23 Ekim 2018 Salı

ANKARA KALESİ-95 "YENİ BİR ERZURUM KONGRESİ TOPLANMALIDIR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 04.03.2011 // 4 Mart 2011) - Bugüne kadar gündeme gelen bu tür girişimlerin önümüzdeki dönemde daha da artacağı ve seçmen kitlelerini oy verme aşamasında etkileyecek derecede tırmanacağını şimdiden söylemek mümkündür .


ANKARA KALESİ-95      
YENİ BİR ERZURUM KONGRESİ TOPLANMALIDIR 

Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN
Ankara, 04.03.2011

Türkiye son hızla genel seçimlere gidiyor . Üç ay sonra genel seçimlerin sonuçlarına göre, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi yönetecek siyasal iktidar belli olacaktır . Böylesine bir aşamada siyasal partiler seçmen önüne çıkmağa hazırlanmaktalar ve bu doğrultuda programlar ve planlar hazırlayarak ve her gün halkın önüne çıkarak ,seçim kazanmak üzere yeni manevralara hazırlandıkları göze çarpmaktadır . Halk kitlelerini yakından ilgilendiren hemen hemen her konuda başlıca partilerin yeni hazırlıklara girdikleri ve bu doğrultuda genel seçimler öncesinde yeni programları Türk kamuoyuna açıklayarak arkalarındaki halk desteğini artırabilmek üzere harekete geçtikleri anlaşılmaktadır . Siyasal partilerin başlıca hedefi olan iktidara gelmek ancak genel seçimler yolu ile mümkün olabildiğinden , böylesine bir geçitten geçebilmek üzere önde gelen büyük partilerin Türkiye’nin en önemli sorunlarına yeni çözümler üreterek gelecek dönemde Türkiye Cumhuriyetini yönetmeğe talip oldukları ,bu tür girişimlerinden açıkca ortaya çıkmaktadır . Bugüne kadar gündeme gelen bu tür girişimlerin önümüzdeki dönemde daha da artacağı ve seçmen kitlelerini oy verme aşamasında etkileyecek derecede tırmanacağını şimdiden söylemek mümkündür . Seçimlere doğru yeni gazetelerin ve dergilerin çıkması kamuoyundaki tartışmaları tırmandıracağı gibi ,partilerin seçim bildirgeleri ve programları da Türkiye’yi genel seçim atmosferine hazırlayacaktır .

İçinden geçilmekte olan değişim sürecinde Türkiye bir çok konuda zorlanmakta , değişimin dayattığı sorunlar ile geçmişten gelen geleneksel sorunlar bir araya gelerek ,zamanla içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağını Türkiye’yi yönetmeğe talip olan partilerin ve siyasetçilerin önüne çıkmaktadır . Tek tek ele alındığında daha kolay çözüme kavuşturulabilecek bazı sorunların daha genel anlamda ve başka sorunlar ile beraber ele alınması ,ya da bütün boyutları ile masaya yatırılması gibi durumlarda gene içinden çıkılmaz durumlar ile karşılaşmak mümkün olabilmektedir . Bu nedenle hem siyasi partiler hem de siyaset kadroları ciddi boyutlarda zorlanmaktadırlar . Öyle ki , Türkiye Cumhuriyetinin doğrudan doğruya geleceğini etkileyecek derecedeki çok önemli ve yaşamsal sorunlara böylesine bir ortamda çözüm bulmakta Türk toplumu giderek gecikmekte ve bu nedenle de Türkiye’nin sorunları çözümsüz bir doğrultuda sürünüp gitmektedir . Zaman en acımasız hakem olarak bu durumu açıkca ortaya koymakta ne var ki , Türkiye gene de ana sorunlarına çözüm üretebilecek olgunluk aşamasına gelememektedir . Böylesine bir gecikmenin dış konjonktürden gelen nedenleri olduğu gibi ,içeriye yansıyan boyutları ve Türkiye’nin iç dinamiklerinin bir türlü olumlu bir çizgide kesin ve kalıcı çözümler için elverişli bir ortama gelememesi de etkili olmaktadır . Bu doğrultuda çözüme kavuşturulamayan sorunlar giderek karmaşık bir yapıya dönüşmekte ve içinden çıkılmaz bir duruma dönüştüğü aşamada ise ,bazı haklı ya da haksız tepkiler ile karşılaşarak iyice yokuşa gitmektedir .

Son zamanlarda bölücü hareketler ve terör sorunu üzerinden Türkiye’nin gündemindeki bir numaralı sorun olarak duran güneydoğu sorunu ,bir türlü çözüme kavuşamamakta , iyi niyetli çözüm girişimleri bir türlü sonuca ulaşamamakta ,bu arada kötü niyetli siyasal girişimler de engelleyici faktörler olarak devreye girdiği aşamada sorunu çözüme kavuşturmak hedefi iyice uzaklaşarak imkansızlık noktasına gelmektedir .Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasıyla beraber gündeme gelen bu sorun zamanımızda iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiş ve iyi niyetli girişimler giderek sonuçsuz kalınca ,bu kez de kötü niyetli girişimler bu sorunun Türkiye Cumhuriyetine ve komşu devletlere karşı kullanılması gibi bir yeni olumsuz gelişmenin öne çıkmasına neden olmuştur . Sorunu çözemeyen iç ve dış siyasal çevreler bu kez içine girilen çözümsüzlük aşamasında bu kez sorunu birbirlerine karşı çözümsüzlük doğrultusunda kullanmağa başlamışlar ,karşı tarafların çözümlerinin engellenebilmesi için görünüşte yeni adımlar atılmış ve bu adımların sorunu çözmeğe değil tamamen tersine çözümsüzlük istikametine doğru çektiği belirli bir zaman dilimi geçtikten sonra görülmeğe başlanmıştır . Bunun anlaşılması üzerine ,güneydoğu da çözüm bekleyişi içinde olan ilgili çevrelerin umutları tükenmeğe başlamış ve bir anlamda aldırmazlık tutumu bu çevrelerde giderek etkili olmağa başlamıştır . Sorunu barış içinde çözemeyenler savaş ve terör yollarını denemişler ama bu yoldan da bir sonuç elde edememişlerdir . Terör ile Türkiye Cumhuriyetinin yıkılamıyacağı , Irak ya da Yugoslavya’daki gibi bölünemiyeceği artık kesin olarak anlaşılmıştır . Ne var ki , Türk devletinin de bütün gücüne rağmen terör örgütünü kesin olarak yok edemiyeceği anlaşılmış ve bu aşamadan sonra ,güneydoğu sorununun Türk devletinin yıkılmazlığı ile bölgedeki etnik halkın terör örgütlenmesi arasına sıkışıp kaldığı belli olmuştur . Terör örgütü Türk devletini otuz yıl sonra yıkamayınca , bölge halkı terör yolu ile sonuca gidemeyeceğini anlamıştır .Terör örgütünün arkasında ise bölgeye dönük stratejik hesapları olan ABD,İngiltere ,Almanya ,Fransa ve İsrail gibi emperyal batılı devletlerin açık desteği olması yüzünden de Türk devleti de bu bölgedeki etnik terörü kendi gücü ile sona erdiremiyeceğini anlamış durumdadır .

Gelinen noktada ,güneydoğu sorununun devlet baskısı ile ya da etnik halkın terör örgütlenmesiyle çözülemiyeceğinin kesin olarak anlaşıldığı görülmektedir . Artık Kürt yok diyerek ya da dağlık bölgeden gelen kart kurt sesleri masalları ile güneydoğu sorununun olumlu bir sonuca bağlanamıyacağı iyice belli olmuş ve soğuk savaş sonrası aşamada içine girilen küreselleşme döneminin dinamiklerinin etnik kökenleri öne çıkarması nedeniyle sorun daha da büyüyerek iyice içinden çıkılmaz bir noktaya gelmiştir . Eski dönemde Türkiye’nin komşu ülkelerini Türkiye’ye karşı terör eylemleri için etnik gruplaşmalar doğrultusunda kullanan Türkiye’nin dostu ve müttefiki görünümündeki batılı emperyal devletler yeni dönemde bu şanslarını yitirmişler , soğuk savaş sonrasında sınır komşularıyla dana yakın ilişkiler içerisine giren Türkiye Cumhuriyeti komşularını da bölücülük doğrultusunda tehdit eden etnik teröre karşı bölgesel bir işbirliği ve dayanışma dönemini başlatmıştır . Irak ve Suriye’nin kuzey bölgelerini Türkiye’ye karşı birer terör üssü olarak kullanan bölücü illegal örgüt yeni dönemde bu şansını yitirince iyice toplumsal desteğini kaybetmiştir .,Kitlesel destekten mahrum kalan bölücü örgüt yeni dönemde eski iddialarını sürdürebilmek için ,batının emperyal devletlerinin desteğine sığınmış ve Avrupa Birliği oluşumu üzerinden Avrupa ülkelerini , Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden de ABD ve İsrail devletlerinin desteklerini korumağa çalışmış ve bu ülkeleri n Türkiye üzerinde baskı kurmalarını sağlayarak , Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde kendi istedikleri doğrultuda bir çözüm üretmeğe çaba göstermişlerdir . Nato üyesi ve AB aday ülkesi olarak Türkiye’nin batı dünyası ile olan yakın ilişkilerinden yararlanarak , batılı ülkeleri Türkiye’yi bölücü örgütün planları doğrultusunda bir çözüme zorlama dönemi de son yıllarda giderek artan baskı ve şantajlara rağmen sonuç vermemiş ,bu doğrultuda geliştirilen bütün girişimler sonuçsuz kalmıştır . Artık eski tutumlar ya da senaryolar ile sonuç alınamıyacağı kesin olarak belli olmuştur .

