorumluluk sahibi aydın kadroların var olması ,Türk ulusunun geleceği için alternatif olabilecek bir milli program önerisinin hazırlanabilmesinin önünü açmıştır . Bu program geçen genel seçimlerden bu yana sürekli olarak internet üzerinden yayınlanarak uzun süreli bir tartışma ortamının yaratılmasına da katkıda bulunmuştur . Beş yılı aşkın bir süre “Güçlü Türkiye-2023” isimli programın sürekli yayında bulunmasıyla ülke içerisinde ciddi bir alternatif milli program arayışı öne çıkarak siyasal partiler üzerinde etkili olmağa başlamıştır .

Ulusal Güçbirliği Platformuna katılan kuruluşlar ve uzmanların tamamı Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarlarının korunmasından yana bir tavır içerisinde oldukları için “Güçlü Türkiye-2023 “ milli programı bütünüyle ulusal güç kavramın üzerine oturtulmuştur . Her ulus devletin merkezinde ve çekirdeğinde bulunması gereken güç odağı kavramı , aslında uluslar arası alandaki siyasal gelişmelerin de anahtar kavramı olmuştur , çünkü siyaset bütünüyle bir güçler arası çekişme ,rekabet ya da çatışmanın adı olmuştur . Batılıların deyimi ile , “Power politics “ kavramı her zaman için siyasetin ve uluslar arası ilişkilerin temeli olmuştur . Bu doğrultuda ,her devlet ,her siyasal parti ya da örgüt , her şirket,uluslar arası kuruluş ya da yer altı yapılanması , sahip olduğu güç kadar siyaset sahnesinde etkili olabilir . Güç kimin elinde ise , ya da kimin gücü daha fazla ise , siyaset yarışında o kişi,kuruluş ya da merkez öne geçer . Bu nedenle siyaset sahnesinde etkinliklerini sürdüren bütün kuruluşlar ya da merkezler kendi çıkarları doğrultusunda oluşturdukları politikalarını geçerli kılabilmek ,diğerlerine karşı etkili kılabilmek üzere büyük bir yarış içerisine girmişlerdir . Bu nedenle de hepsi en güçlü konuma gelebilmek için çalışırlar . Ya güçlerini daha üst düzeylere çıkarırlar ya da rakiplerinin güçlerini kırarak kendilerini öne çıkarabilmenin hem hesabını yaparlar hem de çeşitli senaryolarla denemeğe kalkışırlar . Böylesine büyük bir çekişme içerisinde bütün siyasal kuruluşlar ya da örgtler açısından en önemli kavram güçtür . Güçler arasındaki çekişme siyasal gelişmeleri belirler .Her güç merkezi bu doğrultuda kendi gücünü artırmağa çalışırken , diğerlerinin gücünü kırabilmek yşa da saptırabilmek üzere her yolu denerler . Taraflar karşılıklı olarak birbirlerini izlediklerinden olumlu oyunlar kadar olumsuz ve kötü oyunlara da kalkışabilirler . Böyle durumlarda güç merkezlerinin birbirini izleyerek denetlemesi ve oyunun kuralları dışına çıkma eğilimlerine izin vermemesi gerekmektedir . Oyunun kurallarına herkes uyar görünmesine rağmen bazen aldatıcı ve sahte tutumlar ile oyunun kuralları çiğnenerek siyasette patlama noktalarına doğru sürüklenilebilir . İşte ulus devletler kendi ülkelerinde oynanan siyasal oyunlarda hakem olarak bu gibi sapmaları önlemekle görevlidir . Ne var ki , uluslar arası emperyalizm tekelci şirketler aracılığı ile ulus devletlere saldırdığı için , ulus devletler hakem konumunu yitirerek karşı taraf olma noktasına doğru sürüklenmişlerdir . Böylesine bir aşamada küresel emperyalizmin tarafı olan kuruluşlar ,ulus devletleri ortadan kaldırabilmenin çabası içerisine girince , hakemlik yapması gereken ulus devletlerin güç kaybederek karşı taraf olmağa doğru iteklendiği görülmektedir .

Küresel saldırılar ile dünya haritasından silinmek istenen ulus devletler ayakta kalabilmek ve yollarına devam edebilmek için öncelikle sahip oldukları güçlerini korumak zorundadırlar . Ne var ki , küresel programlar ulus devletlerin elindeki güçleri almak ve tasfiye etmek istediği için ciddi bir güç çekişmesi yaşanmakta , küresel emperyalizm bu doğrultuda hem ekonomik hem de teknolojik silahlarını kullanarak ulus devletlerin gücünü kesmeğe çalışmaktadır . İşte bu nedenle “Güçlü Türkiye-2023” programı devletin milli gücünü artırmayı ana hedef olarak ortaya koymakta ve bir devlette bulunması gereken milli güç unsurlarının en üst düzeyde milli devletin elinde olabilmesi için yapılması gerekenleri sıralamaktadır . Tekelci uluslar arası şirketleri denetleyecek ve onları hizaya getirecek düzeyde milli devletin güçlü olması gerektiği bu programda öncelikli olarak belirtilmektedir Bütün devletlerin eşit koşullarda üye olarak katıldığı Birleşmiş Milletler örgütünü by-pas eden küresel emperyalizmin dünya ekonomisini üzerine oturtmağa çalıştığı küresel şirketler için oluşturulan şemsiye kuruluş olarak Dünya Ticaret örgütü çatısı altından yeni kutup merkezleri olarak Rusya,Çin,Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletlerin ortaya çıktığı aşamada şirketler savaşı kaybetmiş ama devletler bu çekişmeden galip çıkmışlardır .Bu durumu da dikkate alarak bütün milli devletler gibi Türk devletinin de yeniden gücünü artırması gerekmektedir . Diğer ulus devletler ile karşılıklı ilişki ve rekabet içerisine giren Türkiye Cumhuriyetinin çok kutuplu yeni dönemde artık daha büyük bir güç merkezi olması gerekmektedir . Emperyalizmin sömürgeleştirici politikalarından kurtulabilmek amacıyla Türk devletinin öncelikli olarak yeniden kendi ekonomisini tam bağımsız bir durumda yönetebilmesi zorunludur . Devletler arası çekişme ortamında Türk devletinin daha güçlü olarak hareket edebilmesi için ,ekonomisini her türlü batı insiyatifinden kurtararak daha güçlü bir biçimde ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetebilmesi en doğru yol olarak görünmektedir . Atatürk’ün dediği gibi , askeri ve siyasal zaferlerin ekonomik zaferler ile tamamlanabilmesi için Türkiye’nin yeniden kendi ekonomisini yönetir bir konuma gelmesi gerekmektedir .Şimdiye kadar yapılan bütün özleştirmelerin iptal edilmesi , ve Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine geçilirken ,tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi ülkemiz üzerinde baskı kuran yabancı tekellerin ve büyük ekonomik kuruluşların yeniden devletleştirilmesi gerekmektedir . Daha fazla sömürünün önlenebilmesi için ,acilen özelleştirme idaresi yerine kamulaştırma idaresinin kurulması ile böylesine bir yeni sürecin başlatılması zorunlu görünmektedir .

