15 Eylül 2018 Cumartesi

DEMOKRASİ’DEN KAPİTOKRASİ’YE "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" ANKARA KALESİ-100 (Ankara: 15 Kasım 2014, Güncelleme: 14 Haziran 2018) -Güç kimin elinde ise iktidarın sahibi o dur . Halk deyimi ile mühür kimde ise Süleyman o dur . Mühürü kullananlar halk kitleleri yerine egemen güçlerin temsilcisi gibi hareket ettikleri noktada ,rejim demokrasi olmaktan çıkarak güç sahiplerinin egemenliğinde bir aristokrasiye ya da oligarşiye dönüşür.


ANKARA KALESİ-100 
DEMOKRASİ’DEN KAPİTOKRASİ’YE
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 
Ankara: 15 Kasım 2014
Güncelleme: 14 Haziran 2018

Küreselleşme dönemine girildikten sonra çok fazla demokrasi sözü edilmeğe başlandı .Gazeteleri açsanız sürekli olarak demokrasi kavramına yer veren yazılar , dergilere baksanız gene demokrasi kavramına öncelik veren makaleler ,televizyonları izleseniz her gece demokrasi diye diye kafa ütüleyen göstermelik programlar ile kamuoyunda bir demokrasi kavramının tekelinin oluşturulmağa başlandığı göze çarpmaktadır . Var mı yok mu demokrasi ,her şeyin esası demokrasi ,demokrasi olmadan hiç bir şey olmaz gibi ön yargılar ile diğer bütün kavramların yoğun bir eleştiri altına alındığı ama buna karşılık demokrasi kavramının da fazlasıyla yüceltildiği bir döneme girildiği görülmektedir . Son yirmi senedir ,batı merkezli olarak yetiştirilmiş olan basın ,medya ve siyaset kadrolarının bu doğrultuda demokrasi korosuna katıldığı ve her şeyi bu kavramın hareket noktası olduğu bir bakış açısıyla değerlendirmeğe çalıştığı görülmektedir . Diğer kavramların neden gözden düştüğü ve bu doğrultuda demokrasi kavramının niçin sürekli olarak yüceltildiği üzerinde daha düşünmeğe fırsat verilmeden , bu sihirli kavram üzerinden yeni emperyal yaklaşımların ve senaryoların öne çıkarılmağa ve böylece tekelci kapitalizmin yeni dünya düzeninin oluşturulmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır . Var olan siyasal düzenlerin tasfiyesi bile gene demokrasi kavramının çatısı altında gündeme getirilmektedir .

İnsanlık tarihi incelendiği zaman ,hak ve özgürlükler için verilen büyük mücadeleler sonucunda insanoğlunun bugünkü uygarlık düzeyine demokrasilerin gelişmesi sonucunda ulaştığı görülmektedir . Bu açıdan demokrasi insanlık açısından vazgeçilemiyecek en kutsal kavramlardan birisidir .İlkçağlardan modern çağlara insanoğlunun yirmi yüzyıllık serüveni hak ve özgürlükler mücadelesi ile geçmiş ve tarihin her döneminde insanlar baskıya ve zulme karşı çıkarlarken daha özgür ve mutlu bir ortam içinde yaşayabilmenin yollarını aramışlardır . İnsanlığın doğal yaşamdan gelen tarihi her aşamada hak ve özgürlükler için verilen mücadeleler ile doludur . Krallıklara ,imparatorluklara ve her türlü baskı ve diktatörlük rejimlerine karşı insanlar her zaman karşı çıkmışlar , doğal hukuktan gelen direnme haklarını kullanarak hak ve özgürlüklerini daha üst düzeyde kullanabilmenin yollarını aramışlardır . Bu kutsal mücadele insanlık tarihinin ana dinamiği olmuş ve ve her aşamada verilen hak ve özgürlükler kavgası ile insanoğlu bugünkü gelişmiş düzeyine gelebilmiştir . İnsanlık tarihi bu açıdan aynı zamanda insanın insan olma tarihi olarak da kabül edilebilir . Bugünün gelişmiş batı tipi çağdaş demokrasilerin gelebilmek için yirmi asırlık bir süreç işlemiş ve bu dönemlerin geride kalmasıyla çağdaş uygarlık düzeyine erişilebilmiştir .

Demokrasi kavramı o kadar fazla kullanılmaktadır ki , halen geçerli olan cumhuriyet rejimlerinin tasfiye edilmesinde gene demokrasi adına hareket edilmekte , cumhuriyetler demokratikleştirilirken ve bu doğrultuda küreselci güçler tarafından demokratik cumhuriyet kavramı öne çıkarılırken açıkca birer anayasa ile kurulmuş olan pozitif hukuk düzenine dayalı olan cumhuriyet devletlerinin giderek bir tasfiye sürecine sürüklendiği göz çarpmaktadır . Etimolojik köken olarak aynı anlama gelen demokrasi ve cumhuriyet kavramları bu aşamada karşı karşıya getirilmekte , dış destekler ile küreselleşme konjonktüründe demokrasi kavramı dayatılırken cumhuriyet rejimlerinin ve devlet modellerinin giderek daha sınırlı bir konuma dönüştürüldüğü görülmektedir . Normal koşullarda kurulmuş olan cumhuriyet devletlerinin belirli bir gelişme aşamasından sonra demokrasi ile tamamlanması gerekirken , geri kalmış ülkelerdeki cumhuriyet devletleri bile demokrasinin getirilmesi görünümünde ciddi bir yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirilmektedir . Özellikle küreselleşme döneminde bazı İslam ülkelerine ve geri kalmış ülkelere batı emperyalizmi silahlı müdahale ve işgal ile askeri saldırı programlarını uluslar arası hukuka aykırı bir biçimde dıştan dayatmalı olarak gündeme getirirken , gene demokrasi kavramı bir perde ya da örtü olarak kullanılmış , emperyalizmin açıkca hukuka aykırı saldırı ve işgal eylemleri küresel medya tarafından bütün dünyaya demokrasiyi götürme ya da demokrasi ihracı eylemleri olarak hç çekinilmeden lnse edilmeğe çalışılmıştır . Irak gibi bir büyük devlete yapılan askeri saldırı ve işgal sonucunda iki milyon masum Irak vatandaşı demokrasinin zorla getirilmesi adına bir haksız savaş içerisinde en kutsal hakları olan yaşamlarını yitirmişlerdir . Masum insanların emperyalizmin işgali altında haksız yere öldürülmeleri bile demokrasinin götürülmesi biçiminde açıklanmağa çalışılmıştır .

İnsanlığın yirmi yüzyıllık yaşam serüveninden sonra bugün gelinmiş olan uygarlık düzeyinde böylesine çelişkili durumların ortaya çıkması , halk egemenliği anlamına gelen demokrasi kavramının halk kitlelerini ezmek için kullanılmasını izah edecek hiçbir makam ya da otorite bugüne kadar ortaya çıkamamıştır ,çünkü söylenenlerin tamamen tersi bir durum vardır ve artık mızrak çuvala sığmadığı için bu gibi çifte standartlı ve ikiyüzlü durumlar eskisi gibi kolaylıkla saklanamamaktadır . Bir dünya imparatorluğuna soyunmuş olan küresel sermayenin denetimi altındaki basın ve medya kuruluşlarının haksızlığı gizleyen ve güçlü emperyalizmden yana haksızlık dolu yayınlarına rağmen artık gerçekler kendini göstermekte ve demokrasi kavramının arkasına sığınılarak yürütülen insafsız emperyal saldırılar bütün dünya insanlığının vicdanını yaralamaktadır . Halk egemenliği anlamına gelen demokrasi kavramının ,acımasız batı emperyalizminin dünya halklarını ezme girişimlerinin vealdatici küreselleşme politikalarının bir aracı durumuna gelmesi uygarlığın bu aşamasında ortaya çıkması , ne yazıktır ki insanın insan olma sürecinin önünü keserek yeniden köleleşmesinin önünü açmıştır . Baskıcı köleliğe isyanlar ile bugünkü haklar ve özgürlüklerini elde eden insanoğlu yeniden eski sömürge düzenine doğru zorlanırken ,uluslar arası hukuk düzeni ve buna dayalı olarak ortaya çıkmış olan devletlerin geleceği ciddi olarak tehlike altına girmektedir . Sabahtan akşama kadar demokrasi kavramı kullanılmasına rağmen ,hiçbir işte yada devlet yönetiminde halk kitlelerinin kendi ve ülke geleceğine egemen olamadığı görülmektedir .

Demokrasi , eski Yunan’dan gelen anlamı ile halkın gücü demektir . Bu doğrultuda ,egemenliğin halk iradesinden kaynaklandığı rejimin adı olarak da kabül edilmektedir . Küçük kent devletlerinin meydanlarında bir araya gelen kent halkının topluca meseleleri görüşerek karara bağladığı rejime demokrasi adı verilmiştir . İlk çağlarda nüfus az olduğu için kent devletlerinde doğrudan demokrasi görülmüş ama daha sonraları nüfusun artışı ile beraber ülke devletlerine geçilince ,devlet merkezlerinde halk temsilcilerinden oluşan meclislerde temsili demokrasi rejimleri gündeme gelmiştir . Halkın bütünü bir araya gelerek karar alamıyacağı için temsili demokrasiye geçilmiş ama temsilcileri seçme hakkı gene halkın elinde tutulmuştur . İnsanların doğal yaşamdan toplu yaşama geçmeleriyle beraber sahip oldukları kendi iradelerinin bir kısmını topluma devredilmesi öngörülmüş ,toplumu oluşturan bir sosyal sözleşme doğrultusunda halk egemenliğinin demokratik yönetimler aracılığı ile gerçekleşmesi benimsenmiştir . Toplumu oluşturan tek tek bireyler devlet çatısı altında sınırlı bir yaşama razı olurken , onların iradelerinden oluşan bir bütün olarak halk egemenliği devletin asıl gücünü oluşturmuştur . Devletlerin anayasasında halk egemenliğine dayalı cumhuriyetler kurulmuş ve daha sonraki aşamalarda da demokrasiye geçilerek devlet biçimi ile beraber toplumsal yaşam düzenin de gene halk egemenliği esasına dayanması kabül görmüştür . Her ülkede devleti halkın temsilcilerinden oluşan siyasal iktidarlar yönetecektir ve bu temsilcileri halk kitleleri doğrudan genel seçimler aracılığı ile belirleyeceklerdir . Halkın egemen olduğu rejimlere demokrasi denilirken , halk kitlelerinin etkili olamadığı rejimlere ise antidemokratik rejimler adı verilmiştir . Halk kitlelerinin hem kendi eğilimleri hem de ülke çıkarları doğrultusunda hareket etmesiyle beraber demokrasiler ,dünyanın en hukuka uygun rejimleri olarak öne çıkmıştır . Hak ve özgürlükler normal demokrasilerde en üst düzeyde var olabilmişlerdir .

Ne var ki , bugün dünya ülkelerinde yaşanan gelişmelere bakılırsa , insanlık tarihi ile beraber batı tipi demokrasilerin gelişim sürecine tamamen ters düşen son derece aykırı olaylar ve birbirini izleyen yenilikler öne çıktığı görülmektedir . Sürekli olarak küreselci güçlerin demokrasi sözünü ağızlarından düşürmemelerine rağmen halksız bir demokrasiye doğru pupa yelken bir gidiş olduğu açıkca göze çarpmaktadır . Göstermelik seçimler yolu ile belirli aralıklar ile halk kitlelerinin oyları alınmakta ama gene halk iradesinin hiçbir biçimde etkili olamadığı bir yapıya doğru kayılırken ,halk kitlelerinin devre dışı kaldığı bir siyasal oyunun demokrasi adına oynandığı anlaşılmaktadır . Halk görünüşte var olarak sayılmakta ama devlet ve toplumun idaresi ile ilgili bütün kararlar halkın dışında kalan egemen güçler ya da güç merkezleri tarafından alınarak siyasal kadrolara empoze edilmektedir . Halkın görünüşte var olduğu ama aslında halksız bir oyun olarak ortaya çıkan halksız demokrasilerde egemenlik kitlelerden daha çok egemen güçler , güç merkezleri ve gizli siyasal oluşumların insiyatiflerinde kullanılmaktadır . Böyle bir rejimde alınan kararlar ve belirlenen yönetimlerde halk kitleleri sürekli olarak devre dışı bırakıldığı için iktidar gücü artık halkın elinden çıkmıştır . O zaman da bu tür rejimlere halk gücü anlamında demokrasi denilemiyeceği açıktır . Güç kimin elinde ise iktidarın sahibi o dur . Halk deyimi ile mühür kimde ise Süleyman o dur . Mühürü kullananlar halk kitleleri yerine egemen güçlerin temsilcisi gibi hareket ettikleri noktada ,rejim demokrasi olmaktan çıkarak güç sahiplerinin egemenliğinde bir aristokrasiye ya da oligarşiye dönüşür .

Soğuk savaşı sona erdiren küreselleşme hareketinin arkasında küresel sermaye olduğu için bir anlamda paranın diktatörlüğü dönemine geçilmektedir . Kim daha fazla paraya sahipse onun dediği olmakta , kapitalist sistemdeki hızlı gelişmeler de beraberinde uluslar arası alanda büyük tekelleşme olgularını öne çıkarmaktadır . Tekelci sermaye bütün dünyayı kontrol etmek istemekte ve bu doğrultuda aldığı kararları uluslar arası kuruluşlar aracılığı ile dünya devletlerine zorla dikte etmektedir . Dünya Bankası , Uluslar arası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü , gibi geniş kuruluşlar küresel sermayenin dünya imparatorluğu amacı doğrultusunda çalışmaktadırlar . Dünya Ekonomik Forumu,Bilderberg Klübü , Dış İlişkiler Komisyonu , Üçlü Komisyon adını taşıyan uluslar arası kuruluşlar , küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bir dünya devleti oluşturabilmek doğrultusunda görev yapmaktadırlar . İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bu evrensel örgütlerin yönlendirilmesi ve çalışmaları tek bir merkez olarak dünya finans kapitali tarafından izlenmekte ,denetlenmekte ve yönlendirilmektedir . Büyük zenginlerin , küresel şirketlerin ve uluslararası tekellerin temsilcilerinin yukarıdaki kuruluşlarda bir araya gelerek ortak hareket etmeleri bir anlamda kolektif emperyalizmi gündeme getirmiş ve bu doğrultuda koalisyon birlikleri ya da oluşumları yeryüzü haritası üzerindeki bütün dünya devletlerine yönelik senaryoları düzenlemişlerdir . Son olarak zengin petrol ülkesi olan Libya’ya karşı yürütülen ortak askeri saldırıyı ,gene batının önde gelen zengin ülkelerinin katılımı ile oluşturulan bir koalisyon ordusu gerçekleştirmiştir . Soğuk savaş döneminin hür dünyayı koruma ordusu olan Nato , asıl hedeflerinin dışına çıkarılarak küreselleşme döneminde zengin batı ülkelerinin ortak çıkarlarını koruyan ve küresel sermayenin bütün işleri ve yatırımlarının güvenliğini sağlamayı hedefleyen bir özel koruma gücüne dönüştürülerek, zengin kaynaklara sahip olan ülkelere karşı bir işgal ordusu durumuna sokulmuştur . Devletlerin ,halkların ortak çıkarları ve güvenliği yerine şirketlerin ,patronların ve sermayenin güvenliğine öncelik veren bir düzene geçilmiştir . Bu noktada da halkın yerini patronlar ,devletlerin yerini şirketler hukukun yerini de sermaye almıştır . Bir anlamda küreselleşme politikaları aracılığı ile sermayenin egemenliği düzenine geçilmektedir .