Bölücü etnik terör yüzünden otuz yılda otuz bin insanını kaybeden Türkiye Cumhuriyetinin bundan sonraki aşamada yeniden bir terör dönemine zorlanması hiçbir biçimde sonuç vermeyeceği gibi tamamen tersine bir doğrultuda tepkisel olumsuz sonuçlara da giden yolları açabilir .Türkiye artık geri zekalı ya da aptal bir ülke konumuna hiçbir biçimde düşürülemiyecek derecede bir olgunlaşma aşamasına gelmiştir . Çeyrek yüzyılı aşan bir sürede yaşanan olaylar , Türk insanını bilinçlendirdiği gibi Türk devletinin de giderek güçlenmesine neden olmuştur . Eskisinden daha güçlü bir konuma gelen Türkiye Cumhuriyetinin Yugoslavya’da yaşanan iyiniyetli demokrasi senaryoları ile safca parçalanmağa doğru sürüklenecek bir geri ülke ya da zayıf devlet konumundan hızla uzaklaştığının görülmesi gerekmektedir . Bu konuda kararlı görünen batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi maalesef hedeflerine ulaşmakta fazlasıyla gecikmişlerdir . Son yıllardaki bütün zorlamalara rağmen istediklerini elde edemeyen bu emperyal güçler gene aynı kafada olmalarına rağmen , aradan geçen yıllardan sonra dönemin değiştiğini ve Türkiye’nin artık dıştan yetiştirilen ve dışarıdan gönderilen siyasetçiler ile uzaktan kumandalı manüplasyonlar ile yönetilemiyeceğini artık görmeleri gerekmektedir . Zaman içerisinde doğrular ve yanlışlar ortaya çıkmış ve küresel sermayenin güdümündeki medya ile ya da siyasetin küresel sermaye tarafından finanse edilmesiyle dışa bağlı güçlerin ya da kadroların aracılığı ile Türkiye’nin bir yerlere sürüklenerek yönetilemiyeceği artık kesin olarak ortaya çıkmıştır . Geçmiş dönemde yaşanan olaylardan herkesin bir ders çıkarması gerektiği görülmektedir . Çıkarılan derslerden alınacak olumlu sonuçlara göre yeni dönemde davranılması gerektiği anlaşıldığı için ,hiç kimse ya da taraf bütün sorunlarda olduğu gibi güneydoğu ya da doğu Anadolu sorunlarında da eskisi gibi hareket ederek zorlayıcı ve baskıcı girişimler ile sonuç almağa yönelme hakkı bulunmamaktadır . Soğuk savaşdan küreselleşme aşamasına geçiş döneminde ortaya çıkan bölücü terörün sonuçsuzluğu ve hiçbir işe yaramazlığı kesinlik kazandığına göre , yeniden böylesine yöntemlere başvurulması durumunda Türk devletinin ve Türk ulusunun ,ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından göstereceği tepkiler eskisinden çok farklı ve ağır olabilir . Bu nedenle , böylesine olumsuz tepkilere yol açabilecek zorlayıcı girişimlerden vazgeçilmesi öncelikle sorunun barış ortamında daha sağlıklı bir biçimde ele alınabilmesine yardımcı olacak ve bu doğrultuda yeni olumlu adımların atılabilmesi için elverişli bir ortamı yaratabilecektir .

Türkiye genel seçimlere giderken sadece güneydoğu sorunu değil ama bütünüyle Doğu Anadolu bir büyük sorun olarak Türk kamuoyunun önüne gelmiştir . Yeni dönemde Türkiye bölgeye sadece güneyden ya da güneydoğu sorunu olarak değil ama bütünüyle ülkenin doğu bölgelerini içine alacak düzeyde bir doğu sorunu olarak bakmak durumundadır . Bu nedenle , Türkiye Cumhuriyeti devletinin doğu bölgesini oluşturan , güneydoğu,doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri artık beraberce dikkate alınmak durumundadır .Ulusal kurtuluş savaşını yönetmek üzere Samsun’a çıkan Türk devletinin kurucusu Atatürk’ün izlediği siyasette bu doğrultuda gelişmiştir . Doğu Karadeniz’deki Pontus çetecilerine karşı güvenlik oluşturmak üzere Anadolu’ya ayak basan Mustafa Kemal daha sonraki aşamada ulusal kurtuluş savaşına ülkenin doğusundan başlayarak işe girişmiş ve öncelikle Doğu Anadolu ile Doğu Karadeniz’in birlikteliğini sağlayacak olan Erzurum Kongresi ile resmi çalışmalarına başlamıştır . Erzurum Kongresi öncesinde ülkenin her köşesinde iki yüz civarında kongre ve toplantı yapılmasına rağmen , yerel ya da bölgesel düzeyde sonuç alınamamış ve daha sonraki aşamada Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu’da birlik ve bütünlük sağlaması üzerine gerçek anlamda ulusal kurtuluş savaşı başlamıştır . Dünyanın tam ortasında her tarafı açık bir konumda yer alan Anadolu yarımadası üzerinde bir bağımsız devlet düzeninin oluşturulabilmesi için jeopolitik ve stratejik açılardan öncelikle Doğu Anadolu’nun güvence altına alınması zorunlu görünüyordu. Doğu Anadolu Erzurum Kongresi ile güvence altına alındıktan sonra sıra ülkenin diğer bölgelerine gelmiş ve daha sonraki aşamada Doğu Anadolu bölgesinde sağlanmış olan birlikteliğin Misakı Milli sınırları doğrultusunda ülkenin batı,güney ve kuzey bölgelerine de taşındığı görülmüştür . Ulusal kurtuluş savaşı sırasında yaşanan bu siyasal gelişmeler , Anadolu üzerindeki bu üniter ulus devletin bağımsız bir siyasal düzen oluşturabilmesi açısından Doğu Anadolu’nun birlikteliği ve bütünlüğünün yaşamsal bir öneme sahip bulunduğunu açıkca göstermiştir . Türkiye’nin doğusunda bulunan üç coğrafi bölgenin bir bütünlük içerisinde merkeze bağlı olmasının ülkenin batı bölgelerinin başkent Ankara’dan merkezi olarak yönetilebilmesi açısından da gerekli olduğu görülmüştür . Doğusunu güvenceye alan Ankara yönetimi batı bölgelerini yönetebilir konuma gelebilmiştir . Doğusunu koruyamayan bir Ankara yönetimini batı bölgelerinin de ciddiye almayacağı açıktır . Bu nedenle , Türkiye Doğu Anadolu için geliştireceği çözüm önerilerinde devletin kuruluş yapısı ,modeli ve ilkelerini öncelikle göz önünde tutmak zorundadır . Bu gerçeği güneydoğu’da ayrı devlet isteyenlerin ya da Kuzey Irak’a Türkiye’nin güneydoğusunu da bağlamak isteyenlerin acilen görmelerinde barış koşullarının korunabilmesi açısından yarar vardır .