Avrupa Birliğinin dışında bırakılan Türkiye Cumhuriyetinin üyesi olduğu Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütü ile , Türk ve İslam ülkeleriyle oluşturmuş olduğu Ekonomik İşbirliği Örgütünü bir araya getirerek daha fazla zaman yitirmeden bir Merkezi devletler ortak pazarı kurmasında bölgesel kalkınma ve gelişme açısından büyük yararlar vardır . Komşularla sıfır sorun doğrultusunda başlatılan yeni ilişkiler düzeni içerisinde Türk şirketlerinin ve kuruluşlarının çevre devletlerde yeni işbirliği ve yatırımlara girmeleri teşvik edilmeli , hızla Avrupa ortak pazarı benzeri bir ekonomik yapılanma Orta Doğu,Kafkasya ,Orta Asya ve Balkan ülkeleri arasında gerçekleştirilmelidir . Küreselleşmenin durduğu bir aşamada bütün dünya ülkeleri bölgesel işbirliğine yönelirken , Türkiye cumhuriyeti de bütün komşularıyla bir araya gelerek böylesine bir bölgesel ekonomik pazarın merkezi ve öncüsü olmak durumundadır . Asya ve Avrupa kıtaları arasında her türlü petrol,doğal gaz ve enerji nakil hatları kurulurken ,bir terminal ülke konumuna gelen Türkiye Cumhuriyetinin merkezi konumu ile dünya enerji sektörü içinde daha fazla etkili olması beklenmektedir . Petrol tekelleri Irak savaşından sonra İran savaşını da bölgeye dayatırlarken , Türkiye enerji kaynakları zengin olan ülkeler ile yeni ortaklıklar ve projelere yönelerek bölgesinde ekonomik emperyalizme karşı daha güçlü bir karşı çıkışın öncüsü olmalıdır . Türkiye Cumhuriyeti bölgesinin ekonomik merkezi olabilme doğrultusunda yeni ekonomik kamu kuruluşları oluşturarak devletin ekonomik gücünü artırmalı ve özellikle Türk özel sektörünün yatırım yapmadığı doğu ve güneydoğu bölgeleri için acil kalkınma programlarını devreye sokmalıdır . Enerji tekellerine karşı Türk devleti yeniden kamu enerji kurumlarını eskisinden daha güçlü bir doğrultuda oluşturmalıdır .Kamu bankaları sistemi geliştirilerek korunmalı ,Sümerbank,Etibank ,Oyakbank ve Emlakbank kamu bankaları olarak yeniden oluşturulmalıdır.Merkez Bankası Ankara’da barındırılarak daha da güçlendirilmeli ve böylece ulusal ekonomiye yabancıların müdahalesine izin verilmemelidir . Oyak gibi memurlar için Meyak,işçiler için İyak,esnaf ve sanatkarlar için Eyak ,öğretmenler için Öyak gibi yeni sosyal yardımlaşma kurumları devlet desteği ile devreye sokulmalıdır . Böylece çalışan halk kitlelerinin kapitalist ekonomiye ezdirilmeleri önlenebilecektir .

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirilen Mehtap,İdari reform ve Kaya projelerinde olduğu gibi Türk devletinin değişen koşullarda yenilenebilmesi için yeni bir idari reformun daha fazla zaman yitirmeden gerçekleştirilmesinde kamu yönetimi açısından yarar vardır . Dünya Bankası ‘nın ulus devletleri tasfiye eden kamu yönetimi reformu yerine , ya da Avrupa Birliğinin zorladığı Türkiye’yi yeni bir Yugoslavya dağılma modeline sürükleyecek yerel yönetimler reformu yerine ulusal bir kamu yönetimi reformu , daha önceleri üç ulusal projede yapıldığı gibi milli bir idari reform olarak devreye sokulmalıdır . Artan nüfus yoğunluğu ve milli sınırlar içerisinde ülke içerisinde gündeme gelen yeni gelişmeler dikkate alınarak devletin merkezi ve taşra örgütlerinin birbirine bağlı olarak yenilenmesi artan gereksinimler dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir . Anayasal başkent olarak Ankara’nın merkezi konumu korunmalı ,cumhuriyetin yüzüncü yılında yüz milyonluk büyük bir ülkeyi yönetecek düzeyde Ankara’daki devlet merkezi olarak yeniden yapılandırılmalıdır . Devletin taşra örgütlenmesi ise artan nüfus yoğunlukları ve ekonomik etkinlikler doğrultusunda yenilenerek ve güçlendirilerek merkezi devlete bağlı bir statüde geliştirilmelidir . Yerel yönetimler yeniden düzenlenirken üniter devlet yapısına aykırı düşecek doğrultuda ayrılmaya ya da dağılmaya neden olabilecek yerel insiyatiflerin önü kesilmeli ama kamu hizmetlerinin başkent Ankara’da yığılmasını önleyici yeni düzenlemeler acilen getirilmelidir .Değişen dünya koşullarında ortaya çıkan yeni gereksinmelerin daha iyi karşılanabilmesi için yeni bakanlıklar ya da kamu kurumları kurularak devlet örgütünün büyüyerek güçlenmesi sağlanmalıdır . Yüz milyonluk bir ülke konumuna gelirken , il sayısı bölgeler arası dengeler gözetilerek yüze çıkarılmalı , milli sınırlar içerisinde yeni cazibe merkezleri oluşturularak giderek tırmanan işsizliğin önlenebileceği yeni endüstri , tarım ,kültür ve turizm bölgeleri pilot bölgeler olarak öncelikli bir çerçevede devlet eli ile kurulmalıdır . Kentlere doğru aşırı göç dalgalarının durdurulabilmesi için cazibe merkezleri uygulamasına bir an önce geçilmesiyle ulusal ekonomiye canlılık kazandırılması doğrultusunda büyük yararlar sağlanabilecektir .