Batı dillerinde sermayenin adı kapitaldir . Kapital sözcüğü Latince kökenden gelmekte olup bugün bütün batı dillerinde sermaye de merkez anlamında kullanılmaktadır . Kapital kavramını bilimsel olarak inceleyen ve bu konuda önemli bir kitap yazan Karl Marks , kapital denilince akla gelen ilk isimdir . Sosyalizmin teorisini ortaya koyan ve geleceğe dönük olarak daha adil bir düzen arayışı içine giren bu filozof ,insanların hakça ve eşit koşullar altında yaşayabileceği bir sosyalist düzene geçebilmek için sermaye anlamında kapitali merkeze alan uluslar arası kapitalist sistemin çökmesi gerektiğini vurgulamıştır . İnsanlığın gelişme tarihi inceleyen Marks,kapitalizmin gelişmesinin beraberinde anti tez olarak sosyalizmin gelişimini de getireceğini ve gelişen işçi sınıfının üretim araçlarına el koyarak ülke yönetimini sermaye sahibi burjuvazinin elinden alacağını yazmıştır .Batı ülkelerinde kapitalizmin beş yüz yıllık sömürgeciliğe dayandığını anlatırken , kapitalist sistem içinde gelişecek işçi sınıfının bir proleterya devrimi yaparak ülke yönetimini kapitalistlerin elinden alabileceğini öne sürmüştür . Sömürgecilik ve üretimden gelen artı değerlerin birleşmesiyle bir sermaye birikimi zaman içerisinde ortaya çıkar ve bu sermaye de kapitalist düzenin merkezi gücü olur .Üretimin artırılması , piyasa ekonomisinin yeni pazarlara açılmasıyla beraber kapitalist sistem zaman içerisinde uluslar arası kapitalizme dönüşmüştür . Böylesine bir sistem içerisinde büyük sermaye sahiplerine kapitalist adı verilmiş ,kapitalizmin egemen olduğu devlet düzenlerine de kapitalist devlet tipi denilmiştir . Kapitalistler zaman içerisinde bir sınıf oluşturmuşlar ve daha sonraki aşamalarda bir araya gelerek beraberce hareket etmeğe başlamışlardır . Batı ülkelerinde ,sömürgecilik sonrasında kapitalistleşme aşamasına geçilirken, aynı zamanda batı tipi demokrasiler de gelişmiştir .

Batının gelişmiş ülkelerinde kapitalistleşme ile beraber demokratikleşme süreci de aynı zamanda ilerlerken , görünüşte halk kitlelerinin genel oy üzerinden egemenliği öne çıkmış ama arka planda giderek artan sermaye birikimi doğrultusunda kapitalistlerin bir sınıf olarak ağırlığı siyaset ve devlet yönetimi üzerinde daha fazla hissedilmiştir . İş adamları ülke ekonomisinde üretim araçlarının sahipleri olarak daha fazla pay sahibi olurken ,bu güçlerini sermaye birikimi doğrultusunda kullanmışlar ve zaman zaman ülke politikasına müdahale ederek ara rejimleri gündeme getirmişler ve böylece sermaye birikimleri için fırsatlar yaratmışlardır . Uluslar arası ilişkilerde ekonomi öne geçtikce ,ekonomik güce sahip olan işadamlarının karar mekanizmalarını belirleyici gücü artmış ve zaman içerisinde kapitalist sistem demokrasilerin yönlendirici güç kaynağı haline gelmiştir . On beşinci yüzyıldan sonra batı Avrupa ülkelerinin deniz aşırı ülkelere açılmaları ve küresel boyutta sömürge imparatorlukları kurmalarıyla beraber kapitalizm dünya ekonomisinin yönlendirildiği bir uluslar arası sistem haline dönüşmüştür . Batı Avrupa’nın merkez ülkeleri sömürgeler üzerinden dünyayı yönetmeğe başladıklarında , çok büyük ekonomik malvarlığının da sahibi olmuşlar ve bu ülkeler üzerinden de burjuvazi ,giderek uluslar arası bir yapılanmanın merkezi gücü konumuna gelmiştir .Kendi ülkesinin halkı ile beraber dünya ülkelerinin kaynaklarını da sömürerek gelişen uluslar arası burjuvazi ,beş yüz yıl içerisinde tekelci bir güç haline gelerek , devletlerin ve imparatorlukların ötesinde bir dünya gücü olarak insanlığın önüne çıkmıştır . Birinci ve İkinci Dünya Savaşları senaryoları bu güç merkezi tarafından planlanarak , Avrupa ülkelerinin yüz milyondan fazla insan kaybı yaratılmış ve böylece sömürgeci Avrupa devletlerinin geleceğin dünya devletini oluşturmaları sürecinin önü kesilmiştir . Birleşmiş Milletlerin kurulmasıyla beraber bütün sömürgeler bağımsızlaştırılarak , küresel ekonominin denetimi altına alınmış ve batı Avrupa devletlerinin dünya kıtaları üzerindeki geçmişten gelen yapılanmaları tasfiye edilmeğe başlanmıştır . Böylece ,uluslar arası burjuvazinin küresel dünya imparatorluğuna giden yol açılmağa çalışılmıştır . Yeryüzünde bu tür gelişmeler birbirini izlerken ,batı Avrupa ülkelerinde de giderek bilinçlenen halk kitleleri krallıklara karşı cumhuriyet ve demokrasi kavgası vererek çağdaş demokratik rejimlere giden yolda mücadelelerini sürdürmüşlerdir .

Tarihsel süreç açısından batı bloku ele alınırsa , tek bir batının olmadığı ve iki yüzlü bir batı dünyasının geliştiği görülmektedir . Rönesans ve reform sonrasında aydınlanma devrimi ile ortaya çıkan batı dünyasının uygar yüzü halk egemenliğine dayanan çağdaş demokrasilerdir . Beş yüz yıllık sömürge imparatorluklarından gelen kapitalist batı ise , batı dünyasının insanlık dışı karanlık yüzünü yansıtmaktadır . Genel olarak batının bu karanlık yüzü dünya kamuoyundan gizlendiği için, batı merkezli hegemonya çağdaş batı demokrasilerinin arkasına saklanarak yürütülmeğe çalışılmaktadır . Batı demokrasilerinin görünen yüzü halk kitleleri görünmeyen yüzü ise kapitalist sistemin büyük patronlarıdır .Kendilerini burjuvazi olarak nitelendirerek masum vatandaşlar topluluğunun bir parçasıymış gibi görünmelerine rağmen , uluslar arası örgütler ve yer altında çalışan gizli yapılanmalar aracılığı ile var olan devlet yapılanmalarının ötesinde ve genel olarak küresel boyutta çok büyük bir güce sahip bulunmaktadırlar . Sahip oldukları gücü her yönü ile kullanabilmek ve dünya nimetlerini kendi çıkarları doğrultusunda paylaşabilmek doğrultusunda bazen açık bazen da gizli toplantılar yaparak ,dünya siyasetini ,medyasını,sivil toplum kuruluşlarını ve de asıl olarak şirketlerini kendi çizdikleri plan ve programlar doğrultusunda yönlendirmektedirler . Bütün dünya nimetleri ,yer altı kaynakları ,ülkelerin ve toplumların sahip oldukları diğer zenginliklerin tamamı büyük patronların önündeki haritalarda bulunmakta ve bunlar ile ilgili kararları gene kapitalizmin para babaları vererek , beş kıtadaki devletler ile dünya halklarını belirli doğrultularda ya da amaçlarda yönlendirebilmektedirler .

Yayınlanan bir çok kitapta ve İngiliz istihbaratının her elli yıl sonrasında yaptığı açıklamalarda ,Büyük Sovyet Devriminin Rus halkı tarafından değil ama dünyayı yöneten para babaları tarafından organize edildiği anlaşılmaktadır . Kendi çıkarları doğrultusunda sosyalist enternasyoneli kurarak bu yolu açan ve New York borsasından verilen paralar ile Troçki’yi New York’tan Moskova’ya göndererek destek sağlayan ,daha sonraki aşamada İsviçre’den özel bir tren ile Lenin’i Moskova’ya gönderen para babaları ,geleceğin dünya devletinin çekirdek örgütü olarak kurdukları kapitalist enternasyonel in çıkarları doğrultusunda belirli bir aşamada batı Avrupa devletlerinin hegemonya düzenlerini ortadan kaldırmak için , sosyalist devrimi ve geçici olarak Sovyetler Birliği gibi dev bir yapılanmayı dünyayı korkutmak için yaratmışlar ve kullanmışlardır .Daha sonraki aşamada böyle bir yapılanmaya gereksinme kalmayınca tek bir kurşun atmadan bu büyük imparatorluğu tasfiye ettirerek bugünkü küreselleşme döneminin önünü açmışlardır . Bu arada dünya savaşları olmuş ,yüz milyondan fazla insan ölmüş ve yeryüzü bütünüyle yıkılmıştır ama büyük patronların giderek Siyonizm ile bütünleşen küresel imparatorluk oluşturma hayalleri hiçbir zaman sönmemiştir . Atlantik kıyılarından başlayan küresel emperyalizm , dünyanın merkezi coğrafyasına ve kutsal topraklara yöneldiği bir süreç içerisinde her türlü savaşı ve siyasal olayı yaratmayı evrensel planın bir parçası sayan para babaları , batı demokrasilerini de bu büyük hedefe doğru yönlendirirlerken sahip oldukları sermaye gücünü ekonomik bir koz ya da silah olarak kullanmışlar ve görünüşte halkın egemenliğine dayanıyormuş gibi görünen demokrasileri aslında sermayenin egemenliğine dayandırarak zaman içerisinde demokrasilerin sermaye egemenliği rejimi olan kapitokrasiye dönüşmelerine yol açmışlardır . Halk kitleleri görünüşte demokrasi oyunu oynarken ,para babaları batıda oluşmuş olan kapitalist enternasyonelin çıkarları ve talimatları doğrultusunda kapitalin gücünü siyaset sahnelerine dayatmıştır . Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında ,hemen hemen bütün ülkelerde bu doğrultuda yeni iktidar yapılanmaları oluşturulmuş ve okyanus ötesinden gelen kapitalist enternasyonel emirleri doğrultusunda bütün devletler dışa bağımlı siyasal kadrolar aracılığı ile yönlendirilirken dünya halklarının demokrasicilik oynamalarına görünüşte izin verilmiş ama arka planda ve siyasetin perde arkasında küresel sermayenin imparatorluğu doğrultusundaki planlar ,programlar ve talimatlar , ya çeşitli siyasal ya da ekonomik senaryolar aracılığı ile gerçekleştirilmiş ya da faşist baskılar yolu ile her yerde dayatılmıştır . Bir anlamda ,kapitalist enternasyonel bütün uluslar arası kuruluşların ve devletlerin üstünde ve ötesinde süper bir güç olarak hareket etmiş ve sermayenin dünya imparatorluğunu yarı yarıya gerçekleştirmiştir .

Kapitalist enternasyonel , bütün ülkelerdeki büyük sermayedarları ve güçlü para babalarını kendine bağlı örgütlerin çatısı altında toplayarak hareket ettiği için bir anlamda kolektif hegemonyşa düzenine yönelinmiş ve bu doğrultuda özellikle son yıllarda dünya sistemline direnen ülkelere yönelik askeri saldırı ve işgal eylemlerinde koalisyon güçleri adı altında dünya halkları ve devletlerine karşı bir çıkar birlikteliği sergilenmiştir . Her türlü siyasal atraksiyon küresel emperyalizmin çıkarları doğrultusunda gündeme getirilirken , gene yabancı sermayenin denetimi altındaki medya ve basın organları üzerinden bu atılacak yeni adımların sanki halkın çıkarına uygunmuş gibi atmosfer yaratılmış , büyük şirketlerden yabancı para birimleri üzerinden ücret alan göbeğinden dışarıya bağımlı mandacı ve işbirlikçi aydın,yazar ,gazeteci ,bilim adamı ve siyasetçiler bu doğrultuda gene kapitalist enternasyonelin adamları tarafından kullanılmışlardır .Kapitalizmin çıkarlarının ,demokrasilerde işbirlikçi ve mandacı kadrolar tarafından halk kitlelerine dolaylı yollardan benimsetilerek karar mekanizmalarının çalıştırılması gibi bir durumda ,demokrasilerin halk egemenliği doğrultusunda değil ama kapitalizmin hegemonyası doğrultusunda işlediği görülmektedir . Görünüşte bir halk egemenliğinin korunmuş olması siyasal rejimin gerçek anlamıyla demokrasi olduğunun delili olarak görülemez . Karar mekanizmaları sonunda kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda çalıştırılıyorsa ve halk kitlelerinin oyları bu doğrultuda yönlendiriliyorsa o zaman var olan rejimin adı demokrasi olamaz , bu rejime kesin olarak bir ad konulması gerekiyorsa o zaman kapitalin egemenliği anlamında kapitokrasi denilebilir , çünkü en sonunda kapitalist sistem kazanmakta ve kapitalist enternasyonelin istek ve direktifleri halk kitlelerine işbirlikçi medya ve siyasal yapılar üzerinden onaylatılarak görünüşte bir demokrasicilik oyunu aptal yerine konulan halk kitlelerini ya da insanlığı tatmin etmek için oynatılmaktadır . Para babaları her sene dünyanın en güzel köşelerinde toplanarak ararlar alırken ,dünya devletlerinin parlamentoları ve halkların gerçek iradeleri devre dışı bırakılmaktadır . Böylesine olumsuz koşullarda gerçek anlamda demokrasilerden söz edebilmek giderek zorlaşmaktadır .