Türk devleti Doğu Anadolu’ya başkent Ankara’dan bakmak durumundadır . Devletin böylesine bir merkezi yapıda kurulmuş olması nedeniyle , hareket noktası başkent Ankara’nın kontrolu altındaki Misakı Milli sınırları içerisinde üniter bir bütünlüğün öncelikle korunması ve böylesine bir siyasal yapılanmanın üzerinde duran ulus devletin varlığının geleceğe dönük sürdürülebilmesi açısından devletin kurucusu Atatürk tarafından belirlenmiş olan devlet modelinin öncelikle korunması gerekmektedir .Bu durum aynı zamanda bir anayasal zorunluluk olarak da devreye girmekte ve ülkenin her bölgesine merkezden aynı doğrultuda bakış açılarının geliştirilebileceğini göstermektedir . Türk devleti Ankara merkezli bir hukuki yapıya sahiptir ama Ankara’da ulusal ve üniter devletin kurulmasına giden yol Doğu Anadolu’daki Erzurum Kongresi ile başlatılabilmiştir . Erzurum Kongresi o koşullarda yapılamasaydı Sivas’da bir büyük ulusal kongre hiç yapılamaz ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti nin kuruluşuna giden kararlar Türk ulusunun ülkenin bütün bölgelerinden gelen il ve bölge temsilcilerinin katılımıyla hiçbir biçimde kurulamazdı . Bu nedenle , Doğu Anadolu’nun geleceği denlince akla Erzurum Kongresi , Türkiye’nin geleceği denilince de akla Sivas Kongresi gelmektedir .Atatürk Misakı Milli sınırları içerisinde bir ulus devleti üniter yapı içerisinde oluştururken Doğu Anadolu’da güneydoğu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin birlikteliğini öncelikle sağlamış ve daha sonraki aşamada da bu durumun ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından korunmasına öncelik vermiştir . Atatürk Cumhuriyetinin çatısı altında Doğu Anadolu’ya bakış açısını bu nedenle öncelikle Erzurum Kongresi olgusu ile değerlendirmek gerekmektedir . Erzurum Kongresi bakış açısıyla Doğu Anadolu’ya bakıldığı zaman , emperyalizmin gelecekte muhtemel küçük etnik devletlerin başkenti olarak öne sürmeğe çalıştığı Diyarbakır,Van ve Trabzon kentinin bütünüyle Doğu Anadolu bölgesinin kopmaz parçaları olduğu daha iyi anlaşılabilmektedir . Bölücü partinin belediye başkanı Diyarbakırı Batman ile birleştirip özerklik isterken ,aynı taleplerini Trabzon ve Van için de gündeme getirmekte ve Emeniler ile Rumların desteğini alarak , güneydoğu’da bir Kürdistan’ın kuruluşunu Türk devletine karşı dayatmağa çalışmaktadır . Hala Sevr rüyaları gören bölücüler , sadece Diyarbakır’ı tek başına kurtaramayınca bu kez Van ve Trabzon’u da öne atarak Doğu Anadolu’da muhtemel bir Ermenistan ve Pontus Cumhuriyetleri oluşumunu yeniden devreye sokmağa çalışmaktadırlar .

Geçen hafta sonunda Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili bir bölge toplantısını , Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuş olan ana muhalefet partisinin müstakbel Büyük Ermenistan devletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlediği görülmüştür . Başkent Ankara’dan çok uzak bir düzeyde yapılan bu toplantıda İstanbul ile Doğu bölgesinin temsilcisi olan bazı sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri de katılmış ve bölgenin geleceği İstanbul merkezli bir bakış açısı ile Ankara ‘dan gelebilecek temsilciler devre dışı bırakılarak ve en önemlisi halen Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü olan Atatürkçü Düşünce Derneğinin toplantıya gelmiş olan temsilcileri dışarıda bırakılarak toplantıyla devam edilmek istenmiştir . Atatürk’ün partsinin Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışlayarak böylesine bir bölge toplantısı yapması hem bölgede hem de ulusalcı ve cumhuriyetçi kamuoyunda ciddi tedirginlikler ve kuşkular yaratmış ve “nereye gidiyoruz “ sorularını öne çıkarmıştır . Atatürk’ün devlet modelini savunması gereken Atatürk’ün partisi , Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bir bakış açısı ile bakması gerekirken ,bu konuda kendisine en fazla yardım yapabilecek düzeydeki ulusal birikime sahip olan Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışarıda bırakarak bölge toplantısını yapmağa çalışması , çok ciddi tedirginliklere neden olmuştur . Bölücü etnik terör örgütüne yakın duran bazı sivil toplum kuruluşları ile bu doğrultuda siyasete yakın duran bazı temsilcilerin toplantıya katılmaları , devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bakış açısından vazgeçtiğine dair tartışmaları de beraberinde kamuoyuna getirmiştir . Doğu Anadolu’nun bütünlüğüne öncelik vermeyen , güneydoğu sorununu Doğu Anadolunun birlik ve bütünlüğü dışında ele alan , Kuzey Irak benzeri bir yeni yapılanmayı çözüm diye Türkiye’nin güneydoğu bölgesine getirmek isteyen bir yaklaşım hiç bir zaman ,Doğu Anadoluyu kurucu önder Atatürk’ün devlet modeline göre değerlendiremiyecektir . Güneydoğu’ya öncelik vererek Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin dışlanması ya da ikinci planda bırakılması ,bölgeye Erzurum Kongresi sonrasında getirilmiş olan bütüncül bakış açısını ve yaklaşımları ortadan kaldırarak bölücü sonuçlar verebilecektir . Bölücü örgüt yandaşı sivil toplumcular ile , başkent Ankara’ya yüz belediye başkanını bir araya getirerek bölgesel meydan okuyanlar ile Doğu Anadolu’ya bütüncül bir yaklaşım geliştirilemez ve bu nedenle de kalıcı ve Türkiye’nin devlet modeline uygun bir çözüm getirilemez .

Ne var ki , Doğu Anadolu’nun bütünlüğü dışlanarak sadece güneydoğu bölgesinin ele alınmasıyla ancak bölücü örgütün ve Türkiye’yi bölmek isteyen batılı emperyal ve siyonist çevrelerin ekmeğine yağ sürülebilir . İstanbul sermayesinin çıkarlarına geçmişte teslim olan Atatürk’ün partisinin yeni dönem açılımında gene İstanbul merkezli bakış açılarıyla biryerlere gitmeğe çalıştığı ama bunu da başaramıyarak yüzüne gözüne bulaştırdığı görülmektedir .Ankara’dan mal kaçırır gibi İstanbul sermayesinin federasyoncu ve eyaletçi bakış açılarıyla öne çıkarılacak çözüm önerilerie ülkenin birlik ve bütünlüğüne zarar vereceği için , Atatürk’ün partisinin gleneksel tabanı tarafından hiçbir zaman benimsenmeyecek ve beklide genel seçimlerde ciddi oranlarda oy kaymasına yol açabilecektir . Geçen seçimlerde partinin önünü kapayarak iktidara gelmesini önleyen eski genel başkana kızgınlık nedeniyle Atatürkçü tabanın önemli bir kesimi tepkisel olarak milliyetçi partiye oy vererek siyaset sahnesnden dışlanmak istenen bu partiye hayatiyet kazandırmıştı .Adında halk sözcüğü bulunmasına rağmen iş adamı ve sanayici derneklerinden kaynaklanan sermaye politikalarına angaje olan Atatürk’ün partisi bu yüzden kısa zamanda zenginlerin partisi durumuna sürüklenerek ,ve Anadolunun çeşitli bölglerinden dışlanarak zenginlerin yaşadığı sahillerin partisi konumuna sürüklenmişti . Bu durumdan ders alması gereken Atatürk’ün partisi geçen yıl İstanbul merkezli bir yönetim atağı ile karşı karşıya kaldığı için ,genel başkan ve yardımcıları ile genel sekreterin İstanbul temsilcileri olarak siyaset sahnesinde yerlerini aldıkları ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen ulusal ve üniter devlet yapısını ikinci plana atmağa ve İstanbul’u yeniden başkent yapacak doğrultuda bölgesel federasyona güneydoğu üzerinden hazırlandıkları anlaşılmaktadır . Büyük sermayenin çıkarları ile ülkenin ve halkın ulusal çıkarlarının ters yönlerde olması ve bu nedenle siyaset sahnesinde önemli ölçülerde çatışmaların öne çıkması dikkate alınırsa ,Atatürk’ün partisinin geçen seçimlerde sahillerden aldığı oylarını bu kez alamıyacağı, ve güneydoğuya öncelik vererek Türkiye’nin bütün bölgelerini karşısına aldığı görülmektedir . Milli sınırlar dışına çıkarak bölgeye yatırım yapmak isteyen İstanbul sermayesi ile güneydoğuda bölücülük yapan partilerin ve örgütlerin çıkarları ,bölgesel federasyon ile eyalet sisteminin oluşturulmasında birbirine paralel görünmekte dir . Bu doğrultuda doğu Anadolu’nun Kürt ve Alevi asıllı insanlarının alet ederek kimliklerini öne çıkaracak bir yaklaşım doğrultusunda güneydoğu sorunu ele alınmağa çalışılmakta ve Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen geleneksel Ankara merkezli ulusal ve üniter yaklaşımından uzaklaşılmaktadır . Atatürk’ün devlet modeline olduğu kadar , devlet kuran partinin altı ilkesinden olan ulusalcılık ve cumhuriyetçilik ilkelerine de açıkca ters düşen bu yaklaşımın , güneydoğu halkından oy alabilmek uğruna gündeme getirilmesi önümüzdeki dönemde ciddi handikaplara yol açabilecek gibi görünmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin en zayıf döneminde kabül etmediği eyalet sistemi ve federasyona , büyük sermaye çevrelerinin ve batılı emperyal güçlerin çıkarları uğruna şimdi evet demesi eşyanın doğasına aykırı düşmektedir . Zayıf noktada kabül edilmeyen Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak bir siyasal çözümün en güçlü olunduğu aşamada kabül edilmesi gibi bir zaafiyeti hiç kimse Türk halkına açıklayamaz .Batı emperyalizmine karşı antiemperyal bir mücadele sürdürerek bağımsız Türk devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisinin yöneticileri ise ,böylesine bir geri adım atmayı hiç kimseye anlatamazlar . Atatürk’ün partisinin doğu bölgelerinden kopmasını yanlış politikalarda ve batı bölgelerinde üslenmiş olan büyük sermayeye teslimiyette aramak gerekirken , gene sermaye merkezlerinin desteği ile güneydoğunun Doğu Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünden kopmasına yolaçabilecek federasyon ve eyalet modeli yaklaşımların benimsenmesi Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına yol açabilecektir .Atatürk’ün partisinin Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına alet olmasını ise hiçbir parti yöneticisi toplumun üçte birini oluşturan Atatürkçü cumhuriyet tabanına anlatamıyacaktır . İktidar partisinin küresel politikalara angaje olan neo-liberal yaklaşımlarının taklitçisi ya da kopyacı bir tutumun sonuç vermesi ise gene eşyanın doğasına ters düşecektir .

Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan Atatürk Milliyetçiliği kavramı , cumhuriyet devletinin Doğu Anadolu’nun ülkeye kopmaz bağlar ile bağlanmasının ana formülüdür . Türk devletinin anayasasında Türk milliyetçiliği değil ama Atatürk milliyetçiliği devletin temel ilkelerinden birisi olarak benimsenmiştir . Devletin adında “Türk” kavramı vardır ve bu kavram doğrultusunda bir Türk milli devleti kurulmuştur ama , içe dönük bir Türk milliyetçiliği anayasada yer almamıştır . Türk milliyetçiliğinden uzak duran bir Türk devleti ulusal yapıda kurulurken , Anadolu’da yaşayan diğer kökenlerden gelen insanlar da düşünülmüştür . Kendini Türk hissedenler Türk olarak kabül edilmiş , “Ne mutlu Türküm diyene” yaklaşımı ile alt kimlik ya da etnik köken sorunları aşılmağa çalışılmıştır . Ulusal kurtuluş savaşında düşmana karşı beraberce savaşan Anadolu halkı Atatürk”ün tanımı ile Türk ulusu olarak kabül edilmiştir . Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk denileceğini devletin kurucusu bir temel ilke olarak ortaya koymuştur . Bu nedenle Misakı Milli sınırları içinde Türkiye Cumhuriyetinin çatısı altında bir Türk vatandaşı olan herkes Türk olarak kabül edilmiş ve hukuken eşit bir statüde her türlü hak ve özgürlükten yararlanılması serbest bırakılmıştır . Türk devleti Avrupa Birliği sürecinde en üst düzeyde insan haklarını ülkede gerçekleştirebilmek için canla başla mücadele ederken , güneydoğu bölgesinde ayrı bir kimlik oluşturarak böylesine bir kimliğe özerklik tanıyacak çözüm modellerini ya da anayasal güvenceye sahip olan resmi ulusal dil olarak Türkçe’nin yanına ikinci bir dilin getirilmesini ,ayrıca Diyarbakır merkezli bir Kürdistan eyaleti oluşturulmasını çözüm olarak benimsemek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinden vazgeçmek anlamına gelecektir . Teröristlere af ile terör örgütünün aklanmak istenmesi şehit ailelerini rahatsız ettiği gibi ,Türk kamuoyunda da haklı tepkilere neden olmuştur . Yerel yönetimler özerklik şartının kabül ettirilmesiyle beraber , oluşacak eyalet yapılanması içinde öz savunma gücü adı altında yerel ve bölgesel ordular kurulmasına izin verilmesi ile de iç savaşa gidebilecek bir çatışma ortamının doğmasına yol açılabilecektir . Bölücülerin Avrupa Birliği üzerinden dayattıkları bu gibi önerilerin hiç birisi gerçek çözüm olmadığı gibi beraberinde yeni sorunlar yaratabilecek derecede de tehlikeli görünmektedir . Bölücü partinin temsilcilerinin başında bulunduğu yüz belediyenin ortak hareket etmesi ciddi bir bölgeselleşme eğilimi olarak ,Türkiye’ye açıktan güneydoğu bölgesinde bir eyalet yapılanması dayatılmasına neden olmakta ve bölünme tehlikesini fazlasıyla artırmaktadır . Eğer ciddi bir çözüm geliştirilmek isteniyorsa , kendini bilen hiçbir devletin alet olmayacağı bu gibi senaryolara Türkiye Cumhuriyetinin uzun süre seyirci kalması ve hoşgörü göstermesinin arkasında yatan nedenler üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gerekmektedir . Sabır etmenin sonunun selamet mi yoksa ,felaket mi olduğu önümüzdeki dönemde görülecektir .

Güneydoğunun bölünmesiyle ilgili bütün toplantılar yeni başkent ilan edilen Diyarbakır’da yapılmaktadır . Atatürk’ün partisinin doğu sorunları ile ilgili çalıştayı ise muhtemel büyük Ermenistan dvletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlenmiştir . Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili toplantıların Diyarbakır ya da Van üzerinden Kürdistan ile Ermenistan’ın oluşumuna yönelik gündeme getirilmesi ise son derece düşündürücüdür . Atatürk’ün partisinin Doğu Anadoluya Van üzerinden bakması ise , İstanbul üzerinden bölgeye yönelik estirilen eyalet ve federasyon yaklaşımlarının bazı gayrimüslim sivil toplum kuruluşları ile cemaatların devrede olduklarını göstermektedir . Doğu Anadolu’ya Van ya da Diyarbakır üzerinden bakmanın ya da yaklaşmanın bölücü sonuçlar verdiğinin kesinleştiği bu aşamada , cumhuriyet tarihimizin ortaya koymuş olduğu gerçekler doğrultusunda ikinci bir Erzurum Kongresine büyük gereksinim vardır . Sevr haritası ya da Wilson prensipleri doğrultusunda bölgeye parçalı yapıyı dayatan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizmine karşılık ,Türkiye Cumhuriyetinin bütüncül ve üniter yapısını , ulusal bakış açısını yansıtacak yeni bir Erzurum Kongresi ile doğu Anadolu’nun sorunları ele alınabilmelidir .Şimdi Atatürk’ün partisine düşen görev , Atatürkçü Düşünce Derneği ile beraber günümüz koşullarındaki Atatürkçü bakış açısını bütün doğu bölgesine yansıtacak ikinci bir Erzurum Kongresini Türkiye’nin Doğu Anadolu’sunun merkezi olan Erzurum’da yapmak olmalıdır . İkinci Erzurum Kongresi ile ,Doğu Karadeniz,Doğu Anadolu ve Güneydoğu bölgeleri bir bütün olarak ele alınmalı ve sorunları böylesine bir bütünlük içerisinde tartışılarak karara bağlanabilmelidir . Ancak o zaman emperyalislerin yerli işbirlikçileri ile dayattıkları bölücü ve mandacı çözüm önerilerinden Türkiye kurtulabilecektir . Şmdiye kadar Türkiye’ye dayatılan baskı ve zor layı yöntemlerin sonuç vermediğini artık emperyal merkezlerin görmesi ve Türkiye’yi yeniden kazanacak yaklaşımların gündüme getirilmesi gerekmektedir . Türkiye’nin geleceği açısından Doğu Anadolu’nun öncliği vardır . Bu nedenle tıpkı geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi yeni bir Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu Atatürkçü bakış açısıyla ele alınabilmelidir . Ondan sonra ise gerekirse yeni bir Sivas Kongresi daha toplanarak her şey Türk ulusunun değerli temsilcilerinin önünde tartışılarak yeniden karara bağlanabilir .