Küresel emperyalizmin uluslar arası tekelci şirketler aracılığı ile ulus devletlere açtığı savaş dikkate alındığında ulusal toplum da büyük zarar görmüştür . Bu nedenle , devletimizin kurucusu Atatürk’ün başlatmış olduğu uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi için yeni bir ulusal planın acilen devreye sokulması gerekmektedir . Küreselleşme programı doğrultusunda alt kimlikçilik ,çok kültürcülük ve kültürel haklarcılık doğrultusunda dağılma ve parçalanma aşamasına getirilen Türk toplum yapısının yeniden bir ulusal entegrasyona yönlendirilebilmesi için bir ulusal plan önde gelen ulusal kuruluşlar aracılığı ile devreye sokulmalıdır . Farklı etnik kökenler kadar ayrı ayrı dinlerden ya da inançlardan oluşan cemaatlar arasında da eşit ilişkiler kurulmalı ve bir büyük ulusal toplum içerisinde bu gibi grupların ya da toplum kesimlerinin ortak yer alabilmeleri ve eskisi gibi birlikte yaşayabilmeleri sağlanabilmelidir . Alt kimliklere saygı gösterilirken , ülke içerisinde vatandaşlık bağı ile bağlı olunan devlet düzeni içerisinde anayasal bir üst kimlik olarak Türk kimliği daha güçlü bir biçimde yeniden düzenlenebilmelidir . Türklüğün tarihsel kökenleri , sahip olduğu anlamlar , ve bugünkü Türk dünyasının durumu daha geniş bilimsel çalışmalar ile halk kitlelerine anlatılabilmelidir . Batının önde gelen güçlü ulus devletlerinin izlediği uluslaşma süreçleri ve bu doğrultuda izledikleri plan ve programlar dikkate alınarak Türk toplumu için de ikinci bir uluslaşma programı devlet eliyle uygulayamaya konulabilmelidir .Türk Dil Kurumu ,Türk Tarih Kurumu Atatürk Yüksek Kurumu ile beraber daha etkili çalışmalara yönlendirilmeli ,Türk Kültürü Kurumu yeniden yasa ile oluşturularak ,yarım kalan uluslaşma sürecinde milli kültüre daha etkin bir biçimde yer verilebilmelidir . Ayrıca Türk Sanat Kurumu , Düşünce Hakları kurumu ,Kent Enstitüleri ve Halkevleri yeni yasalar aracılığı ile kurularak , tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi bir ulusal seferberlik doğrultusunda devreye sokulmalıdırlar . Kültür Bakanlığı Milli Eğitim Bakanlığı gibi adının başına “milli “ kavramını alarak yeni uluslaşma seferberliğinin merkezi kamu kurumu olarak bütün bu girişimleri devlet adına üstlenecektir . Avrupa’nın önde gelen ulus devletlerinde başlayan yeni uluslaşma dalgasını Türkiye Cumhuriyeti hemen yakalayarak ,emperyalizmin baskıları sonucunda yarım kalan uluslaşma sürecini tamamlamalı ve daha sonra da güçlü bir ulus devlet olarak yoluna devam edebilmelidir .

Türkiye’nin güçlü bir ulus devlet olarak yoluna devam edebilmesi sadece iç bünyede yapılacak değişikliklere bağlı değildir . İkiyüz den fazla ulus devletin yer aldığı dünya sahnesinde ,Türkiye Cumhuriyetinin bir B Planına gereksinmesi bulunmaktadır . Eski bir imparatorluğun merkezi topraklarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin , Osmanlı hinterlandı için hazırlanmış olan bütün emperyal projelere karşı bir B Planının bulunması zorunlu görünmektedir . Avrupa Birliği yeni bir Yugoslavya dağılma operasyonu ile beraber Türkiye’yi de sekiz parçaya ayırarak eyaletler halinde içine alma çabalarına karşı , Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere İstanbul merkezli bir Yakın Doğu Konfederasyonu’nu bölgesel federasyon modeli olarak gündeme getirmektedirler . İngiltere ve ABD üzerinden bölgeye iki bin yıl sonra gelerek kendi devletlerini kuran Yahudilerin ise Büyük İsrail devleti doğrultusunda Kudüs merkezli bir Orta Doğu Birleşik Devletleri peşinde koştukları görülmektedir . Bütün bu projeler Türkiye Cumhuriyetini bölüp parçalayarak bir bölgesel yapılanmayı gündeme getirdikleri için hepsi Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmaktadır . Bu nedenle , Türkiye Cumhuriyetinin de kendisini koruyabilmek için , kurucusu Atatürk’ün izinden giderek komşuları ile bir araya gelerek , bir Merkezi Devletler Birliğini yeni bir Sadabat Paktı ,Bağdat paktı ya da Cento yapılanması gibi gündeme getirmesi gerekmektedir .Ancak böylesine bir milli alternatif ile ,bölgeye yönelik emperyalist ve Siyonist projeler devre dışı bırakılabilecektir .Komşularla başlatılmış olan sıfır sorun politikası bu doğrultuda ilk adım olarak görülebilir ve devamı tıpkı Irak’a komşu ülkeler platformunda olduğu gibi komşular arasında teröre ve savaş saldırganlığına karşı oluşturulacak dayanışma üçüncü dünya savaşına giden yolu kesebilecektir . Amerikan kovboylarının saldırganlığı ile İsrail Siyonistlerinin gelecek hırsları ancak böylesine bir bölgesel birlik ile önlenebilecektir . Türkiye Cumhuriyeti ,2023 yılında yüzüncü yılına erişmek istiyorsa , kesinlikle böylesine bir B Planı uygulamak zorundadır . Bunun için de devlet merkezli bir “Güçlü Türkiye-2023 “ milli programı Türkiye’nin alternatif çıkışı olarak uygulama alanına getirilmelidir . Türkiye’nin alternatif milli programı olarak “Güçlü Türkiye-2023 “ planı internet sitelerinde Türk kamuoyunun yakın ilgisini beklemektedir . Çeyrek yüzyıldır zorla uygulatılan küresel emperyalizm programına karşı Türk ulusu ,alternatif milli programını tartışa tartışa bulacak ve uygulamaya geçirecektir . “Güçlü Türkiye-2023” programı böylesine bir arayış sürecinin ilk adımı olarak , Türk kamuoyunun yakın ilgisine ve tartışmasına ,”Kemalistyaklasim.info ve Ataeğitim-sen.org.tr “ sitelerinden sunulmaktadır .