Küresel sermaye soğuk savaş sonrası dönemde yarı yarıya bir dünya hegemonyası kurabilmiştir ama daha iş bitmemiştir . Planın tam orta yerinde ,birbirini izleyerek yaşanan olaylar çerçevesinde küresel imparatorluk programı açığa çıkmış ve bütün dünya devletleri bu sürece karşı kendilerini koruma doğrultusunda önlemler almağa başlamışlardır . Ayrıca ,New York üzerinden Amerikan devletini küresel imparatorluk doğrultusunda kullananan kapitalist enternasyonele karşı bütün ülkelerde büyük tepkiler öne çıkmıştır . Yüz yıllık süper güçlük döneminin tamamlayan Amerikan devleti giderek güç kaybederken , Rusya,Çin,Brezilya ve Hindistan gibi dev ülkeler yeni kutup başları olarak devreye girmişler ve kapitalist enternasyonelin Amerikan devleti üzerinden sürdürdüğü imparatorluk girişimlerine karşı tavır koymuşlardır . Dünya Ticaret Örgütünde çıkan kavgalar sonucunda Bric ülkeleri olarak bu dört dev ülke batı emperyalizmine karşı bir doğrultuda hareket ederek batı kapitalizminin yeniden küresel bir sömürü imparatorluğu oluşturmasının önüne geçmeğe başlamışlardır . Yeni ABD başkanı G-20 ülkeleri platformu ile tepkileri önleyerek küresel imparatorluğa devam edebilmenin yolunu açmağa çalışmış ama bu girişimlerinde başarılı olamamıştır .Yirmi yıllık küreselleşme döneminin sonuna gelindiğinde bütün gerçekler ortaya çıkmış ve dünya halkları demokrasi perdesinin arkasında gizlenen küresel imparatorluk oyunlarını görmeğe başlamıştır . Patronların desteği ile gündeme gelen neo-liberalizm kısa bir zaman sonra liberal faşizme dönüşmüş ve para babalarının istekleri doğrultusunda dışarıdan gelen talimatlar ,dünya ülkelerinin parlamentolarından gece yarıları gizli oylamalar ile yasa olarak çıkartılmıştır . Halkın temsilcilerinden oluşması gereken meclislerde büyük şirketlerin ya da emperyal devletlerin yanlısı kişiler dış destekler yolu ile oturmağa devam ettiği sürece ,demokrasilerin kapitokrasiye dönüşmeleri kaçınılmazdır . Bütün ülkeler için hazırlanmış olan standart yasalar tercüme bürolarından geçirilerek meclis gündemine alındığı sürece ,kapitalin egemenliğinde bir kapitokrasi devam edip gitmektedir .Ara sıra yapılan seçimler ise halk kitlelerinin demokrasi oyunu içinde kontrol edilmelerini sağlamaktadır . Parlamento adaylarının doğrudan ön seçimler yolu ile halk kitleleri tarafından belirlenmediği durumlarda ve merkez yoklamaları ile iç ve dış egen güçlere yakın kişilerin liste başlarına alındığı ortamlarda gene gerçek anlamda demokrasiden söz edebilmek zorlaşmakta ve bunun yerine kapitokrasi işlemeğe devam etmektedir . Sermaye has adamlarını siyaset sahnesinde öne sürmeğe ve kendi denetimi altındaki medya ile de bunları desteklemeğe ısrarlı bir biçimde devam etmektedir . Ama , Bric ülkeleri tepkisinin dünyaya yayılmasından sonra eskisi gibi bu oyunun rahat oynanamadığı görülmekte ve bu yüzden de işlerin dışarıdan uzaktan kumandalı olarak manipüle edilemediği ülkelerde kasıtlı olarak olaylar çıkartılarak tepkiler doğrultusundaki gelişmeler önlenmeğe çalışılmaktadır . Batılı ülkelerin gizli örgütleri kapitalist enternasyonelin talimatları doğrultusunda her ülkede istendiği gibi olaylar çıkartarak dünya devletlerinin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri önlenmektedir . Bu gibi olumsuz durumlar da kapitokrasi rejimlerinin istendiği gibi sermayenin çıkarlarına uygun bir biçimde işlediğini göstermektedir . Ulusal çizgiye kayan bütün devletlerde iç karışıklıklar çıkartılarak , küresel plan doğrultusundaki gidişin kesilmesine izin verilmemektedir .

Kapitokrasi çağımızın gerçeği olan bir rejimin adıdır . Ne var ki , kapitalist enternasyonel büyük para babalarının örgütü olarak geliştiği için çok küçük bir azınlığın çıkarlarını korumakta olduğu için gerçek rejimin gerçek adı olan bu kavramı gizlemektedir . Yedi milyarlık insanlık alemini ve dünya halklarını karşılarına almamak için gene eskisi gibi demokrasi oyununu bütün dünyaya küresel medya ile empoze etmekteler ama perde arkasında kendi gerçek düzenleri olan kapitokrasiyi vazgeçilmez bir biçimde devam ettirmektedirler . Karl Mark’ın deyimi ile uluslar arası finans kapital artık yüzyıllar içerisinde iyice büyümüş ve bu dünyaya sığmaz bir güce erişmiştir . Bu nedenle ,hiçbir ülkeye sığamayan kapitalist enternasyonel , Amerikan gücünü kullanarak bütün dünyaya yayılmakta ve , kutsal topraklar da İsrail yapılanmasıyla beraber Siyonizmin hedeflerine uygun düşen bir doğrultuda kutsal topraklar senaryosu üzerinden dünyanın merkezi alanının ele geçirmektedir . Amerikan gücü zayıflarken yerine yeni bir süper güç ortaya çıkamamakta ama doğunun dev ülkeleri devreye girmektedirler . Kapitalist enternasyonel bu nedenle son zamanlarda zor duruma düştüğü için ,tekrar eski gücüne kavuşabilme doğrultusunda üçüncü dünya savaşını kışkırtabilmektedir .İlk iki dünya savaşı arkasındaki kapitalist enternasyonel planları hatırlanırsa üçüncü dünya savaşının da doğu güçlerinin tasfiyesini sağlayarak , merkezi coğrafyaya yerleşme planını gerçekleştireceği söylenebilir . Bu nedenle bütün insanlığın ana görevi üçüncü dünya savaşının önlenmesi olmaktadır,aksi takdirde bu sefer milyarlarca insanın yok olması gündemde olacaktır .Para babalarının ,kapitalist enternasyonel ve bu merkeze bağlı kılınan kapitokrasiler üzerinden emperyal amaçlarına ulaşmalarının önlenebilmesi için, bütün dünya devletlerinin ve halklarının bir araya gelerek , küresel bir dayanışma düzenine yönelmeleri zorunluluğu her geçen gün daha da acil bir duruma gelmektedir .

Büyük sermayedarlar ve para babalarının demokrasiler üzerindeki etkileri ,baskıları ve yönlendirmeleri önlenemediği sürece kapitokrasi rejimi yaşanan bir gerçeklik olarak devam edecektir .Bu durum da halk kitlelerinin gerçek anlamda bir egemenliğinden söz eebilmek mümkün olamıyacaktır . Halk egemenliğinin soyut bir kavram olarak demokrasi teorisindeki yerini gene kapitalist sistem yanlısı düşünürler ve yazarlar aldatıcı bir yaklaşım içinde yorumlamağa devam edecekler ama , perde arkasındaki kapitokrasi rejimi üzerinden de para babaları gene malı götürmeğe devam edecektir . Son zamanlar da halk kitlelerinin ekonomik olarak çöküşü , ulus devletlerin ekonomik krizler aracılığı ile bitirilişi dünya halklarının açlığa ve sefalete mahkum edilişleri gene kapitalist enternasyonelin küresel imparatorluk planları doğrultusunda gündeme getirilen yaptırım uygulamaları olarak görülmektedir . Dış baskılara direnen , kapitalist sistemin emperyal dayatmalarına karşı çıkan , kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden ulus devletler ve dünya halkları böylesine yaptırım uygulamaları ile kapitalist enternasyonel tarafından cezalandırılmaktadır . Finans kapital hiçbir zaman gerçek demokrasiye izin vermemekte ama demokrasi görünümünde kapitokrasiyi ısrarlı bir biçimde majestelerinin adamlarına uygulatmaktadır .Böyle bir aşamada , dünya halklarının gerçek anlamda demokrasiyi geçerli kılabilmek için yeni bir demokrasi mücadelesine girişmeleri ,bozulmuş olan dünya dengelerini yeniden sağlayabilecektir . Sonuna kadar dünya imparatorluğu peşinde koşan para babalarının yeni sömürü düzeni olarak gündeme getirdikleri kapitokrasinin ortadan kaldırılabilmesi için böylesine bir yeni demokrasi mücadelesine gereksinme bulunmaktadır . Askeri yapılanmaların da kapitalist sistemin bekçiliğine yönlendirildiği bir aşamada ,gerçek anlamda demokrasi için halk kitlelerinin yeni bir toplumsal mücadeleye girişmesi ,bozulan dengeler ve sömürünün önlebilmesi açısından zorunluluk bulunmaktadır . İnsanlığın aldatılarak demokrasilerin kapitokrasiye dönüştürüldüğü bugünkü süreçte ,yeniden gerçek demokrasilere geri dönülebilmesi için ve kapitokrasilerin ortadan kaldırılabilmesi için ,bütün dünya halklarının ve devletlerinin küresel bir dayanışma düzenine yönelmeleri gerekmektedir . Gerçek anlamda halk egemenliğine dayanan demokrasilere yeniden ulaşılabilmesi için ,küresel patronların çıkarları doğrultusunda oluşturdukları kapitokrasilere karşı evrensel bir mücadeleye dünya halkları yönelmek zorundadırlar . Kapitokrasiler zararlı ,demokrasiler yararlı rejimlerdir . Kapitokrasiye dönüşen demokrasilerin yeniden halk egemenliğine doğru yönelmesi için evrensel bir dayanışma ile dünya halkları ortak hareket etmek zorundadır .

NOT; Bu yazı ile ilgili olarak meraklıları ,Karl Marks’ın Kapital , Ernest Mendel’in İktidar ve Para ,Michael Parenti’nin İmparatorluğa Hayır ,Nikitin’in Ekonomi Politik ,Alex Callinicos’un Anti-Kapitalist Manifesto ve Atilla Akar’ın Derin Dünya Devleti kitapları ile , Anıl Çeçen’in Kapitalist Enternasyonel ve Nasyonel Enternasyonel makalelerine bakabilirler .





13 Eylül 2018 Perşembe

ASYA MİNÖR'den AVRASYA MAJÖR’ e "Prof. Dr. A N I L ÇEÇEN" ANKARA KALESİ-121 (29 Aralık 2011 ANKARA) -Son Osmanlı Meclisi tarafından Ön Asya Türklerinin geleceği için ilan edilmiş olan Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Türkiye Cumhuriyetinin topraklarının yüzde doksanı , Asya Minör adı verilen Anadolu yarımadasında yer almaktadır.


ANKARA KALESİ-121 
ASYA MİNÖR'den
AVRASYA MAJÖR’ e

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
29 Aralık 2011
ANKARA


Fransa gibi Avrupa uygarlığının beşiği olan bir büyük ülkenin başına emperyal ve siyonist güçlerin destekleriyle gelen Napolyon kılıklı bir siyaset adamı , geçen günlerde yaptığı bir konuşmada açıkca Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkıyor , Türkiye Cumhurkiyeti’nin hiçbir şekilde Avrupa Birlği üyesi olamıyacağını çünkü zaten Türkiye’nin Asya topraklarında yer alan bir Asya ülkesi olduğunu ifade ediyordu . Bu açıklamalarını yaparken daha da ileri giderek ve bu düşüncesinin temelindeki varsayımı dile getirerek ,Türkiye Cumhuriyeti devletinin üzerinde kurulu bulunduğu toprakların atlaslar ve ansiklopedilerde Asya Minör olarak geçtiğini söylüyordu . Ona göre Asya Minör denilen Anadolu yarımadası üzerinde kurulu bulunan bir ülke, zaten Avrupa topraklarında olmadığı için Avrupa Birliği gibi bir başka kıtasal oluşumun içinde yer almamasını doğal karşılamak gerektiğini dünya kamuoyuna açıklıyordu .Konu ile ilgili kitaplarda Asya Minör olarak gösterilen Anadolu yarımadasının Asya kıtasının bir parçası olması ve bir anlamda küçük Asya olarak ifade edilmesi , bu siyasetçiyi haklı kılıyor gibi görünmesine rağmen ,konunun diğer boyutlarıyla ele alınması , resmen bir demagoji ile Türk devletinin karşı karşıya kaldığını gösteriyordu . Tarihi ve bilimsel gerçeklerin siyasal amaçlı olarak çarpıtılması bazen siyasal alanda görülmesine rağmen aslında bu gerçekler insanın önünde yol göstermeğe devam etmektedir .

Son Osmanlı Meclisi tarafından Ön Asya Türklerinin geleceği için ilan edilmiş olan Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Türkiye Cumhuriyetinin topraklarının yüzde doksanı , Asya Minör adı verilen Anadolu yarımadasında yer almaktadır . Coğrafya kitaplarında dünyanın büyük yarımadaları arasında gösterilen Anadolu yarımadası , Asya kıtasının ortalarından çıkarak Avrupa kıtasına doğru uzanan bir köprü konumunda bulunduğu için aslında bir anlamda küçük Asya konumuna sahiptir . Nitekim bu yüzden Atlaslar ve Ansiklopedilerdeki Anadolu haritalarının üzerinde resmen “Asya Minör” adı yer almaktadır . Tarihin en eski coğrafyasındaki en değerli toprakları üzerinde taşıyan Anadolu yarımadası aynı zamanda en eski tarihi olayların cereyan ettiği Asya kıtasının bir parçası olarak öne çıkmaktadır . Bir anlamda Nazım Hikmet’in şiirlerinde dile getirdiği gibi Asya’nın ortalarından dört nala gelerek Akdeniz’e uzanan Türk coğrafyasının köprü ülkesi konumunda Anadolu’nun tarihsel bir jeopolitiğe sahip olduğu görülmektedir . Tarih atlasları bilimsel gerçekliği Asya Minör olarak açıkladığı noktada Anadolu’nun adı artık küçük Asya’dır .Bu durumu kimsenin değiştirmesi de mümkün değildir .

Türk ulusu ya da Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük bir şans olarak değerlendirilmesi gereken bu jeopolitik konumun , Avrupa kıtasına giriş ya da Avrupa Birliği’ne üyelik açısından ciddi bir engel olarak gösterilmesi gerçeklere ters düştüğü gibi ,Türkiye Cumhuriyeti devletini Avrupa’nın dışında tutarak Orta Doğu bölgesi ya da Avrasya kıtasının çeşitli yerlerinde , emperyal ya da Siyonist emeller taşıyan bazı güç merkezleri açısından da önemli bir dayanak noktası olarak kullanıldığı görülmektedir . İngiltere ,Amerika Birleşik Devletleri ya da İsrail gibi batı blokunun Avrupa’nın dışında kalan ülkeleri Türkiye’ye bakarken sürekli olarak ,bu ülkenin merkezi Avrupa kıtasının kontrolu altına girmesini önlemek ve bu ülkeyi hem Avrupa’ya hem de Orta Doğu’ ya yönelik politik girişimlerinde kullanmak için çaba harcadıkları göze çarpmaktadır . Bu nedenle Fransa gibi bir merkezi Avrupa ülkesinin başında olmasına rağmen , “Amerikalı” tanımıyla başa geçen bir babası Macar ve annesi Selanik Yahudisi olan bir kişinin Türkiye Cumhuriyetini Avrupa kıtasının dışında tutabilmek üzere , Türk devletinin Asya Minör ülkesi olduğunu açıklaması ve bu durumu da Türklerin Asyalılığına bağlaması bütünüyle Amerika ve İsrail’in çıkarlarına uygun düşen bir yaklaşımın sonucudur . Türkiye Cumhuriyeti’nin böylece Avrupa Birliği’ne tam üye olmasının önlenmesiyle ABD ve İsrail’in merkezi coğrafya planlarında kullanacağı bir ülke durumuna Türkiye sürüklenmekte ve Fransa ile aynı devlet modeline sahip olan bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti , bu ülke ile daha yakın bir konuma gelmesi gerekirken , tamamen karşı karşıya gelmek gibi istenmeyen olumsuz bir durum ortaya çıkmıştır .