ANKARA KALESİ-93 "NASYONEL ENTERNASYONEL" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 10.02.2011 // 10 Şubat 2011) -Birinci dünya savaşına giden yolda ,batının büyük ulus devletleri yüzyıllarca beş kıtayı sömürgeler aracılığı ile sömürdükten sonra kendi aralarında kavgaya sürüklenmişler ve bu nedenle , merkezi coğrafyayı ele geçirme kavgası içine düşmüşlerdir.

ANKARA KALESİ-93 
"NASYONEL ENTERNASYONEL"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 
Ankara, 10.02.2011
Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeni arayışı döneminde kapitalist emperyalizm bütün dünyaya egemen olmaya yönelmiş ve bu doğrultuda yirminci yüzyıldan gelen ulus devletleri karşısına almıştır . Birinci dünya savaşına giden yolda ,batının büyük ulus devletleri yüzyıllarca beş kıtayı sömürgeler aracılığı ile sömürdükten sonra kendi aralarında kavgaya sürüklenmişler ve bu nedenle , merkezi coğrafyayı ele geçirme kavgası içine düşmüşlerdir .Batı Avrupa’nın Atlas okyanusu kıyısında yer alan üç büyük ve üç küçük ülke kurdukları sömürge imparatorlukları aracılığı ile Avrupa merkezli bir dünya düzenini kurmuşlar ve beş yüz yıla yakın bir dönem kendilerinin egemenliğinde bu yapıyı sürdürmüşlerdir . Sanayi devrimi üzerine bu büyük devletlerin fazlasıyla güçlenmesi ve batı Avrupa ülkelerine karşı olarak Avrupa’nın merkezinde Almanya ve İtalya gibi iki büyük devletin ulusal birliklerini geç kalarak tamamlamalarıyla dünya tablosu değişmiş batı Avrupa ile orta Avrupa ülkeleri arasında sömürge kavgaları başlamıştır . İşte bu aşamadan sonra İngiltere ve Fransa Orta Doğu’ya gelmişler ,Osmanlı ülkesini işgal etmeğe başlayınca karşılarına kuzeyden gelmekte olan Rusya çıkmış ,Almanya Balkanlar üzerinden Karadenize ,İtalya ise Akdeniz üzerinden Kuzey Afrika’ya yöneldiği aşamada Birinci Dünya Savaşı çıkmıştır . 
ENTERNASYONAL // ENTERNASYONEL
O dönemin sömürge imparatorlukları ile merkezi coğrafyanın üç imparatorluğu olan Osmanlı,Rus ve Avusturya imparatorluklarının karşılaşması sonucunda dünya yirminci yüzyıla Birinci Dünya Savaşı ile girmiş , Batı Avrupa İmparatorlukları ile doğu imparatorlukları karşı karşıya gelmişler ve bu aşamada büyük bir savaş çıkınca doğunun büyük imparatorlukları yıkılmıştır . Fransız devrimi ile başlayan milliyetçilik akımları Avrupa’nın doğusuna da sıçramış ,Osmanlı imparatorluğu Balkanlar üzerinden gelen milliyetçilik akımları ile Balkanizasyona uğrayarak dağılmış , aynı milliyetçilik rüzgarları Rus İmparatorluğunu da tehdit etmeğe başlayınca ,bu aşamada sosyalist bir devrim gerçekleşmiş ve eski Rus coğrafyasında bu kez ideolojik bir imparatorluk olarak Sovyetler Birliği yapılanması oluşturulmuştur . Sosyalist devrim sonrasında dünyada batı ve doğu blokları oluşmuş ve iki kutuplu dünyada dengeler kapitalizm ve sosyalizm arasında kurulmağa çalışılmıştır . Yirminci yüzyıl bir anlamda bu iki ideolojinin çevresinde oluşturulan kampların birbiriyle rekabeti ile geçmiş ve yüzyılın sonlarına doğru ABD ile SSCB başkanları arasında başlatılan görüşmeler dizisi sonucunda ,Rusya Federasyonu kurucusu olduğu Sovyetler Birliği’nden çekilme kararı alınca sosyalist sistem dağılmıştır . Böylece batı kapitalist sistemi karşı kutbu tasfiye edince dünya tek kutuplu bir döneme doğru sürüklenmeğe başlamıştır . İçine girilen yeni dönemde batı bloku ,Amerika Birleşik Devletlerinin soğuk savaş döneminden gelen patronajı altında yeni bir küresel imparatorluğu soyunduğu aşamada ,sosyalist enternasyoneli tasfiye eden batı kapitalist sisteminin ,küresel bir hegemonya düzeni arayışı doğrultusunda kapitalist bir enternasyoneli ortaya çıkardığı görülmüştür . Bugün yaşanmakta olan batı merkezli küreselleşme sürecinde ABD merkezli ve bu büyük devletin gücünden yararlanan bir süper yapılanmada ,kapitalist enternasyonelin giderek öne çıktığı ve batının büyük patronlarının bütün dünyayı babalarının çiftliği gibi yeniden sömürgeleştirmeğe başladıkları görülmektedir .

Batılı devletler ile başlayan ve batı merkezli tekelci şirketler ile devam eden küresel saldırganlık döneminde , kapitalizm sosyalizmi ortadan kaldırdıktan sonra yeni aşamada ulus devletleri karşısına almaktadır .Yirminci yüzyıla girerken dünya haritasında yirmi devlet bulunurken ,bugün yirmi birinci yüzyılın başlarında dünyada iki civarında ulus devlet vardır . Bir yüzyıl içerisinde devlet sayısı yirmiden ikiyüze çıkmış ,geleceğe doğru da sürekli olarak artmaktadır . Birinci Dünya Savaşı sonrasında dağılan Osmanlı ve Avusturya imparatorluklarının topraklarında bir çok yeni devlet kurulmuştur . Böylece ,ilk dünya savaşı sonrasında başlayan uluslaşma sürecinde devlet sayısının savaş sonrasında ikiye katladığı görülmektedir . İkinci dünya savaşı sonrasında ise Birleşmiş Milletlerin kurulmasıyla beraber sömürgelerin uluslaşması dönemine geçilmiş ve ikinci dönem uluslaşma aşamasında ,Avrupa devletlerine bağlı olan beş kıtadaki sömürgelere bağımsızlık verilerek devlet sayısının birden elliden ikiyüze çıktığı görülmüştür . Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ise üçüncü dönem uluslaşma aşamasında Sovyetler Birliğinin ve Yugoslavya Federasyonunun dağılması üzerine de ulus devlet sayısı iki yüz yirmiye çıkmıştır . Bugün Birleşmiş Milletler çatısı altında iki yüz yirmi ulus devlet barınmakta ve uluslar arası alanda devletlerarası ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda yürütmektedirler . Bir anlamda geçen yüzyıldan kalan ulus devletler çağı devam etmektedir . Ne var ki , batının en büyük sermaye sahiplerinin bir araya gelerek oluşturdukları kapitalist enternasyonel yapılanması giderek öne çıkınca bu kez kapitalist emperyalizm ile ulus devletler karşı karşıya kalmaktadırlar . Bugün yaşanmakta olan bütün siyasal , sosyal ve sorunların temelinde yatan bu büyük çelişkidir .Böylesine büyük bir çelişkinin sosyalist sistemi dağıtması ve sosyalist devlet yapılarını ortadan kaldırmasından sonra şimdi gelinen bu aşamada ,kapitalist enternasyonelin şimdi de ulus devletleri hedef alarak bütün dünya uluslarına karşı yeni bir emperyalist saldırıyı küreselleşme görünümü altında örgütlemeğe çalıştığı anlaşılmaktadır . Sosyalizmin yokolması ve bu ideolojiye bağlı devlet yapılarının tasfiye edilmesinden sonra şimdi de milliyetçilik ya da ulusalcılık anlamındaki batı dillerinde var olan bir kavram olan nasyonalizme dayanan ulus devletlerin tasfiyesine sıra geldiği görülmektedir . Karl Marx’ın deyimi ile büyük sermayenin çekirdek yapılanması olan finans kapital ile ulus devletler karşı karşıya kalmışlardır .