Not: Bu konuda daha geniş bilgi için , ANIL ÇEÇEN ‘in “Türkiye’nin B Planı “ , “Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti “, “Türkiye ve Avrasya “ , “Atatürk ve Cumhuriyet “ ,”Türkiye’nin Avrupa Macerası “ ,”Türk Devletleri” , ve ”Ulusal Sol “ isimli kitaplarına bakılabilir .

20 Ağustos 2018 Pazartesi

ANKARA KALESİ-74 "ALTERNATİF MİLLİ PROGRAM" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 12 Kasım 2010) - Türk devletinin kurucusu büyük önder Atatürk’ün ortaya koyduğu ilkeler doğrultusunda gitmesi gereken bu partinin ,ikinci adamın siyaset sahnesinden çekilmesi üzerine Atlantik kıyılarında yetişmiş bir gazetecinin eline geçmesi Türk siyasetinde beklenmeyen gelişmelerin önünü açmış ,bu partinin geleneksel çizgisinin ötesine sürüklenmesi yüzünden Türk siyaset sahnesinde halk kitlelerinin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden ve emperyalizme karşı direnen bir çizgi boşlukta kalmıştır..

ANKARA KALESİ.No: 74
"ALTERNATİF MİLLİ PROGRAM"         
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 12 Kasım 2010

Türkiye Cumhuriyeti devletini Türk ulusu adına kurmuş olan Atatürk’ün partisi son aylarda bir genel başkan değişikliği yaşadıktan sonra , partinin geleneksel ekolünü temsil eden genel sekreter değişimini de ,dışarıdan pompalanan ve belirli çevreler tarafından kışkırtılan olaylar dizisinin birbirini izlemesi sonucunda geçen hafta içinde tamamlamıştır . Atatürk’ün partisinin geleneksel ekolünün önde gelen temsilcisi olan eski genel sekreter ,elli yıllık bir parti geçmişinden sonra görevinden ayrılmak zorunda kalırken , yerine partili olmayan ve televizyon ekranlarında boy göstererek ya da son aylara kadar başka bir partinin genel başkanının ardında koşarak kendisine siyaset sahnesinde yer arayan siyasal çizgisi belirsiz bir kişi , Bizans ‘ın sermaye çevrelerinin desteği ile kendisini Atatürk’ün partisinin genel sekreterlik makamında otururken bulmuştur . Partinin geçmişi ve siyasal birikiminden habersiz olan böylesine bir kişinin ,Türkiye’nin en kritik siyasal dönemecini yaşadığı aşamada devlet kuran partinin en sorumlu makamında kendisinin otururken bulması son derece çelişkili bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuştur . Aslında yaz ayları başlarında partinin başına bir çeşit komplolar sonucunda geçen kişinin de eski bir partili olmaması ,siyasetin içinden gelmemesi , siyasetle ilgisi olmayan bürokrasi kontenjanından meclise gelmiş olması ve hiçbir eski parti birikiminin olmaması da ,bu eski partinin geleceği açısından yeni bir handikap oluşturmuştur .

Türk siyaset sahnesinin en eski partisinin ,sahip olduğu büyük birikimin temsilcisi olan içinden yetiştirdiği kadroları normal koşullarda kendi başına getirememesi , dışarıdan yapılan müdahaleler sonucunda siyasete sonradan girmiş ve geleneksel parti çizgisinin temsilcisi olmayan iki kişiye kendi kaderini bağlamış olması ,Türk siyaset tarihinin en büyük çıkmazının yaşandığı aşamada ciddi bir çelişki olarak gündeme gelmiş ve özellikle Atatürkçü tabanda ve kamuoyunda ciddi tartışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur . Demokrasiye geçildikten sonra ortanın solu siyasetini ikinci adamın öncülüğünde seçerek Türk siyaset sahnesinin sol kesiminin temsilcisi olmağa çalışan Atatürk’ün partisi , Bizans merkezli sermaye çevreleri ile Atlantik ötesi emperyal merkezlerin etkileri ile daha sağ çizgide bir yapılanmaya doğru sürüklenirken halk tabanından kopma aşamasına kadar gelebilmiştir . Devleti Türk ulusu adına kurmuş olan bu büyük siyasal örgütün halkın gerçek temsilcisi olarak siyaset sahnesinde yoluna devam etmesi gerekirken iç ve dış çıkar çevrelerinin etkisi altına girmesi ve bu merkezlerin iteklemesiyle halk kitlelerinden uzak bir çizide kalması , Türk demokrasisinin gelişim çizgisi açısından çok zararlı olmuş , böylesine tarihsel bir birikimi temsil eden Atatürk’ün partisi ,Holywood özentili Atlantikçi ellerin kontrolu altına girince ,seçim barajı altında kalarak parlamento da temsil hakkını bile kaybetmek zorunda kalmıştır . Türkiye çağdaş demokrasi yolunda yürürken ,cumhuriyet devletinin kurucusu olan bir büyük partinin meclis dışı kalması ,ülkede halk kitlelerinin çıkarları aleyhine baskıcı ve emperyal müdahalelerin önünün açılmasına neden olmuştur .

Türk devletinin kurucusu büyük önder Atatürk’ün ortaya koyduğu ilkeler doğrultusunda gitmesi gereken bu partinin ,ikinci adamın siyaset sahnesinden çekilmesi üzerine Atlantik kıyılarında yetişmiş bir gazetecinin eline geçmesi Türk siyasetinde beklenmeyen gelişmelerin önünü açmış ,bu partinin geleneksel çizgisinin ötesine sürüklenmesi yüzünden Türk siyaset sahnesinde halk kitlelerinin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden ve emperyalizme karşı direnen bir çizgi boşlukta kalmıştır . Atatürk’ün başbakanı parti başkanlığından tarihsel süreç içerisinde çekilmek zorunda kalırken ,yerine gelen üçüncü genel başkan partiyi daha popülist bir çizgiye çekerek iktidara gelebilmenin yollarını ararken ,okyanus ötesi rüzgarların etkisi altında kalmış , Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa uygarlığı ile bütünleşmesinin önünü keserken , Atlantik emperyalizminin ve İsrail siyonizminin Orta Doğu bölgesinde giderek etkinlik kuran emperyal girişimlerinin etkisi altında kalmıştır . Ortanın solundan sosyal demokrasiye , demokratik soldan Büyük Orta Doğu projesine , bunların hepsinin ötesinde Büyük İsrail projesinin devreye girmesine kapı açan siyasal girişimlerin ,gene Atatürk’ün partisi üzerinden Türk siyaset sahnesine taşınmağa çalışılması hem devlet kuran partiye hem de Türk halkının ulusal çıkarlarına çok büyük oranlarda zarar vermiştir . Böylesine olumsuz bir süreç içerisinde Türkiye beklenmedik gelişmelere sahne olurken ,devleti kurmuş olan partinin Türkiye’yi Atatürk’ün göstermiş olduğu ulusal hedef doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine taşıyamadığı görülmüştür . Özellikle Atlantikçi çizginin parti yönetiminde giderek etkili olması , siyonizmin merkezi coğrafyaya egemen olması aşamasında Türkiye’nin giderek Avrupa’dan uzaklaşma noktasına doğru kayma göstermesi üzerine Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel çağdaş uygarlık rotasında ciddi boyutlarda kaymalar gündeme gelmiş ve Türk devleti yirmi birinci yüzyıl dönemecinde çok ciddi bir orta çağa doğru kayma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır .

Atatürk ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyetini kurarlarken , o dönemde çağdaş uygarlığın temsilcisi ve merkezi olan Avrupa tipi bir devlet modeline yönelmişler ve bu doğrultuda Misakı Milli kararı doğrultusunda bir milli devlet kurmağa yönelmişlerdir . Samsun’a ayak basma ile başlayan yeni serüven aşamasında , Amasya genelgesi durumu bütün dünyaya açıklamış ve bu metinde belirtildiği üzere millet karar ve azmi ile böylesine yok oluş dayatmasına karşı çıkarak kutsal isyana kalkışmıştır .Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar doğrultusunda yeni merkezi başkent Ankara ‘da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kapıları açılırken , bir milli devlet inşa projesi adım adım hayata geçirilmiştir . Büyük Önder’in başkanlığında Türkiye Cumhuriyeti devleti projesi aşama aşama gerçekleştirilirken ,böylesine bir ulusal oluşuma karşı çıkan engeller ile büyük bir mücadeleye kalkışılmış ve özellikle emperyal müdahale ve engellere karşı kararlı bir direniş ,örgütlü bir doğrultuda gerçekleştirilmiştir çünkü ortada bir milli program bulunmaktadır . Atatürk ve arkadaşları daha Samsun’a ayak basmadan , bitmiş olan Osmanlı devletinin son genel kurmayında geleceğe dönük olarak İttihad Terakki ve Teşkilatı Mahsusa örgütlerinin katkılarıyla , Türklerin devleti ebed müddet geleneği doğrultusunda yeni dönemde Türk devletinin bir ulus devlet olarak devam etmesini sağlayacak milli devlet projesi hazırlanarak Samsun yolculuğu aracılığı ile hayata geçirilmiştir . Kuvayı Milliye mücadelesi böylesine bir ulusal planın gerçekleşme aşamasıdır . Samsun’da başlayan ve Ankara’da hedefine ulaşan bu devlet projesi bir milletin geleceğe dönük milli projesi olarak devreye girmiş ve katılımcıları tarafından başarıya ulaştırılarak ,bugünün Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortaya çıkması sağlanabilmiştir . Yirminci yüzyılın başlarında kalkışılan böylesine bir önemli projenin yirm i birinci yüzyılda her türlü engele ve müdahaleye rağmen yoluna devam etmesi , Türk ulusunun zaferi olarak görülmelidir .

Bir ulusal kurtuluş savaşı için yollara dökülen ve milli bir devlete sahip olabilme doğrultusunda var olma ve yok olma savaşına girişen Türk ulusunun önderi Mustafa Kemal Atatürk , Misakı Milli kararı ile beraber Amasya genelgesi ve Sivas Kongresi kararlarının topluca uygulama alanına aktarıldığı bir milli planın öncüsü ve uygulayıcısı olmuştur . Osmanlı İmparatorluğunun çöküş aşamasına geçmesinden sonra merkezi coğrafyada emperyal merkezlerin çeşitli devlet projeleri ,dış destekli ve içeriden işbirlikçi gelişmeler ile devreye girerken ,bunlara karşı direnen Türk halkının ulusal insiyatifi devreye girmiş ve böylesine bir milli planın geleceğe dönük olarak uygulama alanına aktarılmasına yardımcı olmuştur . Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulması bütünüyle bir milli planın sonucudur . Türk ulusunun emperyalizmin her türlü saldırısına karşı kutsal bir var olma mücadelesine kalkışmasıyla devreye giren bu milli devlet projesi ,her türlü engele rağmen diğer devlet projelerini devre dışı bırakarak öne çıkmış ve Türk halkının sonsuz özverileriyle mümkün olabilmiş , soğuk savaş dönemini aşarak küreselleşme sürecinde emperyalizmin karşısına dikilmiştir .Bugünkü aşamada Türk ulusunun bir ulusal kurtuluş savaşı vererek başarmış olduğu bu ulus devlet projesinin süper emperyalizm konumundaki küresel saldırının karşısında yeni bir sınav vermek zorunda kaldığı görülmektedir . Atlantik okyanusunun iki kıyısından merkezi coğrafyaya saldıran ve bu bölgedeki Siyonist devlet ile işbirliği yapan süper emperyalizmin karşısında gene birinci dünya savaşı öncesinde olduğu gibi Türk devleti durmakta ve Türk ulusunun siyasal örgütlenmesi olarak bu coğrafyaya her türlü dış müdahaleye ve bunun bütün yerli işbirlikçilerine karşı direnmektedir . Böylesine kritik bir aşamada devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin tıpkı ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi Türk ulusunun antiemperyalist var olma mücadelesine öncülük yapması beklenirken , okyanus ötesindeki emperyal güçler buna izin vermeyerek yeni manevralarla Türk siyasetini yönlendirmeğe çalışmaktadırlar .