Dünya sahnesindeki olaylarda Avrupa kıtası ile Asya kıtasının adı çok fazla geçmesine rağmen bu iki kıta arasında yer alan merkezi bölgenin adı olan Avrasya kavramı pek fazla kullanılmamaktadır . Avrupa’nın ortalarından başlayan bir çizgi kıtanın doğusuna doğru açılırken , Asya’nın ortalarından başlayan bir başka çizgide bu kıtanın batısına doğru açılmakta ve her iki çizgi iki kıtanın birleştiği noktadaki küçük Asya denilen Anadolu yarımadası üzerinde birleşerek Avrasya kıtasının bütünlüğünü ortaya koymaktadır . Bu bölgenin tanımı bakış açısına ya da farklı yaklaşımlara göre ifade edilmekte ve sınırları değişik bölgelere dayalı bir biçimde çizilebilmektedir . Kimine göre Adriyatik’ten Çin seddine ,bazılarına göre Viyana’dan Pekin’e ,başkalarına göre de Ön Asya Türk devleti olarak Osmanlı İmparatorluğu topraklarından , Orta Asya Türk devletlerinin en doğusunda yer alan Kırgızistan ya da Tacikistan’a kadar uzanan topraklar Avrasya kıtası olarak açıklanmaktadır . Buna göre , Türklerin tarih sahnesine çıktığı Orta Asya’dan başlayan ve bin yıllık bir zaman dilimi içinde ön Asya ve Doğu Avrupa ülkelerinde devlet kurdukları bölgelerin tamamı bir arada Avrasya bölgesini meydana getirmektedir . Avrasya kavramı birleşik bir terim olarak Avrupa ve Asya kavramlarının bir araya gelmesinden oluşmakta ve bu iki kıta arasında kalan merkezi coğrafyayı ifade etmektedir . Dünyanın ana karaları Asya-Avrupa-Afrika üçgeninde ortaya çıktığı için bu anakaralar bölgesinin merkezinde yer alan bölgeler genel olarak Avrasya olarak açıklanmaktadır . Bu açıdan Avrasya bölgesi dünyanın merkezi coğrafyasını kapsayan alan olarak tanımlanabilmektedir .

Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulu bulunduğu Anadolu yarımadası , hem bilimsel anlamda küçük Asya olarak ifade edilmekte hem de Avrasya kıtasının merkezindeki ülke olarak öne çıkmaktadır . Bu açıdan Türkiye’nin jeopolitik konumu çok yönlüdür .Türkiye Anadolu yarımadası ile hem bir Asya ülkesidir , Trakya toprakları ile de hem de bir Avrupa ülkesidir . Türkiye Avrupa ve Asya kıtalarının birleştiği bölgedeki merkez ülke olarak aynı zamanda da bir Avrasya ülkesidir . Böylesine çok yönlü konumuyla Türkiye diğer bütün ülkelerden ayrılan farklı bir jeopolitik konuma oturmuş durumdadır . Türk devleti farklı jeopolitiği ile hiçbir ülke ile kıyaslanamıyacağı gibi tek yönlü olarak da değerlendirilemez . Türkiye’yi sadece bir Asya Minör ülkesi olarak lanse etmek ,küçük Asya konumundaki yeri ile bir anlamda küçümsemek gibi görünmekte ama tek yönlü bir bakış açısı olarak gerçekliği hiçbir biçimde Türkiye Cumhuriyetinin gerçek konumunu açıklayamamaktadır . Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan Fransız devletinin başındaki Siyonist zat ,Anadolu yarımadasının Asya Minör kavramı ile adlandırılmaktan gelen küçük Asya tanımlaması ile Türk devletinin önünü kesmeğe çalışırken , aslında bir başka yönden Türkiye’nin çok yönlü konumunu da kabül etmek durumunda kalıyordu . Avrasya bölgesinin tam ortasında yer alan bu büyük yarımada üzerindeki Türk devleti , Asyalı Türklerin ülkesi olarak tarih sahnesine çıkarken aynı zamanda Avrupa kıtasının doğusundaki eski Hun,Avar ve Osmanlı Türklerinden kalan bir büyük mirasın sahibi olarak batı Avrasya denilen Doğu Avrupa’daki Balkanlar bölgesini de kapsama alanı içine aldığı için Avrupalı kimliğine de sahip oluyordu . Türk devleti buradan gelen bir hak ve kimlikle Avrupa Birliğinin tam üyesi olmağa çalışırken ,Avrasya bölgesi üzerinde değişik senaryolar geliştiren ve bunlar doğrultusunda Türkiye’yi ABD ,İngiltere ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanmağa çalışan emperyalist ve Siyonist insiyatifler ile karşı karşıya gelerek mücadele etmek durumunda kalıyordu .

Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu emsalsiz jeopolitik konumu ile , doğu ve batı ya da kuzey ve güney ekseninde her türlü hareket edebilecek ve değişik yönlerde farklı jeopolitik konumlara kayabilecek bir büyük stratejik zenginliğe sahip oluyordu . Türk devleti bu esnek konumundan ve zengin jeopolitiğinden yararlanarak kendi çevresinde her türlü stratejik oluşuma yönelebilecek şansa sahip olmasına rağmen , emperyal güçler Türkiye üzerinde büyük baskılar uygulayarak ve kendi çıkarları doğrultusunda tehditler geliştirerek her zaman önünü kesmeğe çalışmışlardır .Batının önde gelen emperyalist ülkeleri merkezi coğrafyaya dönük geliştirdikleri bütün stratejilerinde Türk devletini planlarına uygun bir tarzda kullanabilmenin arayışı içinde olmuşlar ve hiçbir zaman Türkiye’yi kendi başına bırakmamağa dikkat etmişlerdir . Onlara göre Türkiye kendi başına bırakılırsa , başlarına iş açacak düzeyde farklı jeopolitik konumlara yönelerek onların merkezi coğrafyaya yönelen bütün oyunlarını bozabilir ,ya da farklı alternatifler geliştirerek merkezinde yer aldığı Avrasya kıtasının gerçek egemeni konumuna yükselebilir . Bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti kendisini merkeze koyarak geliştireceği Avrasya stratejileri ile , hem Avrupa’nın hem ABD’nin hem de dünya Siyonizminin kutsal topraklardaki bekçisi olan İsrail’in hegemonya planlarını altüst edebilir . Bu çerçevede Avrupa Birliği,Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail gibi batılı emperyalistlerin Türkiye Cumhuriyetini kendi başına bırakması ve dolayısıyla , Türk devletinin kendisinin merkezinde yer aldığı bir Avrasya stratejisine yönelmesine seyirci kalmaları mümkün değildir . Emperyalistlerin çok iyi bildiği bu gerçeği artık Türk ulusunun ya da Türkiye Cumhuriyeti devletinin de çok iyi bilmesi gerekmektedir . Başıboş bırakılacak bir Türkiye , merkezinde yer aldığı Avrasya kıtasında yeni yapılanmalara yönelerek , batılı devletlerin hegemonya düzenlerini bozabilir ya da yeni bölgesel oluşumlara yönelerek karşıt güçler oluşturabilir , ya da bölgesel büyük devlet yapılanmaları yaratarak bütün dünya dengelerini ve düzenlerini bozabilir .

Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihin her döneminde Avrupa ve Asya ülkeleriyle normal ilişkillerini geliştirmeyi bilmiş ama ,merkezinde yer aldığı Avrasya kıtası ile ilgili kendi merkezli bir stratejik yaklaşım geliştirememiştir . Bunu Türkiye ve Avrasya bölgesi ilişkileri çerçevesinde , Türkiye’nin Avrasya stratejisi olarak açıklamak gerekmektedir . Türkiye merkezinde kendisinin yer alacağı bir Avrasya stratejisini kendi devlet modeli ve Avrasya bölgesinde yer alan üç yüz milyonluk Türk asıllı nüfusu dikkate alarak ortaya koymak ve böylece Türklük bilinci ve ağırlığı taşıyan yeni bir Avrasya stratejisini , Türk Avrasyacılığı olarak ortaya koymak durumundadır . Fin Cumhuriyetinden Yakutistan’a kadar olan bütün kuzey Asya bölgesinde bugünkü Rusya sınırları içerisinde yer alan sekiz Türk asıllı Cumhuriyeti unutmadan ve bunların önemini iyi bilerek ortaya konacak bir stratejide , Orta Asya’daki bağımsız Türk devletleri ile beraber , Kafkasya ve Anadolu’daki Türk toplulukları ile beraber İstanbul’dan Viyana’ya kadar uzanan Osmanlı mirası Balkanları iyi bir yere koyarak hareket etmek gerekmektedir . Adriyatik’ten Çin seddine , Finlandiya’dan Yakutistan’a kadar uzanan bir büyük coğrafya ya Türkiye merkezli bir Türklük stratejisi ile uzanırken ,bağımsız Türk devletleriyle beraber başka devletlerin çatısı altında yaşayan diğer Türk topluluklarını da bir büyük bütünün parçaları olarak görmek ve değerlendirmek gerekmektedir . Milattan önce onbinli yıllarda başlayan Türk tarihi , tarihin her döneminde bir büyük Türk devletini gündeme getirmiş , Kuzey,Orta,Güney ve Doğu Asya’dan sonra Batı Asya’da da Türk hegemonyası değişik zamanlarda farklı Türk devletleri aracılığı ile ortaya konulmuştur . Harzemşahlar İmparatorluğunun ve Hazar devletinin yıkılışını Selçuklu İmparatorluğu izlemiş , Selçuklu sonrası dönemde de Osmanlılar bir büyük Türk imparatorluğunu kurarak merkezi coğrafyanın yeni egemenleri olmuşlardır .

Türkiye’nin üzerinde kurulu bulunduğu toprakların küçük Asya olması ,Türk devletinin merkezi coğrafyadaki önemli konumunu değiştirmemekte , Türkiye bu konumu ile büyük Avrasya’nın kilit ülkesi konumuna gelmektedir .Bir anlamda Türkiye Asya Minör’den Avrasya majöre ulaşabilecek konumuyla , dünyanın merkezinde yer alan büyük Avrasya kıtasının en önemli ülkesi konumuna gelmektedir . Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile geliştireceği yeni Avrasya stratejileri üzerinden bütün Avrasya kıtasının hem merkezi hem de modeli olarak öne geçebilir ,bir anlamda yeni oluşacak Avrasya düzeninin Türk ağırlıklı bir model olarak öne çıkmasını sağlayabilir . Türkiye’nin geliştireceği Avrasya stratejisi bir anlamda Türk Avrasyacılığı olarak ortaya çıkacak ve bu büyük kıtanın geleceğe dönük yeni yapılanmasında Türklüğün önde gelen bir ağırlığı olmasını sağlayacaktır . Türk Avrasyacılığı , merkezi coğrafya da Osmanlı İmparatorluğu ve daha sonraki aşamada da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği gibi iki büyük imparatorluk gücünün ortadan kalkmasından sonra meydna gelen otorite boşluğunun doldurulmasını sağlayarak , yeni dönemde dünya dengelerinin barış ortamı içinde oluşmasına önemli ölçülerde katkı sağlayacaktır . Akdeniz ve Orta Doğu bölgeleri üzerinden geliştirilen yeni stratejiler aracılığı ile Avrasya bölgesine batıdan girmeğe çalışan Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi Orta Doğu üzerinden Kafkas bölgesini zorlarken , yeni bir Hazar hegemonyasına giden yolu açmak ve bu doğrultuda değişen koşullara uygun düşecek yeni Avrasya stratejilerine yöneldiklerini göstermektedir . Asya Minör üzerinde kurulu bulunan Türk devletinin ,Türk kökenli bir Avrasya stratejisine yönelmesiyle Avrasya majör yapılanması kendiliğinden devreye girebilecektir . Türkiye Avrasya bölgesindeki kardeşleri ve akrabaları ile bütünleşerek ,her türlü emperyal girişime daha rahat karşı çıkabilecek ve Türk kimlikli Avrasyacılığın öne çıkmasıyla beraber de , Avrasya ‘da majör düzeyde bir yeni kıtasal oluşum , dışarıdan bu kıtaya müdahale etmek isteyen kesimlere ve emperyal güçlere karşı direnecek bir düzeyde gerçekleşebilecektir .

Avrasya bölgesi genel anlamda kuzey ve güney hatlarıyla ikiye bölünmektedir . Moskova bu bölgenin kuzey yarı küresinin merkezidir . İstanbul ise Osmanlılar döneminden gelme Avrasya’nın güneyden kalan kısmının merkezi olan kenttir .Ruslar Moskova üzerinden Atlantik ve Pasifik okyanuslarını karalar üzerinden birleştirerek Avrasya bölgesini köprü gibi kullanırlarken , benzeri bir girişimi Türkiye’de Osmanlı döneminden gelme bir yapılanma ile İstanbul üzerinden başarmaya çalışmaktadır . Avrasya kıtası kuzey ve güney olarak ayrılırken Rus Avrasyacılığı bağımsız bir akım olarak çıkarak Türk Avrasyacılığına rakip bir konuma sürüklenmiştir .Rus Çarlığı döneminden gelme bütün kuzey Asya bölgesine sahip çıkma eğilimi , Rusya’nın Avrasya stratejisini de yönlendirerek ortaya emperyal bir planın çıkmasına giden yolu açmıştır . Ruslar , Hazar Türklerinden devraldıkları bugünkü ülkelerinde ayakta kalabilmek ve devlet birikimlerini Asya kıtasının her bölgesinde bir hegemonyaya dönüştürebilmek için açıkca Rus Avrasyacılığı yapmaktadırlar . Rus Avrasyacılığı Rusya’nın merkezinde yer aldığı ve Rus devletinin çıkarları doğrultusunda bu bölgenin bütün Türk ve Müslüman halkların Rusların kontrolu altına girdiği bir düzeni ifade etmektedir . Rus Avrasyacılığı ,kıtanın geleceği için Türk ve Çin düşmanlığına dayanmakta , Ruslar Avrasya kıtasının kendi denetimleri altına tam olarak girebilmesi için Türkiye’ye karşı İran’ı ve Çin’e karşı da Japonya’yı Avrasya işbirliğine davet etmektedir . Avrasya’daki Türk çoğunluğunun Türkiye’nin denetimine kaymasını önleyebilmek üzere İran ‘ı kendisine partner seçen Rusya , Avrasya kıtasının yanında bir büyük güç olarak emperyalizme yönelmek üzere harekete geçen Çin’i durdurmak ya da önünü kesebilmek için Japonya’yı doğal ortak olarak ilan etmiştir . Sarı ırkın mensubu olan Japonya ile Çin’i Avrasya kıtasında Rusya karşı karşıya getirirken ,tıpkı Türkiye’ye yaptığı gibi Çin’i de karşısına almakta ve bir Avrasya rekabeti ortamında Çin’in yanıbaşındaki Avrasya kıtasına emperyal bir güç olarak uzanmasını önleyebilmek üzere Avrasya’nın çok uzağında bir ada ülkesi olan küçük ülke Japonya’yı doğal partner olarak seçerek Avrasya kıtası üzerinde ciddi bir emperyal oyuna kalkışmaktadır .