Nasyonalizm kavramı bütün batı dillerinde yer alan ve genel anlamda kullanılan bir sözcüktür . Bu açıdan ,Fransız devriminin başlamasıyla beraber bütün batı ülkelerinde öne çıkmış ve batının devlet yapısını ulusal bir oluşuma dönüştürmüştür . Kardeşlik,eşitlik ve özgürlük kavramları ana ilkeler olarak kabül edilirken , bu kavramlar doğrultusunda başlamış olan toplumsal dayanışma hareketi bütün halk kitlelerinin kısa bir zaman dilimi içerisinde uluslaşmasına giden yolu açmıştır. Ulus gerçeği böylece dünya gündemine girerken krallıklar kendiliğinden ulus devletlere dönüşmüş ,büyük imparatorluklar hızla tırmanan milliyetçilik akımları ile sarsılırken ortaya çıkan yeni ulus devletler büyük imparatorlukların eski topraklarını parçalayarak dünya haritasındaki yerlerini almışlardır . Birinci,ikinci ve üçüncü kuşak uluslaşma dönemleri sonrasında dünya haritasında ortaya çıkan tabloda ikiyüzü aşkın ulus devletin beş kıtada yer almasıyla günümüzün dünya haritası ortaya çıkmıştır . Daha önceki dönem olan soğuk savaş koşullarında Sovyet devriminden yola çıkan sosyalist devletler olmasına rağmen ,sosyalist sistemin tasfiye edilmesiyle beraber ortaya çıkan tabloda artık Birleşmiş Milletlere üye olan iki yüzü aşkın bir ulus devletler haritası ile insanlık karşı karşıya bulunmaktadır . Sosyalist sistemi dağıtarak Sovyetler Birliği gibi tarihin gördüğü en büyük imparatorluk yapılanmasını geçmişte bırakan enternasyonel kapitalist güç şimdi evrensel alanda ulus devletler ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır .

Sovyetler Birliği dağılırken , uluslar arası alanda SSCB öncülüğünde oluşturulmuş olan sosyalist sistem tasfiye edilirken böylesine küresel bir yapılanmada uluslarası bir gücün etkili olduğu ve bu büyük dönüşümü yönlendirdiği anlaşılmaktadır . Sömürgelerden gelen büyük zenginlikler önce Avrupa’da ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletlerinde büyük zenginler yaratınca , bunların bir araya gelerek sahip oldukları büyük sermayeyi korumak üzere örgütlendikleri görülmüştür . Bu doğrultuda adımlar atılırken ,batının önde gelen zenginlerinin desteği ile ,ihtilalci sendikalist hareketlere kalkışan işçi ve emekçi sınıflarının kapitalistlerin sermayelerini el koymalarını önleyebilme amacıyla uluslar arası alanda siyasal bir düzene bağlanması doğrultusunda sosyalist enternasyonel yapılanmaları açıkca teşvik edilerek desteklenmiştir . Bir yanda Sosyalist Enternasyonel çatısı altında dünyadaki emekçi ve işçi kitleleri örgütlenirken diğer yanda da sermaye sahibi patronlar daha örgütlü bir yapılanmaya giriyorlardı .Batı ülkelerinde kapitalist sistem emperyalizm ve sömürgecilik üzerinden gelişirken sosyalizm de Sosyalist Enternasyonel üzerinden uluslar arası alanda bir sisteme doğru yaygınlık kazanıyordu . İşte böylesine evrensel bir oluşumun sonucunda Rusya’da Sovyet devrimi yapılıyor ve sosyalizm batı kapitalizminin karşısına ikinci bir evrensel kutup yapılanması olarak çıkıyordu .İki büyük dünya savaşı ve soğuk savaşın geride bırakılmasıyla beraber yirmi birinci yüzyıla girme aşamasında bu evrensel sistemin çökertildiği ve yeni yüzyılda dünyanın batı emperyalizminin hegemonyasında küresel bir imparatorluğa yöneltildiği görülmüştür . Yoksul ve geri kalmış Asya ve Afrika ülkeleri yirminci yüzyılda sömürge olmaktan çıkarak bağımsız devlet yapılanmasına yöneldikleri aşamada sosyalist sisteme dahil olmuşlar ama bu yapının da aynı yüzyıl içinde çökmesi üzerine ,eski sömürgeler zaman içerisinde uluslaşarak ulus devletlere dönüşmüşlerdir .

Sovyetler Birliğinin tasfiyesi üzerine Sosyalist Enternasyonel düzeni çökerken , Almanya’ya karşı oluşturulmuş olan gizli dünya devleti yapılanmasının ,zaman içerisinde bu ülkeyi de içine alarak daha güçlü bir kapitalist örgütlenmeye gittiği ve bir anlamda tıpkı Sosyalist Enternasyonel gibi küresel bir güç olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Legal ve illegal olarak iki yönden gelişen bu yapılanmada ,yuvarlak masa toplantılarından başlayarak Dünya Ekonomik Forumuna kadar giden yolda birbirini destekleyen ve bütünleyen yeni örgütlenmeler ile ,bugün insanlığın karşısına en büyük patronların klübü olarak kapitalist enternasyonel çıkartılmıştır . Küresel zenginler ,tekelci şirketlerin çatısı altında bütün dünyayı yeniden sömürgeleştirirlerken sosyalist sistemin sağlamış olduğu bütün dengeleri yıkarak geride kalan ulus devletlerin üzerine saldırmışlardır . Sosyalist sisteme bağlı eski Halk Cumhuriyetleri yeni dönemde bağımsız ulus devletler olarak dünya sahnesine çıkarlarken ,gelişen medya üzerinden batılı ülkeler gibi yaşamağa heveslenirlerken birden küresel tekelci şirketlerdin saldırılarına uğramışlar ve yeni sömürgeler olarak ciddi bir yaşam savaşının dibine sürüklenmişlerdir . Dışa açılma ya da batıya açılma kampanyaları küresel sermayenin güdümündeki medya organları tarafından pompalanırken ,yoksul ülkeler batılı gibi yaşamaya heveslendirilmiş Amerikan tarzı yaşam biçimi kültür emperyalizmi doğrultusunda bütün dünya ülkelerine empoze edilmiş ,sonunda yoksul ve küçük ulus devletler ya kumarhaneye , ya batakhaneye ya da kerhaneye çevirilmişlerdir . Eline parayı geçiren batılı patronlar eski sosyalist devletleri devlet olmaktan çıkarırlarken ,halklarını da yeni köleler konumuna sürüklemekten çekinmemişlerdir .Eski sosyalist ülkeler ile Asya ve Afrika’nın küçük ya da orta boy ulus devletlerine bakıldığı zaman böylesine olumsuz sahneler ile karşılaşılmaktadır . Küreselleşme görünümü altında yeniden sömürgeleşme ve insanlık dışı köleleşme eski üçüncü dünya ülkelerine hak görülürken , küresel sermayenin güdümündeki medya organları ve tatlısu sivil toplumcuları ağızlarından insan hakları ve demokrasi gibi kutsal kavramları düşürmeden kapitalist enternasyonele hizmet eden batının büyük patronlarının Truva atları olarak devreye girdikleri ve azgelişmiş ülkeler üzerinde kamuoyunu batı blokunun çıkarları doğrultusunda yanıltarak etkili olmağa çalıştıkları görülmüştür .

Sosyalist sistemin sağlamış olduğu evrensel dayanışma ortadan kalkınca ,batı emperyalizmi daha da vahşileşmiş ve büyük patronlar bütün dünyayı babalarının çiftliği gibi hem yönlendirmeye hem de kullanmaya başlamışlardır . Gizli dünya devletinin legal kuruluşları olan Dünya Ekonomik Forumu,Bilderberg grubu, Üçlü Komisyon ve Dış İlişkiler Komisyonu gibi oluşumlar küresel bir dayanışma içerisinde daha hızlı ve aktif çalışarak bütün dünyayı kapitalist enternasyonelin hegemonysına sokmağa çalışmışlar , dünya devletinin illegal boyutunda görev yapan Opus Dei,İllimünati ve Siyon Kardeşleri ile Tapınak Şövalyeleri de eskisinden daha etkili doğrultuda evrensel alanı kendi oyun bahçelerine çevirmişlerdir . Legal ve illegal boyutlarda bir batı hegemonyasının kapitalist enternasyonel olarak bütün dünya ülkelerine dıştan zorla dayatılması sürecinde dünya halkları fazlasıyla ezildiği gibi insanlığın üçte biri açlık ve yoksulluk sefaletinin altında ezilmişlerdir . Koskoca Afrika kıtası verimli topraklarına rağmen açlıktan kırılırken , bu kıtayı besleyecek maddi birikimin birkaç misli fazlası tekelci silah şirketlerine para kazandırma doğrultusunda silahlanma yarışına ayırılabilmiştir . Bir çok ülkede isyanları ve halk ayaklanmalarına giden provakasyonların açıkca kapitalist enternasyonelin emrinde görev yapan gizli dünya devletinin illegal örgütleri aracılığı ile düzenlendiği bir çok olaydan sonra anlaşılmıştır .Bütün insanlığı tehdit eden bir çok gelişmenin arkasında bu gizli dünya devletinin illegal örgütleri olduğu kesinlik kazanınca , dünya nüfusu azaltmak üzere yeni mikropların üretilerek yoksul ülke halklarının kitlesel kırımlar ile tasfiye edilmesi operasyonlarının arkasında bile kapitalist enternasyonelin parmağı olduğu kesinlik kazanmıştır . Kitlesel insan ölümlerine neden olan Sars ya da Aids gibi mikropların Asya ve Afrika ülkelerinde değil ama batılı emperyalist ülkelerin laboratuarlarında yetiştirilerek bütün dünya ülkelerine dağıtıldıkları anlaşılmıştır . Nüfusu azaltarak daha rahat bir dünyada yaşayabilmenin yollarını ararlarken ,mikrop üretmek kadar yeni dünya savaşları çıkartmak gibi senaryoları da ,küresel emperyalizmin patronları ihmal etmemişlerdir .

