13 Aralık 2018 Perşembe

Türkiye Cumhuriyeti, - Cumhuriyet Halk Partisi - Atatürkçü Düşünce Derneği "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" ANKARA KALESİ NO: 56 (Ankara, 18 Mayıs 2010 / 18.05.2010) -Bir devlet, bir parti ve bir dernek. Ne ilgisi var birbirleriyle? Birbirleriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen üç ayrı tüzel kişilik. Genel olarak devlet parti ve derneklerin hukuksal yapıları birbirlerinden çok farklı görünmektedir. Bilimsel değerlendirmelerde genel anlamda, devletler, partiler ve dernekler ayrı kategoriler olarak ele alınırlar ve bu nedenle de farklı hukuksal statüler çerçevesinde düzenlenirler.

ANKARA KALESİ NO: 56 
"Türkiye Cumhuriyeti, - Cumhuriyet Halk Partisi - Atatürkçü Düşünce Derneği"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 18 Mayıs 2010

Bir devlet, bir parti ve bir dernek. Ne ilgisi var birbirleriyle? Birbirleriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen üç ayrı tüzel kişilik. Genel olarak devlet parti ve derneklerin hukuksal yapıları birbirlerinden çok farklı görünmektedir. Bilimsel değerlendirmelerde genel anlamda, devletler, partiler ve dernekler ayrı kategoriler olarak ele alınırlar ve bu nedenle de farklı hukuksal statüler çerçevesinde düzenlenirler. Genellikler yöntemsel olarak , her kategori çerçevesinde bulunan tüzel kişilikler birbirine yakın ve aynı statüde olan kuruluşlar ile beraberce ele alınarak değerlendirilirler . Bu çerçevede devletlerin partilerle, partilerin de dernekler ile hiç bir yakın ilişkisi yokmuş gibi görünür . Devletleri incelemek devletler hukukunun işidir . Siyasal partileri incelemek ise siyaset biliminin ana konusudur . Dernekler ise resmi devlet kurumlarının dışında kalan toplumsal oluşumlar olarak ya sosyal bilimlerin , ya medeni hukukun ya da sivil toplum kuramlarının inceleme alanına girmektedir . Bu çerçevede her bilim ya da hukuk dalı , bu üç tüzel kişiliği bazan kendi asıl konusu olarak ele almakta bazan da yan dallar olarak konuya bakmaktadır .Bu çerçevede , bir devletin bir parti ya da dernek ile beraberce ele alınması son derece zor bir durumdur ,çünkü bilim dalları ya da konuları açısından bu tüzel kişilikler ele alındığında, ortaya son derece karmaşık bir durum çıkabilmektedir . Bu gibi bilimsel verileri bilerek , yazının başlığında simgesel isimleri beraberce yer alan bir devleti ,bir partiyi ve bir derneği ortak bir değerlendirmeye alabilmek mümkün olabilecektir .

Yazının başında yer alan simgesel kısaltılmış isimler açıldığında , Türkiye Cumhuriyeti –Cumhuriyet Halk Partisi - Atatürkçü Düşünce Derneği açılımlarının ortaya çıktığı görülmektedir . Birbirinden çok farklı kategorilerde yer alan bu isimleri biraraya getiren ortak bağlantı Türkiye gerçeği olarak öne çıkmaktadır . Türkiye adı verilen ülkede kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devleti ile bu devleti kuran siyasal güç olarak Cumhuriyet Halk Partisi ve daha sonra devletin ve bu siyasal partinin kurucu önderi olan Atatürk’ün ilke,devrim ve görüşlerini savunmak üzere kurulmuş olan Atatürkçü Düşünce Derneği bu yazı çerçevesinde beraberce ele alınarak incelenmeğe çalışılmaktadır . Farklı kategorilerin içinden gelen bu üç tüzel kişilik , Türkiye gerçeğinden ortaya çıkmakta ve gene Türkiye’nin kendine özgü koşulları çerçevesinde beraberce ortak bir anlam kazanmaktadırlar . Dünyanın merkezi coğrafyasında altıyüz yıl sürmüş olan bir büyük imparatorluğun dağılmasından sonra geride kalan merkez ülkede eski imparatorluğun vatandaşlarının biraraya gelerek , merkezi coğrafyada bir yaşam mücadelesi vermeleri üzerine , Türkiye Cumhuriyeti devleti tarih sahnesine çıkma şansını elde edebilmiştir . Dünya haritasında eğer bugün bir Türkiye Cumhuriyeti adı altında orta büyüklükte bir ulus devlet varsa , bunun ana nedeni , Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra , eski Osmanlı tebası olan insanların merkezi ülkede biraraya gelerek bir varolma savaşı vermeleri ve ulusal kurtuluş mücadelesini de kazanarak tam bağımsız bir devlet statüsünü elde edebilmeleridir . İşte yazının başlığında ilk olarak yer alan T.C. harfleri ,bu bağımsız devlet yapısının hukuksal bir statü kazanmasıyla gündeme gelen Türkiye Cumhuriyetinin başharfleriyle kısaltılmış adıdır .