Rusya tıpkı Türkiye gibi hem Avrupa hem de Asya ülkesi olduğu için , bu iki yönlü kimliği ile bölünmüş bir siyasal yapıyı temsil etmekte ve bu bölünmüşlüğünü aşabilmek üzere de Avrasya imparatorluğuna yeniden soyunmaktadır . Rus Çarlığı döneminde çok az olannüfus yapıları karşısında son derece rahat hareket eden Rusya , daha sonraki Sovyetler Birliği döneminde gene Avrasya kıtasının patronu gibi hareket ederek , bu büyük coğrafyanın Türk ve Müslüman asıllı halklarını baskı ve esaret altında tutmuştur . Rus ayısı imajı tarihten gelen bir görüntü olarak , Türk dünyasında haklı bir tehdit olarak algılanmış ve Rusların Türkler ile Müslüman halkların yaşadığı ülkelere yönelik saldırıları , tıpkı bir ayının her yeri ve her şeyi ezerek geçmesi gibi gerçekleştiği için Rus imajı ayının hayvansallığı ile açıklanmağa çalışılmıştır . Yüzyıllarca küçük bir nüfus ile büyük coğrafyaları hegemonyası altına almayı başaran Rus devleti Avrupa’nın ve Asya’nın kuzey bölgelerini işgal ederken , orta Asya ve Kafkasya gibi Avrasya’nın önde gelen merkezlerini de sürekli saldırılar sonucunda ele geçirerek buraları uzun süre askeri işgal altında tutmuştur . Avrasya Türk dünyasının bir parçası olan Türkiye Cumhuriyeti Rus emperyalizminin bu uzun süreli emperyalizmi ve gaddar yönetimi karşısında ,bölgenin diğer Türk devletleri ve komşuları ile bir araya gelerek beraberce hareket etmek durumunda kalmıştır . Rusların özellikle sınırları içerisinde yaşayan Türk ve Müslüman topluluklara karşı uyguladığı baskı ve şiddet politikaları ile vahşilik kokan saldırı ve işgalleri , Türk ve müslüman toplulukları Rus emperyalizmine karşı uyarmıştır . Hazar ve Altın ordu gibi iki büyük Türk imparatorluğunu yıkan , sonraki dönemlerde de Türk hakanlıklarını ezip geçerek kendisine sömürge olarak bağlayan Rusların Avrasya stratejisinin, hiçbir biçimde Türkleri ve Müslümanları bir Avrasya ortağı olarak görmediğini ve bu halkları sürekli olarak ezip geçerek , ya da haksız saldırı ve işgal girişimleri ile köle durumuna sürüklediğini tarihsel süreçte yaşanan olaylar açıkca gözler önüne sermiştir . Özellikle , Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını tanıdığı Çeçenistan Cumhuriyetini sonradan ezip geçerek üç yüz bin insanı bu ülkede katletmesi ,Ruslyar ile Türklerin ya da Müslüman halkların ciddi bir Avrasya yapılanması stratejisi içinde hiçbir zaman işbirliği yapamıyacaklarını açıkca göstermiştir .

Rusya gibi Çin ‘de Avrasya’nın yanı başında yer alan ve Asya’nın doğu gücü olarak kıtanın ortalarına doğru açıldığında ,Avrasya kıtasını işgale yönelen bir büyük emperyal devlettir . Çin tarihin de gösterdiği gibi bütün Asya kıtasını hegemonyası altına almak istediği noktada Avrasya bölgesinin Türklerini kendisine rakip görmüş ve bu toplulukları ezip geçerek ya da yok ederek Avrasya’nın egemeni olmayı milli bir jeopolitik strateji olarak hedeflemiştir . Rusya’nın kendisine karşı Japonya’yı doğal müttefik olarak görmesi nedeniyle Çin , baş düşmanı Hindistan’ı pasifize edebilmek üzere İran ve Pakistan’ı doğal bir ortaklar olarak seçmiş ve Afganistan üzerinden bu iki büyük ülke ile bir dostluk çizgisi geliştirebilmek üzere harekete geçtiği aşamada Amerika Birleşik Devletleri ,Taliban adı altında bir terör örgütü kurdurarak bu örgüt ile göstermelik bir savaşa kalkışarak Afganistan’a Çin’in girmesini ve bu ülke üzerinden Çin’in Pakistan ve İran ile işbirliğine yönelmesini önlemeğe çalışmıştır .İkinci dünya savaşı sonrasında Çin’in Doğu Türkistan’a girerek Uygur bölgesini işgal etmesi ve uzun süre Uygur Türklerine baskı ve şiddet uygulaması ,Çin’in de tıpkı Rusya ve ABD gibi emperyal bir ülke olduğunu açıkca ortaya koymuş ve Avrasya bölgesinde yer alan bütün Türk ve Müslüman topluluklar Rus emperyalizmine karşı çıktıkları gibi Çin’in emperyal maceralarına karşı da direnmişlerdir . Sovyetler Birliğinin yıkılması ve yeni dünya düzeni arayışı içine girilmesi aşamasında Avrasya bölgesi kendi özgür geleceğini ararken ve bu bölgenin Türk ve Müslüman asıllı halkları bir büyük Avrasya kucaklaşmasına yönelirken ,Rusya gibi Çin ‘de Asyalı bir emperyal güç olarak Avrasya ülkelerini tıpkı Uygur bölgesinde olduğu gibi emperyal macera ve saldırı ,işgal senaryoları ile tehdit etmektedir . Uygur bölgesinin nüfusunun değiştirilmesi ve bu topraklardaki değerli madenlere Çin tarafından el konulması da Çin’i de tıpkı ABD ve Rusya gibi emperyal güçler sınıfına dahil etmektedir . Asya’nın üçüncü büyük ülkesi olarak eski İngiliz sömürgesi olan Hindistan son dönemde öne çıkmaktadır . İkinci dünya savaşı sonrasında bağımsız olan Hindistan ‘da tıpkı Çin ve Rusya gibi Asya kıtasının yeni büyük gücü olarak devreye girerken bir Hint emperyalizmi olgusunu , ağababaları olan İngilizlerden öğrendikleri emperyal metotlar ile devreye sokmağa çalışmaktadırlar . Hindistan’ın Pakistan ve Bangledeş üzerinde sürdürdüğü baskı politikalarına ek olarak yarım yüzyıldır sürdürdüğü haksız Keşmir işgali de çok ciddi bir emperyal olgu olarak Hindistan’ı da emperyalistler arasına sokmaktadır . Müslüman nüfusu ile Pakistan’ın bir parçası olan Keşmir’in uzun süren Hint işgali altında kalması ,bölgedeki diğer Müslüman ülkeleri rahatsız etmekte ve bütün Avrasya ülkeleri için üçüncü bir Asyalı tehdit olarak Hint emperyalizminin Avrasya bölgesine yönelebileceğini açıkca göstermektedir . İngilizler’den önce Babür Şah İmparatorluğu çatısı altında uzun süre Türk yönetimi altında kalan Hindistan , yeni dönemde emperyalizme yönelirken , kendisini eskiden yönetmiş olan Türk dünyasının Avrasya’daki varlığını açıktan tehdit etmektedir . Son zamanlarda Hindistan’ın İsrail ile ilişkilerini geliştirmesi ve denizden petrol boru hattı ile iki ülkenin birbirine bağlanması projesi ile beraber , İsrail’in İslam dünyasına karşı kullanacağı büyük ordu ihtiyacının karşılanmasında Hindistan’ın devreye girdiğinin anlaşılması da bu büyük ülkeyi Avrasya bölgesinde yaşamakta olan Türk ve Müslüman ülkeler için ciddi bir emperyal ve askeri tehdit olarak gündeme getirmektedir . Dünyanın geleceğini belirleyecek bağımsız Avrasya yapılanmasının önündeki üçüncü büyük tehdidin Hint emperyalizmi olduğu artık açıkca kabül edilmek durumundadır . Hindistan tıpkı Keşmir’i işgal ettiği gibi bir gece ansızın eski bölgesi olan Pakistan’ı da işgal edebilir ve bu ülke üzerinden Avrasya hegemonyası macerasına kalkışabilir .

Batı dünyasından ABD,İngiltere ve İsrail üçlüsü ortaklığı olarak Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm işbirliği ile beraber , Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa Birliği emperyalizmi de Avrasya kıtasını açıkca tehdit etmektedir . Batıdan gelen emperyal tehditlere doğudan gelen üç büyük Asya emperyalizmi tehdidi de,önümüzdeki dönemde yaşanacak olan Avrasya sürecinin pek de barış içerisinde geçmeyeceğini göstermektedir . Türkiye merkezi coğrafyadaki bir ülke olarak Avrasya kıtasına yönelen bütün bu emperyal tehlike ve tehditleri sürekli olarak izlemeli ve yeni gelişmeleri dikkate alarak , kendisi merkezli Avrasya stratejisini yenileyerek yoluna devam edebilmelidir . Asya minör adı verilen bir yarımada ülkesi olmak Türkiye’nin çıkmazı olmamalı ama ,Avrasya bölgesinin merkezinde yer alan bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti ,kendisini Avrasya’da majör güç haline getirecek büyük stratejilere yönelebilmelidir . Asya Minör’den Avrasya majöre geçişi Türk devleti becerebilmeli , Türk ulusu da Avrasya’nın nüfus çoğunluğunu meydana getiren Türk devletleri ve toplulukları ile işbirliğini geliştirerek bir büyük Avrasya yapılanmasını Türk dünyası üzerinden ve Türk kimliği ile başarabilmelidir . Batının önde gelen devletleri ve hükümetleri de bu durumu dikkate alarak , artık Türkiye’yi Avrasya bölgesinde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı bir yana bırakarak , doğunun önde gelen üç büyük emperyal gücü olan Çin,Rusya ve Hindistan’a karşı Avrasya bölgesinin Türkiye merkezli ve Türk kimlikli oluşumuna destek verebilmelidirler . Batılı güçler Türkiye’yi kullanmadan Avrasya’da kendi hegemonya düzenlerini kuramıyacaklarını görmeli ama bu aşamadan sonra da Türkiye’yi eskisi gibi kullanamıyacaklarını da iyi anlamalıdırlar . Uzaktan gelerek Avrasya’ya egemen olamıyacak batılı güçler , Türkiye merkezli bir Avrasya yapılanmasını doğulu güçlerin emperyalizmine karşı dolaylı yollardan destekleyebilirlerse o zaman , Orta Doğu üzerinden Kafkasya’ya doğru ilerlemekte olan üçüncü dünya savaşının yolunu kesebileceklerdir . Türkiye’nin bölgedeki komşuları ve Orta Asya’daki Türk devletleriyle ortaklıklar kurarak sağlayacağı bir Avrasya açılımı , hem üçüncü dünya savaşının önünü kesebilecek , hem de Türk ve Müslüman nüfusların etkinliğinde bir Avrasya yapılanmasını ortaya çıkararak , Osmanlı İmparatorluğu ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğu alanının doldurulmasını sağlayarak , çok kutuplu yeni dünya düzeninde emperyal güçlerin Avrasya bölgesine sürekli olarak saldırmalarını ya da bu bölgede sıcak çatışmalara girmelerini önleyerek dünya barışına katkıda bulunabilecektir . Böylesine bir sonucun alınabilmesi için ,Türkiye’nin Asya minörden harekete geçerek Avrasya Majöre ulaşma doğrultusunda bağımsız ve ulusal bir Avrasya stratejisini bir an önce uygulamaya koyması gerekmektedir .
NOT; Daha geniş bilgi için şu kitaplarıma bakılabilir ;
I-Atatürk ve Avrasya – Anıl Çeçen ,Cumhuriyet yayınları ,İstanbul I995
2-Türkiye ve Avrasya –Anıl Çeçen ,Fark Yayınları , Ankara 2006
3-Türkiye’nin B Planı –Anıl Çeçen ,Kilit yayınları ,Ankara 2011

1 Eylül 2018 Cumartesi

TRT-ŞEŞ, (KÜRTÇE YAYIN) TÜRKİYE "ŞAŞ Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (ANKARA KALESİ-12 Ankara, 06 Şubat 2009) -Türkiye Cumhuriyeti anayasasına aykırı bir biçimde böylesine bir girişimde bulunulması , devletin idari organizması içinde yer alan bir kamu kuruluşu açısından hukuka aykırı bir durum yaratmaktadır.

ANKARA KALESİ-12

"TRT-ŞEŞ, TÜRKİYE ŞAŞ"
TRT'DE KÜRTÇE (TV YAYINI) BAŞLADI
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 06 Şubat 2009


Türkiye Cumhuriyeti devletinin kamu yayıncılığı yapmak üzere kurmuş olduğu Türkiye Radyo ve Televizyon kurumu geçen ay içinde kürtçe alt kimlik dilinde yayınlara başlayarak , Türkiye’de yeni bir alanda ilk adımı attı. Türkiye Cumhuriyeti anayasasına aykırı bir biçimde böylesine bir girişimde bulunulması , devletin idari organizması içinde yer alan bir kamu kuruluşu açısından hukuka aykırı bir durum yaratmaktadır . Türk anayasasının değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk üç maddesi içinde yer alan Türkiye devletinin dili türkçe’dir ilkesi devam ettiği sürece ,hiç bir devlet ya da kamu kurumu ulus devletin tek resmi dili olan Türkçe’den başka hiç bir dilde resmen yayın yapamaz . Devletin birliği ve bütünlüğü ,üniter siyasal yapısı , ulus devlet karakteri açıkca devlet ve kamu kurumlarının Türkiye Cumhuriyetinin çatısı altında resmi dil olarak yalnızca Türkçe’nin kullanılmasını zorunlu kılmaktadır . Bu ana ilkenin dışına çıkmak , devletin yapısına ters düşeceği gibi ayrıca da anayasanın değişmez maddelerine açıkca ters düştüğü içindir ki , aynı zamanda bir anayasal suçun doğmasına giden yolu açmaktadır . Bir hukuk devleti olan Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesiyle beraber anayasanın üstünlüğü de ana ilke olarak kabül edildiği için huhu devletinin daha fazla zedelenmemesi için böylesine anayasaya aykırı düşen bir durumun acilen ortadan kaldırılması gerekmektedir .