Dünyanın patronları yerküreyi babalarının çiftliği gibi düzenleme hakkını kendilerinde görürlerken , dünya nimetlerini uluslar ya da halklar ile bölüşmeğe razı olmamışlar , yoksul ülkeleri yok olmağa mahkum etmişlerdir . Bu doğrultuda geliştirdikleri ekonomik politikalar ile İMF,Dünya bankası ve Dünya Ticaret Örgütü üzerinden emperyal politikalarını sanki dünya ülkelerini kurtaracak ekonomik projeler olarak dıştan zorla benimsetmeğe çalışırlarken ,bu kuruluşların patronajı altına giren ülkeler hızla çökme aşamasına doğru sürüklenmişler ve yeni sömürgeciliğin batağında ciddi bir yaşam mücadelesine doğru itilmişlerdir . Böyle bir durumda halklar ezilirken ulus devletler parçalanma noktasına getirilmiş , Endonezya ya da Sudan gibi söz dinlemeyen ve batı emperyalizmine karşı açıkca direnen ülkeler etnik ve dinsel alt kimlikler kullanılarak parçalanmışlardır .Yugoslavya gibi bir büyük federasyonun parçalanmasında kullanılan bu alt kimlikçi projeler ile yeni küçük ulus devletler yaratılırken ,başta Türkiye gibi bütün ulus devletler tıpkı Yugoslavya’nın dağılmasına benzer bir parçalanma sürecine doğru batı insiyatifinin zorlamaları ile sürüklenmek istenmiştir . Küreselleşme döneminin başlamasıyla beraber bu sürecin esasları ve modeli yaşanan ve birbirini doğrulayan bir çok olay ve siyasal gelişme ile beraber kesinlik kazanmıştır . Artık her ulus ve herkes demokrasi,insan hakları ve küreselleşme gibi sihirli ve kutsal kavramların arkasında bölünme parçalanma ve ulus devletlerin yok olması gibi gizli oyun ve senaryoların bulunduğunu görebilmektedir . Böylesine bir oyuna gelen zayıf ve küçük devletler iyice ezilme ve yok olma noktasına sürüklenmekten kendilerini kurtaramamaktadırlar . Balkan,Kafkas ve Baltık bölgelerinin küçük devletlerinin yok olma noktasına gelen bir büyük ezilmenin sancılarını yaşadıkları açıkca görülmektedir . Önce topraklarını ,sonra ekonomik kuruluşlarını ve yer altı zenginliklerini küresel şirketlere kaptıran bu küçük devletçikler günümüzde eski günlerini arar hale gelmişlerdir .

Kapitalist enternasyonel çatısı altında bir araya gelen bütün illegal gizli dünya devlet yapılanmalarıyla beraber legal düzeyde sürdürülen ekonomik görünümlü küresel kapitalist sistem gelinen bu aşamada bütün dünyayı bir büyük ekonomik yapılanma içerisinde birleştirmeğe çalışırlarken ,süper emperyalizm olarak kapitalist enternasyonel düzenini iki yüzü aşkın ulus devlete kendilerine bağlı olarak çalışan uluslar arası kuruluşlar üzerinden zorla ve baskıyla ,gerekirse şantaj yolları ile tehdit ederek empozelerini sürdürmektedirler . Ne var ki , Birleşmiş Milletlerin yerini almak üzere oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında bir küresel dünya ekonomisi yaratamayan batılı emperyal güçler bu kez tek kutuplu kapitalist enternasyoneli tüm ülkelere kabül ettiremeyince ,bu platformda batıya karşı çıkan dört büyük devletin öncülüğünde çok kutuplu bir dünya sahnesi ortaya çıkmıştır .Bric ülkeleri adı verilen Brezilya,Rusya,Çin ve Hindistan sahip oldukları büyüklükleri batı karşıtı bir çizgide birlikte kullanarak ,batı emperyalizminin bütün dünyayı sömürgeleştirmesinin önüne geçmişlerdir . Böylece ulus devletleri yok etmeye yönelik küresel emperyal politikalar durmuş ,dört büyük dünya devleti işbirliği yaparak daha adil bir dünya yaratılması doğrultusunda batı emperyalizminin önüne keserlerken ,ulus devletler yeniden nefes almağa başlamışlardır . Ne var ki , glinen bu aşamadaki çok kutupluluğu küresel sermaye bir türlü kabül etmek istememiş ve bütün dünya ülkelerine karşı sopa ve silah olarak kullandığı Amerikan devletinin öncülüğünde bir G-20 zirvesi icat ederek , batının zengin ülkeleriyle beraber batıya meydan okuyan yeni kutup başı büyük ülkeleri ve bunları dengeleyecek orta büyüklükteki Türkiye,Endonezya , Güney Afrika ya da Nijerya gibi devletleri de devreye sokarak çokluluk içerisinde yeni dengeler yolu ile eski batı hegemonyasının sürdürülebilmesinin yolları aranmıştır . Çin büyük bir süper güç olarak dünya sahnesine çıkarken Brezilya ,Rusya ve Hindistan sahip oldukları ülke,nüfus ve ekonomik büyüklükleri aracılığı ile yeni dünya dengelerinde öne geçmeğe başlamışlardır . Tam bu aşamada orta büyüklükteki İran devleti bir problem olarak dünya sahnesinde batının hedefi konumuna gelmiş ve bu ülkeyi ulus devlet yapılanmasından çıkartacak derecede yeni bir Yugoslavya benzeri dağılma senaryosu Türkiye’de olduğu gibi devreye sokulmağa çalışılmıştır . g-20 zirvesinin zaman içerisinde etkili olamaması ,yeni kutup başlarıyla batı emperyalizmini karşı karşıya getirmiş ve bu aşamada dünyanın merkezi bölgesinde yer alan bütün ülkeler bir doğu batı çekişmesine ve çatışmasına sahne olmaya başlamıştır .

Doğu ve güney bölgelerinin büyük devletlerinin yeni kutup başları olarak devreye girmesiyle beraber , batı dünyasında oluşan gizli dünya devleti yapılanmasının ekonomi üzerinden bir evrensel kapitalist enternasyonele yönelmesi sürecinin durgunluk aşamasına geldiği görülmektedir . İşte tam bu aşamada batı hegemonyasının bu yeni durumu kabül etmek istemediği ve yeni saldırı planları ile beraber büyük devletleri parçalayarak devre dışı bırakmak istediği ve aynı doğrultuda ulus devletleri de pasifize etmeğe çalıştığı açıkca belli olmuştur . Bu durumda bütün ulus devletlerin kendilerini toplayarak düşünmelerinin zamanı gelmiştir . Daha önceleri milliyetçilik akımlarını desteleyerek imparatorlukları yok eden kapitalist enternasyonel ,sosyalist sistemi bir süre için dünya dengelerinde kullandıktan sonra tasfiye etmiş ve ortaya çıkan yeni dünya haritasındaki ulus devletleri hedefine oturtmuştur . Artık küreselleşme döneminde küresel batı emperyalizminin patronu olan kapitalist enternasyonel ile dünya devletleri ve ulusları karşı karşıya gelmişlerdir . Artık bir canavar olma düzeyine erişen kapitalist enternasyonelin bütün ulus devletleri yok etme ya da yutma aşamasına geçilmektedir . Böylesine büyük bir komplo ile karşı karşıya kalan ulus devletlerin kendilerini korumağa öncelik vermeleri zorunludur . Her ulus devlet kendisini yok etmek ,satın almak ya da tasfiye etmek üzere ekonomi üzerinden üstüne gelen küresel şirketlere ve onların arkasındaki kapitalist enternasyonele karşı acilen kendilerini koruyucak milli programlara , devletlerini ve ülkelerini güçlendirecek milli idari reformlara gereksinmeleri bulunmaktadır . Bu nedenle her ulus devletin önceliği milli programlara vererek ve kapitalist enternasyonel canavarının kendilerini yutmasını önleyecek bir ulusal insiyatif göstererek yeniden güçlenme yoluna acilen girmeleri gerekmektedir . Bu çerçevede ,her türlü İMF,Dünya Bankası ya da Dünya Ticaret Örgütü plan ve programlarına son verilmesi gerekmektedir . Uluslar arası kuruluşların batı yönlendirmesi projelerine artık ulus devletlerin alet olmamaları gerekmektedir ,aksi takdirde yok olmaktan bir türlü kurtulamamaktadırla