Soğuk savaş yıllarında uzaklardan gelerek merkezi coğrafyaya yerleşen yeni Atlantik gücünün bir askeri birlik şemsiyesi oluşturduktan sonra siyonizmin hedefi olan İsrail projesine angaje olduğu görülmektedir . Bu doğrultuda eski Osmanlı coğrafyasındaki bütün ulus devletlere karşı bir harekete kalkışılmış ,özellikle Mustafa Kemal’in ülkesindeki ulus devletin ortadan kaldırılabilmesi için çeşitli manevralar yirminci yüzyılın her dönemecinde gündeme getirilmiştir . Osmanlı sonasında bu coğrafyada mandacılığa kalkışan bazı gayrimüslim toplum kesimlerinin işbirlikçiliği sayesinde öne çıkan anti -ulusalcı yaklaşımlar, ulus devlete zarar vererek zaman içerisinde yıpranmasına neden olurken Atatürk’ün milli devlet projesi bütünüyle tehdit altına girmiş ve zaman içerisinde yeniden yok olma noktasına doğru sürüklenmiştir . Türk devletinin kuruluş temelleri ve sonraki yıllarda tamamlanan yapılanması bütünüyle milli olmasına rağmen , demokrasiye geçildikten sonra okyanusun iki kıyısından yönlendirilen merkez sağ iktidarlar aracılığı ile ve Atlantik emperyalizminin dünya hegemonyasına yönelen askeri yapılanması çerçevesinde dolaylı ve açık yollardan uygulanan gayri milli politikalar yüzünden Türkiye Cumhuriyeti devleti fazlasıyla zarar görmüştür . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş olan milli devlet , daha önce hazırlanmış olan milli proje doğrultusunda örgütlenirken , merkezi coğrafyada Osmanlı imparatorluğunun yarattığı siyasal boşluk güçlü bir milli devlet ile doldurulmağa çalışılmıştır .Cumhuriyetin ilk yılları ve ikinci dünya savaşının sonuna kadar devam eden tek parti yönetimi bu açıdan ciddi bir milli projeninin yaşama geçirildiği dönem olarak siyasal tarihteki yerini almıştır . Demokrasi sonrasındaki iktidarların oluşumunda Orta Doğu’ya gelmiş olan Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizminin etkili olmağa başlaması milli devlete zarar verirken , zaman zaman ara rejimler ve askeri yönetimler aracılığı ile demokrasiye ara verilmek zorunda kalınmıştır . Yıllar geçtikce uluslar arası alandaki devletler yarışı doğrultusunda Türkiye Cumhuriyetini güçlendirecek bazı milli projeler devreye sokulmağa çalışılmış ,yirminci yüzyılın ikinci yarısında gündem getirilen üç milli idari reform girişimi ile Türk devletinin yapısı yenilenmeğe ve gücü artırılmağa çalışılmıştır . Mehtap ve Kaya projeleriyle beraber onların arasında yer alan idari reform çalışmaları bu doğrultuda her on senede birbirini izleyerek , milli devlet projesinin daha sonraki dönemlerde güçlendirilmesini hedeflemiştir . Bu doğrultuda oluşturulan Devlet Planlama Teşkilatı Milli Prodüktive Merkezi gibi kamu kuruluşları ile beraber Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü , milli devletin değişen koşullarda yenilenmesine ve ulusal çıkarlar doğrultusundaki bir merkezi planlama düzeninde yaşamını sürdürmesine katkıda bulunmağa çalışmışlardır . Devletin çatısı altında anayasal yapılanmaya uygun olarak oluşturulan bu gibi kamu kurumları ,Atatürk’ün milli devletinin parçaları olarak bu milli projeninin gelişmesine ve yenilenmesine katkıda bulunmağa çaba göstermişlerdir . Türkiye Cumhuriyeti devleti soğuk savaş döneminin son yıllarına kadar böylesine milli kamu kurumlarının ulusal çabalarına dayanarak gelmiştir . Ne var ki , küreselleşme dönemine gelindiği aşamada ,milli devletin devamlılığını sağlayan ulusal girişimler ve politikalara son verildiği görülmüştür . Süper emperyalizm bu aşamadan sonra bütün milli devletlere yönelttiği dış müdahaleleri Türk devletine karşı da kullanmağa başlamıştır .

Küreselleşme aşamasına gelinmeden soğuk savaş döneminin son on yılında Türkiye Cumhuriyeti Nato ittifakı üzerinden bir askeri döneme mahkum edilirken , ülkedeki ulusal birikimi temsil eden bilim adamı ve aydınlar üniversitelerden ve kamu kurumlarından dışlanarak , devletin iç yapısı ele geçirilmeğe çalışılmıştır . Okyanus ötesinden yapılan listeler ile siyaset sahnesinin ve bürokrasi dünyasının sandalyelerine işbirlikçi ve mandacı kesimlerin temsilcileri oturtularak , merkezi coğrafyadaki Türkiye cumhuriyeti ulus devletinin tasfiyesine giden yol açılmıştır . Yeni dönemde eski politik kadrolar veto mekanizmalarıyla devre dışı bırakılırken ,geleneksel partiler ile beraber devlet kuran Atatürk’ün partisi de kapatılarak siyasal yasaklı konumuna getirilmiştir . Eski partiler geride bırakılırken , yeni dönemin emperyalist politikalarını uygulayacak işbirlikçi ve siyaset açısından deneyimsiz kadrolar, bütün cahillikleriyle Türk devletinin ve toplumunun önde gelen kamu kurumlarının sorumlu makamlarına getirilmişlerdir . Dışarıda emperyalizmin işbirlikçisi eğitimi almış olan kafadan bağımlı kadrolar aracılığı ile Türk siyaseti tamamen dışa bağımlı bir yapılanmaya doğru iteklenirken , Türk ulus devleti de bu durumdan fazlasıyla zarar görür bir hale getirilmiştir . Bir taraftan ekonomi devletin elinden alınarak çok uluslu şirketlerin denetimindeki batı emperyalizminin kollarına teslim edilirken Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi hızlandırılmış , diğer yandan ulus devleti ortadan kaldıracak düzeyde ciddi bir ayrılıkçı bölücülük Nato ülkelerinin desteği ile Türkiye’ye karşı devreye sokulmuştur . Ayrıca , milleti aşacak derecede bir ümmetçi yapılanma , yeni kurdurulan dinci partiler üzerinden siyaset sahnesinde etkili kılınmağa başlanmıştır . Böylece her üç açıdan Atatürk’ün milli devlet projesi aşındırılmağa başlanarak , zaman içerisinde Türk ulus devletinin merkezi alandan kaldırılması planlanmıştır . Bölgesel bir hegemonya arayışı doğrultusunda antiemperyalist bir yapılanma içerisinde varlığını koruyan Türk ulus devleti engel olarak görüldüğü için ,ekonomik emperyalizm ,bölücülük ve ümmetçilik üzerinden Türk milleti ve onun milli devleti ortadan kaldırılmağa çalışılmıştır .