Küreselleşme ,Avrupa Birliği ve Büyük Orta Doğu projeleri doğrultusunda sürekli olarak dış baskı ve yönlendirmeler karşısında kalan Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk ulusu şaşkına dönmüş adeta sürekli tokat yiyen bir çocuk gibi giderek aptallaşmıştır . Türk kamuoyunu işgal eden mandacı ve işbirlikçi basın ve medya korosu , sürekli olarak dışarıdan aldıkları komutlar doğrultusunda hareket ederek , Türkiye’yi bir yerlere sürüklemek ve patronlarının istediklerini yaptırarak dış planlara alet etmek için her türlü girişimi gündeme getirmektedirler . Dolar ve Euro üzerinden yemlenen bu batı emperyalizminin Truva atı konumundaki maşa kadroları , Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını ve yoluna devam etmesini tehlikeye sürükleyebilecek bir çok tehdidi dış baskılarla Türk devletine kabül ettirebilmektedirler . Bu doğrultuda bir çok hukukçu ,bilim adamı ve uzman da gene dışarıdan beslenerek kullanılmakta ve son olayda oldruğu gibi açıkca anayasaya ters düşen durumların ortaya çıkmasına neden olunmaktadır . Türkiye Cumhuriyetini yönetmekte olan bugünkü kadrolar böylesine bir dış tehdit karşısında son derece zor bir konuma düşmekteler ve kendilerini işbaşyına getiren dış desteklere boyun eğerek , açıkca Türk anayasasına ters düşen adımların atılmasına aracı olmaktan kurtulamamaktadırlar . Bir kamu kurumu olan TRT’nin Türkçeden başka bir dilde yayın yapması gibi anayşasaya aykırı bir durum ciddi bir şaşkınlığın sonucunda ortaya çıkabilmektedir . Açıkca TRT-ŞEŞ, Türkiye’nin şaşması ve şaşkınlığa sürüklenmesi sonucunda ortaya çıkmış bir garip girişimdir .

Hukukçu olduğunu söyleyen ve bazı uzman geçinen kişiler neoliberal ve cemaatçı yayın organlarında sayfalarca makaleler döktürerek , açıkca anayasaya aykırı olan bu girişimi desteklemekte ve savunmaktadırlar . Hukuk fakültelerinden aldıkları diplomanın hakkını vermenin ötesine giderek hukukçudan daha çok bir siyasetçi gibi davranmaktalar ve ,batı emperyalizminin Türkiye’yi dönüştürme programlarında Truva atı olarak işbirlikçi bir çizgide hareket ederek , Türkiye’de hukuk devletine ciddi ölçülerde zarar vermektedirler .Hukukçuluğu bırakarak açıkca siyasete soyunan bu kadroların , emperyal merkezlerden aldıkları maddi destekler doğrultusunda parayı verenin düdüğü çalabileceği ni göstermeleri Türkiyenin geleceği açısından ciddi ölçüde tehdit yaratmaktadır . Devletin kamu yayın organının amacı ve misyonu dışına çıkarak başka bir plana alet edilmesi de kamu yapılanması içinde son derece olumsuz bir örneğin doğmasına yolaçmıştır . TRT’nin Türkçe’den başka bir alt dilde yayın yapması , Türk devletinin hem ulusal hem de üniter yapısına açıkca ters düşmektedir . Bu girişimle devletin üniter ve ulusal karakteri açıkca tehdit edilmektedir . Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş ilkelerine ve anayasal yapısına açıkca ters düşen bu durum önlenemezse , gelecekte bu olumsuz örnekten hareket edecek yeni girişimler gündeme gelebilir ve tümüyle ulusal ve üniter Türk devletinin ortadan kalkmasına neden olabilir . Hukuk açısından yanlış bir emsal yaratılmaktadır ,bu nedenle yanlış atılan bu adımdan devletin güvenliği için hemen geri dönülmelidir .

Çok yanlış bir biçimde Türkiye’deki alt kimlik dilleri ile yabancı diller birbirine karıştırılmaktadır . İngilizce,Fransızca ya da Arapça gibi yabancı ülkelerin dillerinde , TRT dışa dönük yayın yapabilir ama , Türk toplumu içinde yaşamakta olan alt kültür topluluklarının dillerini esas alan yayınları TRT bir kamu kurumu olarak yapamaz . Nitekim , TRT’nin dış yayınlar bölümü yıllardır , dünyanın her köşesine ulaşacak doğrultuda Türkçe’den başka yabancı dillerde ve de Türk toplumlarının yaşadığı ülkelerdeki Türrkçenin çeşitli lehçelerinde son derece başarıyla etkin bir biçimde yayınları Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda yapmaktadır . Dış yayınlar servisinin yabancı dillerle dünyaya dönük yaptığı yayınlar Türkiye’yi dış dünyaya açmaktadır . Türk ülkelerine dönük olarak Türkçenin çeşitli lehçelerinde yapılmakta olan yayınlar da Türkiye ile Türk toplulukları arasında köprü kurmakta ve zaman içerisinde yakınlaşma sağlamaktadır . Bu tür yayınlardan Türkiye Cumhuriyeti ulusal çıkarları doğrultusunda şimdiye kadar fazlasıyla yararlanmıştır . Bu açıdan TRT’nin yabancı diller ve Tütrkçe lehçelerinde yayın yapması açıkca kamu yararına ilkesine uygun düşmektedir . Bu tür yayınlar Türkiye için şimdiye kadar hiç bir biçimde tehdit olşturmamıştır .

Ne var ki , Türkiye’de yaşamakta olan alt kültür ve etnik gruplarının dillerini yabancı dillerden ayırmak gerekir . Türkçeden başka dillerde yayın yapmak diyerek her ikisini aynı kefeye koymak , Türkiye’yi bölecek yolu açmak anlamına gelmektedir . Yabancı diller ile , Türkiye’de yaşamakta olan etnik grupların alt dillerini karıştırmamak ya da aynı grupta toplamamak gerekmektedir . Türkçe’den başka diller diyerek alt kimliklerin dillerini yabancı diller ya da Türkçe lehçeleri gibi devletin kamu yayın organında yayınlatmak ,ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozacağı gibi açıkca anayasaya da aykırı düşmektedir . Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan değişmez ilkeler doğrultusunda devletimizin ulusal ve üniter yapısına karşı mücadele eden emperyalist merkezler açıkca alt kültürleri hortlatarak bölücülüğü kışkırtmaktalar ve bu doğrultuda da alt kültürlerin dillerinin kamu organlarında kullanılmasını sağlamağa çalışmaktadırlar . Bu açıdan TRT-ŞEŞ açıkca Türkiye’nin şaşmasına ve şaşkınlığa sürüklenmesine neden olmuştur . Hiç bir zaman Türkiye’yi bugünkü yapısı ile içine almayacak olan Avrupa Birliğinin istekleri doğrultusunda Türk ülkesinin Sevr haritasındaki gibi eyaletlere bölünmesinin önünü açacak olan alt kültürlerin dillerinde yayın yapılmasını , Türkiye’nin üniter yapısını koruyabilme doğrultusunda başta TRT olmak üzere bütün kamu kurumlarında önlemek gerekmektedir .Bir ulusal ve üniter devletin kamu kurumunda toplumu birleştirici tek ulusal dil olarak ulusun dili resmen kullanılabilir .

Alt kimlik dilleri alt kültürlerin yaşatılması doğrultusunda bazı özel kuruluşlar aracılığı ile yaşatılabilir . Özel vakıf,dernek ya da şirketler aracılığı ile açılacak kültür ya da yayın kuruluşlarında bu doğrultuda eğitim ve kültür çalışmaları yapılabilir , ya da batı ülkelerinde görüldüğü üzere özel yayın kuruluşlarının devlet kuramamış olan etnik toplulukların dillerinde yayın çalışmaları yapabilmelerine devletin denetimi ve kontrolu altında izin verilebilir . Kültürel zenginliğin korunması adına , bir devletin ulusal ve üniter yapısı tehlikeye atılamaz . Başta Avrupa ülkelerinde olduğu gibi diğer gelişmiş ülkerde kültürel zenginliklerin korunması için özel çaba ve girişimler desteklenebilir .Bir ulus devlete ve üniter yapıya zarar vermeyecek doğrultuda devletin denetimi altında kültürel farklılıkların birer zenginlik olarak devam etmesi sağlanabilir . Unutulmamalıdır ki , Kürtçe yayınlar devam ettiği sürece sırada Lazca,Çerkezce,Boşnakça,Arnavutça Tatarca,,Gürcüce,Rumca,ve Ermenice gibi Türkiye’de yaşamakta olan diğer alt grupların dillerine sıra gelecektir . Anayasal eşitlik ilkesi doğrultusunda bütün alt dillere kamu yayın organlarında izin verilirse , Türkiye bir kültürel kaosa ve zaman içerisinde dağılmağa doğru sürüklenecektir . Kendini bilen hiç bir devletin kabül etmeyeceği böylesine olumsuz bir duruma Türk devleti de izin vermeyecektir . Devletin kamu kurumlarında bölücülüğe yolaçacak alt dillerde yayın yapılamaz ,ancak kültürel zenginliklerin korunması doğrultusunda özel kuruluşlarda devletin resmi organlarının denetimi altında bazı yayın çalışmalarına hoşgörü gösterilebilir .Türkiye Cumhuriyeti bu sorunu diğer modern devletlerde olduğu gibi bu yollardan çözebilecektir . Belirli bölgesel planlar için Türkiye’yi zorla dönüştürmeğe çalışan bazı emperyalist girişimlere artık izin verilmemelidir .Türk devleti kendi içinde yaşamakta olan alt kültürlere ve etnik topluluklara şimdiye kadar gösterdiği gibi gelecekte de hoşgörü göstermeğe devam edecektir . Hoşgörülü olmanın bir zayıflık ya da dağılma belirtisi anlamına gelmeyeceğini Türk devletinin kamu makamları ortaya koyabilmelidir . TRT-ŞEŞ’in yarattığı şaşkınlığa bir an önce son verilmelidir . Türk devleti dış baskılarla karşılaşınca şaşkınlık göstermemelidir.

"KIZIL ELMA MI? SARI AYVA MI?" ANIL ÇEÇEN (ANKARA KALESİ-5) Ankara, 27 Eylül 2006 - Ne zaman Türk kamuoyunda ülkemizin ulusal çıkarları gündeme gelse bu kızıl elma korosu hemen Bizans basınında kızıl elma şarkılarına başlıyorlar ve Türkiye’nin kamuoyunda ulusal bir çizginin oluşumunu ellerinden geldiği kadar engellemeye çalışıyor .

ANKARA KALESİ-5

KIZIL ELMA MI?
SARI AYVA MI?

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 27 Eylül 2006


Sovyetler Birliği zamanında kurulan Kızıl Ordu Rus emperyalizminin en büyük gücü olarak görev yaparken, kendisini dünya kamuoyuna sempatik göstermek üzere bir de Kızıl Ordu korosu kurmuştu .Sovyetler Birliği ile beraber Kızıl Ordu da tarihe karıştı ama bu koro hala varlığını sürdürmektedir . Yeni dönemde dünyadaki Rus imajını düzeltmek üzere kullanılan bu koro zaman zaman Türkiye’ye de gelmektedir. Son zamanlarda Kızıl Ordu korosuna benzer bir biçimde bir de Kızıl Elma korosu ortaya çıktı .Ne zaman Türk kamuoyunda ülkemizin ulusal çıkarları gündeme gelse bu kızıl elma korosu hemen Bizans basınında kızıl elma şarkılarına başlıyorlar ve Türkiye’nin kamuoyunda ulusal bir çizginin oluşumunu ellerinden geldiği kadar engellemeye çalışıyor .Batılı ülkelerin emperyal çıkarları doğrultusunda görev yapan bu kızıl elma korosu ,Türkiye’nin ulusal çıkarlarına sahip çıkmasını önlemek için her türlü ulusalcı ve milliyetçi gelişmeye karşı çıkıyor ,bu tür gelişme ya da girişimleri hemen kızıl elmacılıkla suçlayarak Türk halkının gözünden düşürmeğe çabalıyor .Emperyalizmin Truva atı görevini üstlenmiş olan kızıl elma korosu kendilerine verilmiş olan psikolojik savaş misyonu doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti ile Türk milletinin ulusal çıkarlarının önünün kesilmesi doğrultusunda her türlü girişimi ellerindeki medya silahı ile yerine getirmeğe çalışıyor.Bu yüzden Türk milleti Kızıl ordu korosunun yanı sıra şimdilerde bir de kızıl elma korosu ile uğraşmak zorunda kalmaktadır .

Türk milletinin var oluş tarihi açısından son derece kutsal bir kavram olan kızıl elma ,günümüzde emperyalizmin psikolojik savaş kavramı olarak kullanılmakta ve Türk milletinin bütünüyle küresel emperyalizme teslim olması için milliyetçi ve ulusalcı çevrelere karşı suçlayıcı bir silah olarak kullanılmaktadır.Küresel emperyalizm Türkiye Cumhuriyetini yok edecek bölgesel planlarla ülkemize yönelik saldırılarını artırdıkça , Türk milletinin bağımsız devlet kurmasını sağlayan Kuvayı Milliye akımı yeniden gündeme gelmekte ve Türkiye’nin ulusal çıkarları milliyetçi ve ulusal çevrelerce bu doğrultuda korunmakta ve savunulmaktadır .Böylesine bir ulusal savunmadan rahatsız olan ve ülkede var olan ulusal savunma refleksinin gündeme gelmesini istemeyen emperyalizmin işbirlikçisi mandacı çevreler yazı yazma ve konuşma olanağına sahip oldukları Bizans medyası aracılığı ile hem Türkiye’ye saldırılarına devam etmekteler hem de ulusal savunma refleksini kullanan Kuvayı Milliyecilere Kızıl elma suçlamasını yapmaktadırlar .Aslında Kuvayı Milliye anlayışı ile Kızıl Elmacılığın farklı kavramlar olduğunu bilmelerine rağmen emperyalist çıkarlar ve kendilerinin işbirlikçi tutumları nedeniyle bu iki farklı kavramı kasıtlı olarak karıştırmaktalar ve böylece halk kitleleri arasında ulusalcılığın yükselmesini önlemek istemektedirler .Emperyalist merkezler tarafından detayları hazırlanmış bir psikolojik savaş doğrultusunda , Kuvayı Milliyeciliği Kızıl Elmacılık gibi göstererek , Türk ulusunun bütün fertleri ile yeni bir Kuvayı Milliye mücadelesine kalkışmasının önü kesilmek istenmekte ,Türkiye Büyük Orta Doğu ,Büyük Avrupa ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda yönlendirilmeğe çalışılmaktadır .