Avrupa Birliği gibi batı modeli bir bölgeselleşme oluşumunda bile yerel yönetimler özerklik şartı adı altında ,Avrupa’nın ulus devletlerini parçalayarak bölecek ve eyalet devletçiklerine sürükleyecek oluşumların önü bir türlü kesilememekte ve bu doğrultuda giderek büyümekte olan bazı kentler kendi ülkelerindeki başkentlere ve başkentteki kurulmuş olan üniter ve ulusal devlet yapılarına başkaldırmağa başladıkları görülmektedir . Türkiye’de de batının Truva atı konumundaki bazı gayrimüslim lobiler , açıkca İstanbul’u başkent Ankara’nın önüne çıkartarak ulus devleti tehdit edebilmektedirler .Avrupa kıtasındaki ulus devletleri ortadan kaldırmak isteyen kapitalist enternasyonel batı blokunun bir parçası olan Avrupa’daki ulus devletlerin parçalanmasını bile açıkca destekleyebilmektedir . Bu yüzden bir türlü Avrupa Birliği gerçekleşememekte ama küresel sermayenin postmodern ortaçağ senaryolarındaki gibi , Avrupa’yı beşyüz önceki kent devletlerine doğru sürüklenmek gibi bir kader beklemektedir . Avrupa kıtasında ulus devletler kendilerinden vazgeçmeyince bölgesel birlik olarak Avrupa birliği gerçekleşememiş ve bunun yerini kapitalist enternasyonelin devreye soktuğu yarışan kentler senaryosundaki kent devletleri oluşumu yerelleşme görünümü altında öne çıkarılmağa başlanmıştır . Her sene bazı kentlerin kültür ,ekonomi ya da Avrupa başkenti seçilmelerinin arkasında yatan oyun ya da senaryo , kentleri başkentlere bağımlı olmaktan kurtarmak ve yerel yönetimler aracılığı ile ,kapitalist enternasyonelin denetimi altında bir büyük dünya devleti yapılanmasını kapitalist enternasyonelin merkezinde bulunacağı küresel konfederasyon çatısı altında kent devletlerinin birlikteliği doğrultusunda gerçekleştirebilmektir . Finans kapitalin sahiplerinin ve büyük patronların geleceğe dönük dünya senaryosu artık kapitalist enternasyonel olarak kesinlik kazanmıştır .Bu senaryoda uluslar,ulus devletler ve dünya halkları yoktur ,sadece büyük patronların çıkar düzeni ve onların keyfiliği altında köleleşen insanlık vardır . İşte bu aşamada dinler devreye sokularak ,böylesine haksız bir düzen yapılanmasına halk kitleleri karşı çıkmasın ya da isyan etmesin diye dinler siyasallaştırılarak din görünümlü baskı ve uyutma siyasetleri öne çıkarılmakta ,ve bütün insanlık yeniden bir ortaçağ düzenine doğru zorlanırken postmodernizm adı altında dinsel düzenler bilime dayalı ulus devlet yapılanmalarının tasfiyesinde kullanılmaktadırlar . Dini siyasete alet eden kesimler ,kapitalist enternasyonelin dünya devletlerini ve uluslarını yok etme planlarına alet olmaktadırlar . Bazı dindar kesimler bu duruma iyiniyetle ve safiyane biçimde aracı olurken , emperyalizmin Truva atları konumundaki görevli kadrolar dini siyasallaştırarak hem ulusal yapıların hem de ulus devletlerin ortadan kalkmasına biinçli olarak yardımcı olmaktadırlar .Artık dünya uluslarının uyanmalarının ve dinin kullanılmasıyla yoksul kitlelerin uyutulmasının önüne geçilmesinin zamanı gelmiştir .Her ulusun çinde bulunulan bu aşamada yeniden bir durum değerlendirmesi yaparak kendisini koruyacak ve güçlendirecek alternatif yapılanmalara yönelmesi gerekmektedir .

Ne var ki , artık ulusların kapitalist enternasyonel gibi güçlü bir küresel emperyal örgütün saldırılarına karşı kendini tek başına koruyabilmesi mümkün görünmemektedir . Bu nedenle ,her ulus devlet kendisini güçlendirecek milli idari reformları yaptıktan sonra acilen komşu ulus devletler ile bir araya gelerek kendiliğinden bir dayanışma içerisinde bölgesel birliklere ve ittifaklara yönelmek durumundadır .Ancak bölgesel güç birliği ile hem ulusal yapılar hem de de ulus devletler korunabilecektir . Böylece ulus devletleri parçalayarak yürütülmek istenen kapitalist ve emperyalist küreselleşme programının yerini , ulus devletlerin bölgesel dayanışmalarıyla gerçekleştirilecek bir dayanışmacı küreselleşme süreci alternatif ve daha adil ve dengeli bir yol olarak alabilecektir . Bu doğrultuda emperyalist küreselleşme yerine solidarist ya da dayanışmacı küreselleşme ulus devletlerin var olma ya da çıkış yolu olarak devreye girecektir .Böylesine adil,eşitlikçi ve dengeli bir alternatif yapılanma geleceğin dünyasını ulus devletlerin birlik ve kardeşlik dünyasına dönüştürecek böylece bir avuç aşırı zengin patronun kapitalist enternasyonel çatısı altında dünyayı sömürmelerini önleyebilecektir . Ulus devletler bölgesel ve küresel anlamda varlıklarını korumak için dayanışmacı bir yapılanmaya yönelirken , kahpitalist enternasyonelile en üst düzeyde mücadele edebilmek için yeni bir nasyonel enternasyonal kurmak zorundadırlar . Finans kapitalin dünya hegemonya düzeni merkezi örgütlenme olarak nasıl kapitalist enternasyonel biçiminde ortaya çıkıyorsa ,bütün ulus devletler de nasyonel yapılar olarak ,uluslar arası alanda kuracakları evrensel birlikteliği kapitalist enternasyonele karşı bir uluslar birliği ya da dayanışma örgütü biçiminde ama kesinlikle nasyonel enternasyonel olarak ortaya çıkmaları gerekmektedir . Kapitalist enternasyonelin dünya halklarının evrensel örgütlenmesi olan sosyalist enternasyoneli nasıl çökerttiği dikkate alınırsa , ulus devletlerin de küresel tekelci şirketlerin yarattığı finans kapitalin kapitalist enternasyoneline karşı etkili mücadele verebilmek ve varlıklarını koruyabilmek doğrultsunda kesinlikle bir nasyonel enternasyonel kurmaları zorunlu görünmektedir . Ulus devletler bu doğrultuda ya Birleşmiş milletlerin yapısını değiştirerek buuluslararası örgütü bir nasyonel enternasyonele dönüştürebilirler ya da bu doğrultuda tıpkı Sosyalist enternasyonel yapılanmasında olduğu gibi güçlü ulus devletlerin öncülüğünde uluslar arası bir yapılanmaya giderek kendilerini kurtarabilirler . Eğer ulus devletler bu yolda başarılı olurlarsa ,kapitalist enternasyonelin dünya emperyal imparatorluğu projeleri devre dışı kalır ve onun yerini bütün ulus devletlerin biraya gelerek evrensel kardeşlik düzeni çerisinde beraberce ve ortak işbirliği düzeni içinde yaşayacakları bir dayanışmacı küreselleşmeyle gerçekleşecek, daha insancıl bir dünya düzeni alabilir . Böylesine bir dünya düzeninde insanlığın ortak mirası olabilecek bir Dünya Devleti ,gelinen uygarlık aşamasının ürünü olarak gerçekleştirilebilir . Böylece küresel sermayenin dünya imparatorluğunu hedefleyen üçüncü dünya savaşı gibi tehlikelerin de ve yokolma senaryolarının daha etkili bir biçimde geçilebilir önüne geçilebilir . O zaman bugünün kapitalist enternasyoneline karşı ulus devletler daha fazla zaman yitirmeden , nasyonel enternasyonel örgütlenmesini çıkartabilmelidirler.