Küresel emperyalizmin devreye girmesiyle beraber Sovyetler Birliği ve Yugoslavya ,Çekoslovakya Federasyonları dağılmış ,bazı devletlerin parçalanması kışkırtılarak yeni küçük devletler ortaya çıkarılmağa çalışılmıştır . Böylesine bir emperyal baskı giderek artarken , terör gene emperyalizm organizasyonu çerçevesinde kullanılarak Türkiye’de Kuzey Irak ve Güneydoğu bölgesi üzerinden parçalanmağa ve ulus devlet niteliği bölgesel federasyon planları doğrultusunda ortadan kaldırılmağa çalışılmıştır . Çeyrek yüzyılı aşkın böylesine bir bölücü terör uygulaması sonrasında Türkiye otuz binden fazla vatandaşını yitirirken , Türk ulus devletinin de giderek emperyalizm ve siyonizmin hedefleri doğrultusunda zorlanmağa başladığı görülmüştür .Irak’a son derece haksız bir biçimde saldıran ve işgal eden Amerikan emperyalizmi ,bu ülkenin kuzeyinde kukla bir işbirlikçi devlet yapılanması oluştururken , bu istikrarsızlık bölgesi üzerinden Türkiye Cumhuriyetinin ulusal birlik ve bütünlüğüne yönelik bölücü teröre de dolaylı yollardan destek verir bir konuma düşmüştür . Türkiye Cumhuriyeti ile müttefik olduğunu ilan eden bu emperyal gücün kendi müttefikinin bölünmesine çanak tutması ya da aracı olması çok ciddi bir çelişkiyi ortaya çıkarırken , Türk halkının da antiemperyal bir çizgide bilinçlenmesine ve böylesine bir haksız saldırganlığa karşı kenetlenmesine neden olmuştur . Soğuk savaş sonrasında giderek saldırganlaşan Amerikan emperyalizmine kızgın olan Türk halkının , ulusal birlik ve bütünlük doğrultusunda güneydoğulu vatandaşları da kucaklayarak tıpkı eski ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi bir çelik duvar oluşturduğu görülmüştür ..Giderek bastırmakta olan emperyalizmin bunun üzerine baskısını artırarak Türkiye’nin işini bir an önce bitirmeğe öncelik verdiği anlaşılmıştır .

Eski bir Dünya Bankası bürokratını Türkiye’ye siyasal lider olarak gönderen Atlantik emperyalizmi , Türkiye Cumhuriyetinin anayasal yapısını zorlarken , Türk toplumunun önde gelen ulusalcı kesimleri bir araya gelerek hem ulusun varlığını geleceğe dönük olarak güvence altına almak hem de bu doğrultuda Türk ulus devletini her türlü tehdit ve tehlikeye karşı koruyabilmek üzere harekete geçmişlerdir ., Türk milletinin ulusal refleksini temsil eden bu kesimlerin dış baskılara karşı direnen çıkışlarını saptırmak isteyen bazı emperyal güçler çeşitli ara rejim ve müdahale senaryolarını devreye sokarak Türk halkının ulusal direnişini kırmak istemişler ve bu doğrultuda da çeşitli senaryolar aracılığı ile başarılı olabilmişlerdir . Dış baskı ve müdahaleler artarken , emperyalizme karşı tek vücud olarak direnmesi gereken Türk ulusunun çeşitli siyasal ve hukuksal senaryolar üzerinden bir iç çekişme ve çatışma ortamına sürüklenmesiyle gene emperyalistlerin ve siyonistlerin işine yaramış , İsrail merkezli bir Büyük İsrail projesi Büyük Orta Doğu projesi görünümüyle bölge ülkeleri üzerinden yaşama geçirmeğe çalışılırken , Türk ulusunun ve devletinin direnme gücü bölge devletlerine yapılan saldırılar doğrultusunda kırılmıştır .Milli gücün toparlanması gerekirken kırılmak istenmesi , artan dış baskılar doğrultusunda içerideki işbirlikçi çevrelerin siyaset ve medya sahnesinde daha fazla etkin bir konuma getirilmesiyle ,Türk milli devleti kendini koruyamaz bir duruma düşürülmüştür . Atlantik kıyılarından destek alan dinci partilerin işbaşına gelmesi ve neoliberal çizgide küresel emperyalizmin programlarına angaje olarak bunları bütünüyle uygulamaya aktarmalarıyla ,Atatürk’ün milli devlet projesi tam anlamıyla bir yok olma noktasına yeniden sürüklenmiştir . Özellikle ikibin yılı sonrasında işbaşına gelen yönetimler döneminde Türk milli devleti projesinin fazlasıyla yara aldığı ve planlı bir biçimde tasfiyeye mahkum edildiği görülmüştür . Bu durumu gizlemek isteyen ve örtülü bir emperyalizm ile Türk halkını aldatma girişimleri ,her türlü medya desteğine rağmen etkili olamamış Türk halkı emperyalizm işbirlikçilerine ve mandacılara karşı ciddi oranda tepki vermeğe devam etmiştir .