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Büyük önder Atatürk ,Türkiye Büyük Millet Meclisini açarken yapmış olduğu konuşmada kesinlikle Panturanizm ve Panislamizm politikalarına karşı olduklarını ,yalnızca Misakı Milli sınırlarını koruyacaklarını ve bu sınırlar içerisinde bağımsız bir devlet kuracaklarını,milli sınırlar dışında Osmanlı İmparatorluğu gibi hiçbir emperyal amaç ya da macera aramayacaklarını ,yurtta ve dünyada barışı savunacaklarını açık bir dille ifade etmiştir .Bu doğrultuda gerçekleşen Kuvayı Milliye mücadelesi batı ülkelerinin emperyalist ordularını vatan topraklarından kovarak Türk milletinin bağımsızlığına dayanan Türkiye Cumhuriyetini ilan etmiştir . Tam bağımsız Türk devleti bir Kuvayı Milliye mücadelesi ile başarılmıştır . Yeni bir yüzyıla girerken artan emperyalist saldırılara karşı bu devlet yeni bir Kuvayı Milliye mücadelesi ile korunacaktır .Günümüzün Türk toplumunu oluşturan büyük çoğunluk böylesine bir ikinci Kuvayı Milliye mücadelesinin zorunluluğunun farkında ve bilincindedir . O nedenle Türkiye’nin her bölgesinde vatanı ve cumhuriyeti korumak için tıpkı I9I9 larda olduğu gibi Kuvayı Milliye örgütlenmeleri gerçekleştirilmektedir .Bu doğrultuda arayışlar giderek artmakta ve bir milletin yeniden uyandığının göstergesi olarak kamuoyuna yansımaktadır .Emperyalistlerle işbirliği yapan mandacı çevreler bu durumdan çok rahatsız oldukları için Türk milletinin ulusal direnişini Kızıl Elmacılık ile suçlayarak kamuoyu önündeki yükselişi kırmak istemektedirler . Kuvayı Milliye mücadelesi ile Kızıl elmacılık arasında hiçbir bağlantı bulunmamasına rağmen teslimiyetçi mandacılık doğrultusunda milli ve ulusal duruş mahkum edilmek istenmektedir .

Kızıl Elmacılık ,Türkiye Cumhuriyetini kuran Kuvayı Milliye mücadelesi öncesinde ortaya çıkmış bir idealizmdir .Rus ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılma döneminde dünyanın jeopolitik merkezi olan Avrasya kıtasını ele geçirmek isteyen Panturanistlerin ideali Kızıl Elma kavramı ile ifade edilmiştir .Budapeşte’den Pekin’e kadar olan Avrasya bölgesinin nüfus çoğunluğunun Turani kavimlerden gelmesi nedeniyle ,Avrupa kökenli milliyetçilik bu bölgeye Turancılık olarak yansımış ve idealini de Kızıl elma simgesi ile ifade etmiştir .Bu nedenle Kızıl Elma kavramının bir Avrasya hegemonyasını anlamlandırdığı söylenebilir . Böylesine emperyal içerikli bir kavramın Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık ve egemenliğinin savunulmasını amaçlayan Kuvayı Milliye mücadelesi ile hiçbir ilgisi yoktur .Hal böyle olmasına rağmen Kızıl Elma korosunun Kuvayı Milliyenin önünü kesmek için kavram saptırmasına devam ettiği görülmektedir .Eğer bu ülkede Kuvayı Milliyecilik kızıl elmacılıkla suçlanacaksa o zaman emperyalizmle işbirlikçi mandacılık da sarı ayvacılıkla suçlanacaktır . Sarı rengi eskiden beri patronlara teslim olmuş işbirlikçi sendikacılığı ifade etmek için kullanılmıştır . Patronlara teslim olan sendikalar nasıl sarı sendikalar ise , emperyalist patronlara teslim ol an mandacılar da o kadar sarı işbirlikçidir .Bir anlamda ayvayı yemişlerdir .Teslim oldukları için hapı yutmuşlardır .Bu nedenle işbirlikçi mandacılara sarı ayvacılar adı verilebilir .Onlar sarı sarı liralara kendilerini satmışlar ,sararıp solmuşlar ve ayvayı yemişlerdir .Şimdi daha kötü bir anlamda ,teslimiyetçiliği Türk milletini kabul ettirebilmek için sarı ayvacılığa devam etmektedirler .Kendilerinin sarı ayvacılığı belli olmasın diye Kızıl Elma korusu olarak bağırıp çağırmakta ve gerçek vatansever Türklerin öncülüğündeki Kuvayı Milliyeciliği Kızıl Elmacılıkla suçlamağa devam etmektedirler. Artık Kuvayı Milliyeciler de mandacı işbirlikçilere karşı sarı ayvacılık suçlamasını yapma hakkına sahip olacaklardır .Kuvayı Milliyecilik Kızıl Elmacılık değildir ama işbirlikçi mandacılık düpedüz sarı ayvacılıktır .Sarı ayvacılar kendilerini sattıkları gibi bu ülkenin ve Türk vatanının satılmasını sağlayamıyacaklardır çünkü Kuvayı Milliyeciler buna izin vermeyeceklerdir . Yeniden Kuvayı Milliye başlamıştır ve birincisinde olduğu gibi ikincisinde de amacına ulaşacaktır. Hiçbir sarı ayvacı böylesine kutsal bir mücadelenin önüne geçemez .

"YENİ CENTO" (ESKİ BAĞDAT PAKTI) "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (Ankara Kalesi No: 35, 16 Eylül 2009) -Türkiye her geçen gün savaş koşullarına daha fazla sürüklenmektedir. Başdöndürücü bir hızla gelişen olaylar karşısında Türk halkı bazan aptala dönmekte, Türkiye’de her dakika kamuoyunu oluşturan olayların değişmesi nedeniyle neyin ne olduğunun anlaşılması giderek zorlaşmaktadır.

ANKARA KALESİ-35

"YENİ CENTO"
(ESKİ VE KURULUŞ ADI İLE BAĞDAT PAKTI)

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 16 Eylül 2009


Türkiye her geçen gün savaş koşullarına daha fazla sürüklenmektedir. Başdöndürücü bir hızla gelişen olaylar karşısında Türk halkı bazan aptala dönmekte, Türkiye’de her dakika kamuoyunu oluşturan olayların değişmesi nedeniyle neyin ne olduğunun anlaşılması giderek zorlaşmaktadır. Beyaz gibi görünen bir gelişmenin ertesi gün siyah çıkması , kamuoyunda ciddi bir algılama güçlüğü yaratmaktadır. Kamuoyu oluşturan merkezlerin dışarıdan aldıklyarı desteklerle , finansman kaynağı çevrelerin çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri ve parayı verenin düdüğgü çalması gibi sahibinin sesi konumundaki kamuoyu oluşturucuların para efendilerine hizmet etmeleri nedeniyle ortalık daha da karışmakta ve Türk halkının gelişmeleri izlemesi giderek zorlaşmaktadır . Türklerin gerçekleri bilmesini istemeyen emperyal güçler de kamuoyu oluşturan merkezler aracılığı ile ortalığı iyice karıştırarak tam bir kaos yaratabilmenin çabası içerisine girmişlerdir . Yeni bir dünya düzenini kaos ortamından yararlanarak kendi çıkarları doğrultusunda oluşturmayı düşünen derin ve gizli dünya devleti yapılanmaları da hiç boş durmadan olayları ve gelişmeleri kendilerinden yana bir çizgiye çekebilmek üzere daha da karışıklık yaratıcı bir doğrultuda hareket etmektedirler .

Yirmibirinci yüzyılın ilk on yılı dolarken , bütün dünya bir kaos ile beraber hızla üçüncü dünya savaşına sürüklenmektedir . Savaş tanrılarının artık gizlenemiyecek biçimde kılıçları çektiği ve saldırganlığı daha da artırdığı son gelişmelerle iyice gün yüzüne çıkmaktadır . ABD denilen süper gücü yönlendiren tekelci şirketler , silah ve enerji kartelleri ile beraber siyonist lobiler elbirliği ile bütün dünyayı üçüncü bir cihan savaşına doğru götürmektedirler . Bütün devletler bu gidişi görmelerine rağmen savaşı önleyecek derecede yeni bir atılımı gündeme getirememektedirler . Devletleri devredışı bırakan süreç , ekonominin kullanılmasıyla başlamış ve daha sonraları da dinsel ve etnik cemaatlar aracılığı ile hızla bütün dünyaya yayılmıştır . Fütüroloji bilimi ile uğraşan uzmanlar , geleceği görmeğe çalışan kahinler , dinler aracılığı ile insanlığın ve dünyanın geleceğini yorumlayanların hemen hemen büyük çoğunluğu dünyanın hızla bir üçüncü cihan savaşına sürüklendiğini dile getirmekte ve böylesine bir savaşın başlaması halinde nükleer silahların kullanılması önlenemiyeceği için , bir kıyamet senaryosunun insanlığı beklediği açıkca yazılıp söylenmektedir . Yakın gelecek ile ilgili çalışmalar yapan uzmanların çoğunluğu karamsar yorumlar ile kafaları daha da karıştırmakta ve kauoyunda tam bir karamsarlığın öne geçmesine neden olmaktadırlar . Esoterizm bu aşamada alıp başını gitmekte , gizlenen gerçekler ve şifreler üzerine yazılan kitaplar çok satarak bu olumsuz ortamın daha da ağırlaşmasına yol açmaktadırlar . Siyasal olayları iyi bilen merkezler ve toplum kesimleri bu kötü gidişi görmelerine rağmen , savaş lobilerinden çekindikleri için hiç birşey yapamamakta ve seyirci kaldıkları olayların her geçen gün daha da vahim bir aşamaya geldiğini görmektedirler .

Önümüzdeki yılın bir savaş yılı olacağını bazı uzmanlar dile getirmeğe başlamışlardır .Yirmibirinci yüzyılın başlarında yirminci yüzyıldan gelen dünya düzeninin çökmesinden sonra yeni bir düzene insanlık kavuşamadığı için artık çok kutuplu yapılanma giderek genişlemekte ve uluslararası alanda kaotik gelişmeleri desteklemektedir . Sovyet sisteminin çöküşünden bu yana yirmi yıl geçmesine rağmen daha yeni bir dünhya düzeni kurulamamıştır . Ayakta kalan tek süper güç olan ABD’nin savaş lobilerine esir olması ,siyonist çetelerin Amerikan devlet yapısını ele geçirerek bu süper gücü insanlığın aleyhine kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları nedeniyle , Amerika çok ciddi hatalar yapmış ve bundan önceki başkan tarihe bir yüz karası olarak geçmiştir . Karşı kutbun çöktüğü bir aşamada daha iyi ve olumlu politikalar aracılığı ile insanlığı adil ve eşitlikçi yepyeni bir dünya düzenine kavuşturacağına , savaş lobilerine teslim olan Amerika Birleşik Devletleri bu fırsatı kaçırarak yeniden Vietnam savaşı sonrasında olduğu gibi çirkin Amarikalı durumuna düşmüştür . Böylesine olumsuz bir durumun ortaya çıkışında dünya zenginliklerine sahip olmak isteyen tekelci şirketler ile ,siyonist lobilerin kontrolu altındaki enerji ve silah kartelleri birinci derecede etkili olarak üçüncü dünya savaşı sürecini hızlandırmışlardır . Yirmi yıl içerisinde bu nedenle bir çok olumsuz olay yaşanmasına rağmen değişen bir şey olymadan aynı merkezler ve çevreler hem savaş kışkırtıcılığına hem de savaş sürecinin hızlanmasına katkıda bulunmağa devam etmektedirler .Son günlerde hızlanan bu tür gelişmeler bütün dünyanın bir cihan savaşının eşiğine getirildiğini açıkca göstermektedir .

Egemen ve gizli çevrelerin çıkarları doğrultusunda yeni bir dünya düzeninin kurulamıyacağı artık kesin hatlarıyla belli olmuştur . Batı hegemonyasını sürdürmek üzere geliştirilen beş büyük projenin teker teker iflas ettiği iyice anlaşılmıştır . Dıştan ABD gücü ile dayatılan emperyalist küreselleşme iflas etmiş ve tamamen tersi bir durum açıkca ortaya çıkmıştır . ABD merkezli bir batı hegemonyasına dayalı küresel imparatorluk projeleri çökünce , buna tepki olarak altı kutuplu dünya gündeme gelmiştir . Batı da Avrupa Birliği ,Amerika Birleşik Devletleri ve Brezilya önderliğinde bir Latin Birliği öne çıkarken , Rusya , Çin ve Hindistan doğu bölgesinin üç büyük kutup başı olarak dünya sahnesinde boy göstermişlerdir . Fransa,Almanya ve İngiltere’nin eski büyük devlet politikaları yüzünden Avrupa Birliği projesi sarsılırken , Amerikanın üç trilyon dolar yitirdiği Irak savaşı da yenilgi ile sonuçlandığı için ılımlı İslama dayanan Büyük Orta Doğu Projesi de iflas etmiştir . Bu projenin arkasına gizlenen Siyonist Büyük İsrail Projesi ise Filistin bölgesinde iflas ettiği için ,Orta Doğu bölgesinde yaygınlık kazanamamıştır . ABD’nin İsrail’e bu nedenle kilitlenen dış politikası her yönü ile çökmüş ve Amerikan karşıtlığı başta Türkiye olmak üzere bütün dünya ülkelerinde yaygınlık kazanmıştır .Afganistan dağlarında yüzlyerce askerini kaybeden ABD , Çin’in önünü kesmek üzere Afganistan üzerinden başlattığı Avrasya stratejisini de istediği gibi yürütememiş , Çin’e karşı sahte düşman olarak kendi yarattığı Taliban’a karşı bile savaşı yitirme aşamasına gelmiştir . Batı merkezli beş büyük proje böylece suya düşerken , ABD kendini kurtarmanın çabası içerisine girmiş ama savaş lobileri ve siyonistlerin baskıları nedeniyle bunu da başaramamıştır . Çirkin Amerikalı imajını silmek üzere , bir devlet operasyonu ile başkanlığa getirilen yeni zenci başkan bile Amerikan devletini kurtarmak üzere denetim altına alamamıştır . Bundan önceki başkanı savaş yolunda kullanan lobiler seçimlerden sonra geri çekilmemişler devlet içinde ele geçirdikleri mevzileri kullanarak yeni başkanı da eskisi gibi amaçlarına alet etmeğe çalışmışlardır . Bu yüzden dünyanın en büyük ve güçlü devleti konumundaki Amerika Birleşik Devletleri ciddi bir iç kavgaya sürüklenmiştir . Dünya kamuoyundan gizlenmeğe çalışılan bu iç kavgada Amerikan devleti kimliğini ve kişiliğini yitirdiği için , toplumdaki lobilerin çekişmesi yüzünden parçalanma noktasına doüğru hızla gitmektedir . ABD’yi İsrail’in çıkarlarına kilitleyen siyonist lobilere karşı eski dünya devletinin kurucusu olan İngiltere açıkca devreye girerek Amerikan toplumundaki anglosakson ve protestanları siyonistlere karşı örgütlemeğe çalışmaktadır . Koca dev Amerika’da bu yüzden iki küçük ülke olarak İsrail ve İngiltere açıkca iktidar kavgası yapmaktadırlar . Bir Amerikan ulusu oluşmadığı için , bu ülkenin üç yüz milyonluk göçmen nüfusu bu gibi alt kimlikçi kavgalara sahne olmaktadır .

Amerika’da yaşanmakta olan iç kavganın sonucu dünyanın yakın geleceğini belirleyecektir . Küçük İsrail’i büyütmek isteyen siyonist lobiler galip gelirse dünya savaşa sürüklenecek ve İsrail öncülüğünde bir üçüncü dünya savaşı yakın gelecekte gündeme gelecektir . Eski dünya düzenini ve bir dünya devletini kurarak beş yüz yıl dünyayı yönetmiş olan İngiltere Amerika’da galip gelirse o zamlan ABD’nin siyonistlerin kontrolunda yeni bir emperyalist girişimlere ve maceralara alet olmayacağı ortaya çıkacaktır . İngiltere’nin öncülüğünde hareket eden Amerikan ABD Anglosakson ve protestan lobileri siyasal gücü ellerine geçirebilirse o zaman ABD savaş makinası olarak değil ama yeniden bir büyük güç olarak barış düzeninin öncüsü ve kurucusu olarak hareket etmeğe başlayacaktır . Evrensel bir barışa yönelecek ABD hemen diğer kutup merkezlerini yanında görecek , küçücük İsrail’e kilitlenmeyen bir Amerika’yı küresel barış için dünyanın önde gelen bütün büyük devletleri destekleyebileceklerdir . Dünya yönetiminde en fazla deneyime sahip olan İngiltere zaman içerisinde Sarkozy’den kurtulacak Fransa’yı ve Merkel’den kurtulacak Almanyayı ‘da yanında görebilecektir . Macar Yahudisi Sarkozy Fransa’yı İsrail’in çıkarlarına kilitleyerek Avrupa Birliğinden Akdeniz Birliğine kayarken ,Letonya yahudisi Merkel’de Almanya’yı Avrupa Birliğinden uzaklaştırarak Rusya’ya yaklaştırmakta ve böylece bir üçüncü dünya savaşının karşı cephesinin oluşturulmasına katkıda bulunmaktadır . Avrupa Birliğinin tam olarak gerçekleşememesinden İsrail ve siyonist lobiler ile beraber Avrasya’ya girmek için üçüncü dünya savaşı isteyen silah ve enerji kartelleri yararlanmak istemektedirler . Sarkozy ve Merkel izledikleri pholitikalar ile kendi ülkelerine değil ama Avrupa Birliğini dağıtarak dolaylı yoldan savaş lobilerine çalışmaktadırlar . Avrupa Birliğinin bir siyasal güç olamaması , Amerikan savaş makinasını bir robot gibi İsrail ve siyonistlerin kullanmasına yolaçmakta ve üçüncü dünya savaşı riskini tırmandırmaktadır . İnsanlık bu yüzden ciddi bir tehlike altındadır .

Üçüncü dünya savaşı enerji kartellerinin Avrasya’yı ele geçirme hedefi ile , küçük İsrail’in Orta Doğu’yu ele geçirerek Büyük İsrail’i kurma planları yüzünden Asya’da olacaktır . İki dünya savaşı Avrupa’da olduğu için batılılar bu durumdan ders çıkararak bir daha batı sayılan Avrupa topraklarında savaş çıkmasını istememekte ve bu nedenle önlemler almaktadır . İsrail’in Orta Doğu’da genişlemesiyle beraber enerji kartellerinin Orta ve kuzey Asya kaynaklarına el koymaları planları doğrultusunda , üçüncü dünya savaşı Orta Doğu ve Orta Asya alanlarında cereyan edecek gibi görünmektedir . Bu nedenle bütün bölge ülkeleri bir savaş riski ile karşı karşıya bulunmaktadır . Bu durumu önceden gören Rusya ve Çin kendi ülkelerini korumak üzere biraraya gelerek Şangay İşbirliği Antlaşmasını imzalamışlardır . Daha sonra da , batı destekli üçüncü dünya savaşının hedef aldığı Asya ülkelerini bu işbirliği örgütüne üye olarak almışlardır .Hindistan ve İran gibi diğer büyük Asya ülkeleri de daha sonraki aşamada gözlemci üyeler olarak Şangay İşbirliği Örgütüne katılarak , bir Asya kıtası dayanışmasını gerçekleştirmişlerdir .Orta Doğu’da Irak , Orta Asya’da Afganistan üzrinden başlatılan üçüncü dünya savaşının tehdit ettiği bütün bölge ülkelerinin batı saldırganlığına karşı kendilerini güvence altına almak üzere böylesine yakılaşmalara ve paktlmara yöneldikleri göraülmektedir . Devlet aklı açısından drüşünüldüğünde her devletin başvuracağı bu gibi girişimlere ,Rusya ve Çin önderlik yaparak Şangay İşbirliği Örgütü ile , batı saldırganlığının askeri gücü olan Nato’ya karşı bir denge sağlama arayışı içine girmişlerdir . ABD ve İsrail saldırganlığının devam ettiği bu süreç içinde toplanan Şangay Örgütü zirvelerinde askeri manevraların yapılmağa başlanması da ,batı saldırganlığına karşı bir doğu gücünün askeri olarak hazırlandığını açıkca göstermektedir . Asya kıtasının sahipsiz olmadığı , petrol şirketleri ya da enerji kartellerine Hazar ve Sibirya havzalarının kolayca teslim edilmeyeceği ortaya çıkmıştır . Dünyayı sömürmeğe alışmış olan batılı tekellerin kabül edemiyeceği bu durum da bir üçüncü dünya savaşını kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir . ABD içinde siyonistlerin etkin olması Amerikan savaş makinasının Asya’ya saldırmasına giden yolu açmaktadır . Emperyalistlerin bir savunma örgütü olarak kurulan Nato’yu , saldırı örgütüne dönüştürmesi noktasında Şangay örgütü de karşı askeri güç olarak gelişmekte ve üçüncü dünya savaşının karşı cephesini kendiliğinden oluşturmaktadır .

Çin ve Rusya birlikteliğinde Şangay Örgütü ile batı saldırganlığına karşı Asya kıtası korunurken , İsrail saldırganlığına açık bir durumda kalan Orta Doğu’da ciddi bir otorite boşlmuğu olduğu görülmektedir . Bölgenin en küçük ülkesi olan İsrail ,ABD ve siyonist lobilerin desteği ile Orta Doğu’da cirit atarken bütkün bölge ülkeleri Irak gibi parçalanma tehdidi altında kalmaktadır . Özellikle Kürt kartını iyi kullanan İsrail, ABD saldırganlığı desteği ile Irak’ı parçaladıktan sonra ,şimdi de Türkiye’de demokrasiyi kullanarak Türk siyonist lobisi aracılığı ile ikinci Kürdistan’ı Türkiye’nin Güneydoğusunda kurmağa çalışmakta ve bunu da Türk toplumuna demokratik açılım olarak sunmaktadır . Aziz Nesin’in zamanında söylediği gibi Türk halkının çoğunluğunu aptal zanneden gözü dönmüş siyonistler ,üçyüz yıllık bir emperyal projeyi hala demokratik açılım diye dayatmağa devam etmekte , Türklerin artık uyandığını ve gerçekleri görmeğe başladığını bir türlü kabül etmek istememektedirler Eski alışkanlıkları ile her istediklerini Türkiye’ye baskı ile ya da kamuoyunu aldatarak kabül ettiren siyonistlerin ,eskisi gibi davranarak yollarına devam etme girişimlerinde artık zorlandıkları ve amaçlarına ulaşamadıkları görülmektedir . Türkiye’deki muhalefet partilerinin bu bölücü girişime karşı çıkması kadar, Türk halkı da büyük çoğunluğu ile bu gibi girişimleri benimsemediğini açıkca ortaya koymuştur . Girişimi gündeme getiren parti hızla oy kaybederken , karşı çıkan partilerin aynı hızla halk desteğini artırdığı kamuoyu araştırmalarıyla ortaya çıkmıştır . Üçüncü dünya savaşı öncesinde ülkeyşi ve devleti bölecek ya da zayıflatacak bir girişimin siyonist lobilerin baskısı ile , bu aşamadan sonra Türkiyede kabül edilmesinin mümkün olmadığı artık iyice anlaşılmıştır . Demokratik görünümle Türkiye’yi parçalayamayanların iç ve dış savaş riskini artıracak bazı girişimleri emperyal hedefleri için , zorlamaları bu aşamadan sonra sözkonusu olabilecektir . Türkiye’nin terör aracılığı ile bir iç ya da dış savaşa kendi bölgesinde sürüklenmesinin önlenmesi ülke ve dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir .Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün miras olarak bıraktığı yurtta ve dünyada barış ilkesinin kendiliğinden gerçekleşmediği ,bunu sağlamak için gerçekci önlemlerin alınması gerektiği zaman içerisinde anlaşılmıştır . Antiemperyalist bir savaş vererek bağımsız Türkiye cumhuriyetini kurmuş olan Atatürk , ikinci dünya savaşı öncesinde eserini koruyabilmek üzere komşu ülkeler ile bir bölgesel birlik girişimini Sadabat Paktı ile kurarak ,ikinci dünya savaşından hem ülkesini hem de bölgeyi kurtarmıştır . Atatürk’ün bu girişiminden ders almanın zamanı gelmiştir .

İkinci dünya savaşı öncesinde Orta Doğu ‘da oluşturulan Sadabat Paktı savaş sonrasında atıl kalınca bu kez , Bağdat Paktı gündeme gelmişy ve bölge ülkeleri arasında dayanışma düzeni oluşyturulmuştur . Soğuk savaş koşullarında Sovyetler Birliğine karşı batı destekli olarak oluşturulan Bağdat Paktı sonraki aşamada Sovyet destekli bir ihtilal ile yıkılınca , onun yerine Türkiye ve İran işbirliği ile CENTO örgütü kurulmuştur . Atatürk Sadabat Paktına Afganistan’ı danhil ederken , CENTO girişimi de Pakistan’ı üye olarak kabül etmiştir . Dünyanın merkezi sayılan Ornta Doğu’da yer alan merkezi ülkeler arasında bir dayanışma ve güvenlik örgütü olarak gündeme gelen CENTO , sonraki dönemde ABD üzerinden İsrail’in engellemeleri yüzünden beklenen etkiyi sağlayamamış ama Sovyet emperyalizmine karşı Orta Doğu’da bir dayanışma ortamı sağlamıştır . Küreselleşme dönemine geçilmesiyle geride kalan bu örgütlenmenin yerine ekononimk işbirliğini artırmak üzere ECO adını taşıyan yeni bir ittifak devreye sokulmuştur ama bu girişim de beklendiği gibi etkili olamamıştır . Şimdi gelinen aşamada gene eskisi gibi Sadabat paktı,ya da Bağdat paktı veya CENTO gibi ,yeni bir örgütlenmeye Irak savaşı sonrasında Orta Doğu’da ihtiyaç bulunmaktadır . Özellikle ABD’yi esir alan siyonizmin üçüncü dünya savaşı dayatması ve küçük İsrail’in Kürdistan üzerinden Büyük İsrail projesini gerçekleştirmek için sürdürdüğü terör, baskı ve komplolar yüzünden , Orta Doğuda ciddi bir güvenlik açığı bulunmaktadır .Bütün bölge ülkelerini hedef alan bu büyük tehditin önüne geçilmesi ve bölgesel barışın sağlanabilmesi için , yeni bir CENTO örgütünün bütün bölge ülkelerinin katılımıyla kurulması gerekmektedir. Şangay Örgütü asya kıtasını tüm saldırılara karşı korurken ,. Orta Doğu ülkelerinin korunması için de yeni bir CENTO örgütüne şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır . ABD’nin siyonizme teslim olan emperyalist saldırganlığı yüzünden Nato ,üyesi olan Türkiye’yi ve bölge barışını korumayarak , tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda Afganistan üzerinden Asya bölgesinde saldırı örgütü olarak kullanılmaktadır . Türkiye güvenliğini Nato ile sağlayamadığı noktada komşuları ile biraraya gelerek yeni bir CENTO’yu bütün emperyal devletlere karşı bölge barışı için düşünmek zorundadır . Yeni CENTO üyesi olan devletlere saldırı noktasında, komşu ülkelerin biraraya gelerek ortak savunma yapmalarını ve her alanda işbirliğini geliştirerek üye ülkelerin hızla kalkınmalarını sağlayacak bir girişim olacaktır .

Geçen hafta içinde İran’ı ziyaret eden Suriye devlet başkanına İran devletinin başında bulunan en büyük otorite olarak Ali Hamaney , Bağdat Paktı ya da Cento benzeri bir bölgesel dayanışma ve güvenlik işbirliği örgütü kurulması için öneride bulunmuş ve Suriye devlet başkanının bu doğrultuda Türkiye ile Irak’ta çalışmalar yaparak bu iki devleti ikna etmesini istemiştir . Irak’tan sonra batı saldırganlığına hedef olan İran’ın başındaki en büyük otoritenin böylesine bir bölgesel birliği istemesinin temel nedeni , komşu ülkelerin batı saldırganlığına alet olmasını önlemek içindir .İran ve Suriye bir bölgesel birlik arayışına girerken , ABD’de İran’ı ve Rusya’yı hedef alacak füze sistemini Türkiye’ye kurmak istediğini resmen açıklayarak , Türk devletine baskı yapmağa başlamıştır . Üçüncü dünya savaşına giden yolda ,Türkiye batı emperyalizminin bölge üssüne düşürülürken , komşuları ile karşı karşıya getirilmekte ve komşularına yönelecek askeri saldırılarda resmen bir askeri üs olarak kullanılmak istenmektedir .Böylesine bir saldırganlığa Türkiye’nin alet olması düşünülemez . Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk emperyalizme karşı savaşarak Türkleri bağımsız bir devlete kavuşturmuş ve bu doğrultuda hiç bir zaman komşu ülkeler ile karşı karşıya gelmemiştir . Aksine Irak ve Suriye’den gelerek Atatürk’ten yardım isteyen heyetlere , Atatürk gelecekte emperyal saldırılara karşı üç devletin biraraya gelerek bir bölgesel birlik kurabileceğini söylemiş ve daha sonra da ikinci dünya savaşı öncesinde İran ile ortaklık kurarak Sadabat Paktının oluşumunu sağlamıştır . İran ile ortaklık kuran ırak ve Suriye gibi komşularla emperyalizme karşı işbirliğini düşünen Türkiye cumhuriyetinin kurucusu eserini koruyacak dış politikanın temellerini de geçen yüzyılda atmıştır . Terör ve savaş saldırıları bölgesel sorunlar olarak tırmandırılmaktadır . O zaman bu gibi bölge ülkelerini tehdit eden bölgesel sorunlara karşı önlem almanın yolu bir bölgesel dayanışma ve güvenlik ittifakından geçmektedir . Bölgesel sorunlara ülkesel çözüm yetmez mutlaka bölgesel çözüm üretmek gerekir . Atatürk’ün Sadabat paktı ya da daha sonra kurulan CENTO ittifakı üçüncü dünya savaşına gitmekte olan saldırganlığı önleyebilecek tek çözüm olarak görünmektedir . İlk CENTO Sovyetler Birliğine karşı batı destekli olarak kurulmuştu.Şimdi ikincisi batı emperyalizmi ve siyonizme karşı bağımsız bölge ülkelerinin gönüllü katılımları ve destekleriyle oluşturulmalıdır . Türkiye üçüncü dünya savaşının cephe ülkesi olmaktan ancak böylesine bir bölgesel ittifak ile kurtulabilecektir .Nato Türkiye’yi cephe ülkesine dönüştürürken , yeni CENTO merkezi güç oluşturarak , İran ve Türkiye’nin Irak sonrasında savaş alanlarına dönüştürülmesini önleyecektir .