Yirmi yıllık küresel emperyalizm dönemi tamamlanırken artık nelerin olacağı ve nelerin olamıyacağı kesin hatlarıyla belli olmuştur . Bu yüzden eskisi gibi yanlış yönlerde Türk halkının zorlanmasıyla bir yerlere gidilemiyeceği kesin olarak görülmektedir . Ne var ki ,büyük çıkarlar doğrultusunda emperyalizm ve siyonizm ya da siyono-emperyalizm ,Atatürk’ün mlli devlet projesini devredışı bırakabilmek üzere Türk ulusunun Kemalist birikimi ve çizgisiyle giderek artan bir doğrultuda mücadeleye devam etmektedir .Siyonizm ve Kemalizm çarpışırken, siyono-emperyalistler yeni bir yol denemeğe karar vererek , açıktan mücadele ile yıkamadıkları Kemalist rejimi rayından çıkarmak ve kendi planlarına alet etmek üzere bir Neo-Kemalizm uygulamasını gündeme getirmişlerdir. Atatürk’e saygı gösteriyormuş ve onun ilkelerine uyuyormuş gibi ortaya atılan Neo-Kemalizm girişimine bakıldığı zaman ,son zamanlarda batı saldırganlığı karşısından batı blokundan uzaklaşmağa başlayan Türkiye cumhuriyetini yeniden batı emperyalizminin kucağına oturtma girişiminden başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır . Ulus devletten federasyona geçişin ilk aşamalarından birisi olan başkanlık sistemini Atatürkçülük adına savunacak derecede bir büyük yanlışı savunma durumuna gelmiş olan Neo-Kemalizm girişimi bütünüyle Atatürk’ün Kemalist ulus devlet projesinin ve tam bağımsız çağdaş cumhuriyetinin tasfiyesine yönelik emperyal planların bir parçası olarak öne çıkarılmaktadır . Bu projenin yönlendirici si olarak bir İstanbul gazetesi misyon üstlenerek Neo-kemalizmin propogandasını yapmağa başlamıştır .Yeni Kemal ile Yeni Kemalizm arayışı içerisindeki bir yazar,Atatürk’ün partisinin yeni genel başkanı ile uzun süreli bir gizli görüşmeden sonra son zamanlarda yayınladığı yazılarıyla Neo-kemalizm’in teorisyenliğine soyunmuştur . Atatürk’ü tanımadan ve Kemalizm’i bilmeden Neo-Kemalizm teorisyenliğine soyunan bu yazar ,Atatürk’ün partisini okyanus ötesi plan ve projeler doğrultusunda yönlendirmeğe çalışarak ,Türkiye’nin kurucu önderi Atatürk’ün ikinci dünya savaşında uyguladığı komşularıyla emperyalizme karşı bölgesel birlik projesini n devreye girmesinin önüne geçmeğe uğraşmaktadır .Atatürk karşıtlığı ile bir yerlere gidilemiyeceğini açıkca ifade eden bu yazar ,emperyalizmin çıkarları doğrultusunda Atatürk’ü kullanarak ,saptırarak ve emperyalizmin planları doğrultusunda yanlış bir Atatürkçülüğü devlet kuran partinin yeni yönetimine aşılayarak , okyanus ötesi insiyatifin çıkarları doğrultusunda Türkiye’nin bir yerlere doğru sürüklenebileceğinin hesapları içerisinde görünmektedir .

Türkiye Cumhuriyeti ulusal kurtuluş savaşının öncü kadrosu ve önderi Atatürk’ün gerçekleştirdiği bir milli devlet projesidir .Her türlü engel ve dış müdahaleye rağmen Türk devleti ,imparatorluk sonrasında doksanıncı yılını tamamlamıştır . Bir çok devlet küresel emperyalizmin saldırılarına dayanamıyarak yıkılırken yada dağılırken , Türkiye Cumhuriyeti kararlı bir biçimde yoluna devam edebilmiştir . Bu gün Türkiye’nin en ciddi gereksinmesi ulusal çıkarlara uygun düşecek bir milli plandır . Yıllardır emperyal baskı ve saldırılar ile yıkamadıkları Atatürk’ün milli devletini şimdi de uydurma ve saptırma bir Neo-Kemalizm yolu ile emperyalizmin çıkarlarına uygun bir duruma getirmek ve bu doğrultuda Atatürk’ün partisini kullanmak gibi bir oyuna Türk ulusu ve devleti gelmemelidir . Atatürk’ün partisinin yeni yönetiminin bu durumu iyi düşünmesi ve gerekeni yapması gerekmektedir . Bu doğrultuda Türkiye’nin ulusalcı ve Atatürkçü tabanı harekete geçerek ,saptırma bir Atatürkçülüğe izin verilmemelidir .Emperyalizmin Siyonist dervişleri bu ülkeden daha önce defalarca kovulmuşlardır . Uluslar arası kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda Türk ekonomisini bir sömürge çıkmazına kilitleyen emperyalizmin siyonist dervişleriyle yapılan gizli görüşmeler Atatürk’ün partisini hiçbir yere götüremez ancak emperyalizmin Truva atı konumuna sokar .Gerçek Kemalistlerbu durumu iyi bildikleri için , okyanus ötesi emperyalizmin Neo-Kemalizm senaryosuna açıkca karşı çıkmaktadırlar . Ağzına Atatürk’ü hiç almayan ,laiklik çizgisinde en küçük bir hassasiyet göstermeyen ,antiemperyalist çizgiden uzak duran ,küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçilerinin temsilcileri ile bir yönetim kadrosu oluşturan yeni önderlik ile Atatürk’ün partisi hiçbir yere gidemez .Atatürk düşmanlığına karşı çıkış görünümünde batı işbirlikçi bir Kemalizm saptırmasına anti -emperyalist çizgideki gerçek Atatürkçüler hiçbir zaman izin vermeyeceklerdir . Okyanus ötesi dış desteklere fazlasıyla güvenerek gerçek Atatürkçüleri marjinalleşme ile suçlamak da böylesine emperyal bir oyunu gizleyemiyecektir . Türk ulusunun , emperyalizmin çıkarları doğrultusunda kaydırılmış bir Neo-Kemalizm’e değil ama , ulus devleti toparlayacak ve yeni çağın koşullarında Türkiye Cumhuriyetini yenileyecek bir milli programa gereksinmesi vardır . Böylesine bir milli program doğrultusunda yapılacak bir idari reform ile Türk devletinin yeniden güçlenmesi ve milli güç unsurlarının bir araya getirilmesiyle , merkezi coğrafyanın en güçlü devleti olarak yoluna tam bağımsız bir doğrultuda devam edebilmesi sağlanabilecektir . Yıllardır dış destekle Türkiye’ye dayatılan emperyal programlara karşı çıkışı temsil edecek ciddi anlamda yeni bir milli program ile Türk devletinin yoluna devam edebilmesi mümkün olabilecektir . Önümüzdeki dönemde hangi parti böylesine alternatif bir milli programı Türk ulusunun önüne koyarsa o partiyi Türk ulusu iktidara getirecektir . Atatürk’ün devlet kuran partisinin bu durumu iyi bilerek ona göre hareket etmesi ve en kısa zamanda ,Türkiye’nin bütün gereksinmelerini karşılayabilecek alternatif bir milli programı yeni bir seçenek olarak Türk halkının önüne koyması gerekmektedir . Türkiye’yi kurtaracak olan böylesine ciddi bir alternatif milli programdır . Neo-Kemalizm saptırmaları ya da kaydırmaları bu durumu hiçbir biçimde değiştiremiyecektir .Okyanus ötesindeki dost ve müttefiklerimize selam ve saygı halen başkent olan Ankara’dan duyurulur .