Yazının başlığındaki kısaltmaların ifade ettiği bir devlet , bir parti ve bir derneğin Türkiye koşullarında biraraya getirilmesiyle ortaya başka bir birleştirici gerçek olarak Atatürk çıkmaktadır . Her üç olgunun temelinde varolan Atatürk gerçeği aslında bu üç kavramı ortak bir kadere sürüklemektedir . Tarih sahnesine beraberce çıkan Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki sarsılmaz ve kopmaz bağlantıyı kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğidir . İmparatorluğun bittiğig aşamada tarih sahnesine çıkan Mustafa Kemal , Anadolu ve Rumeli halkının direnişinin ve ulusal kurtuluş mücadelesinin siyasal önderi olmuş ve bu mücadelenin içinden çıkan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinin kurucusu olarak bugünkü Cumhuriyet halk Partisini tarih sahnesine çıkarmış ve bu örgütün kararlı desteği ile de Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuştur . Bu çerçevede , Türklerin vatandaşlık statüsü konumunda çatısı altında yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti devleti , Türk ulusunun ulusal kurtuluş savaşının örgütü olarak tarih sahnesine çıkmış olan Cumhuriyet Halk Partisinin ortaya çıkarmış olduğu bir eserdir . Ulusal kurtuluş mücadelesinin , bu savaşı yürüten örgütün ve bu örgütün kurmuş olduğu devletin hepsinin birden kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür . Bu nedenle , önce Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti adı altında devleti kuran daha sonra da ulusal kurtuluş savaşını kazanarak cumhuriyeti ilan eden ,eski adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası ,sonraki adıyla da Cumhuriyet Halk Partisi arasında her açıdan kopmaz bir siyasal ve sosyal bağlantı bulunmaktadır . Kurulmuş olan devletin daha sonraki aşamada bir anayasal yapıya dönüşmesi üzerine de , Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi , devlet ve cumhuriyet düzenlerini oturtana kadar ve ikinci dünya savaşının bitiminden sonra demokrasiye geçme hazırlıklarını yürütmüş ve tamamlayarak , Atatürk Cumhuriyetinin çağdaş batı ülkelerinde olduğu gibi demokratik bir düzene dönüşebilmesi için öncülük görevini yerine getirmeğe çalışmıştır . ADD başlığı altında ifade edilen Atatürkçü Düşünce derneği ise , Atlantik emperyalizminin hegemonya örgütü konumundaki Nato’nun güdümünde Türkiye’nin içine sürüklendiği aşamada , devleti ve cumhuriyeti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin kapatıldığı aşamada , bu partinin Atatürkçü tabanı ve yandaşları tarafından kurulmuş olan bir ulusal demokratik kitle örgütüdür .İkinci dünya savaşı sonrasında dünyanın merkezi coğrafyasına gelen ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi , batı blokunun olanakları üzerinden Orta Doğu’da kendi çıkarlarına uygun bir yeni düzen kururlarken , bölgenin en önde gelen devleti olan Türkiye Cumhuriyetini içeriden ele geçirmeye öncelik vermişler ,bu doğrultuda Atatürk Cumhuriyetini tasfiye ederlerken , bu dıştan müdahaleye direnebilecek ulusalcı ve Kemalist kadroların örgütü olarak Kuvayı milliyenin devamı olarak yoluna devam etmekte olan Atatürk’ün partisini de ara rejimin baskıcı koşullarından yararlanarak kapatma yoluna gitmişlerdir . Göstermelik olarak Atatürkçülük adına işbaşına gelen ara rejimde her köşeye Atatürk heykeli açılırken her açıdan Atatürk ilkelerine ters düşen bir tutum sergilenmiş ,bir avuç zengin azınlığın çıkarları doğrultusunda haksız bir kapitalisbt gelişme yolu izlenirken giderek yoksullaşan kitleleri kontrol altında tutabilmek üzere Atatürkçü görünümlü ara rejim yönetimi her fırsatta dini öne çıkararak , yoksullaşan kitlelerin üzerinde bir baskı düzeni oluşturmağa çalışmıştır . Daha önceki askeri dönemlerde cesaret edilemeyen bir iş olarak , Türkiye Cumhhuriyeti devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisinin bütün örgütler ile beraber kapatılması sağlanmış ve Türkiye Atlantik emperyalizmi ile İsrail siyonizminin çıkarları doğrultusunda yeni ufuklara doğru zorla yönlendirilmeğe çalışılmıştır . İşte Atatürkçü Düşünce Derneği bu nato güdümlü dönemde Türkiye cumhuriyetini kurmuş olan Kuvayı milliye örgütü olarak Atatürk’ün partisinin kapatılmasına karşı bir ulusal Atatürkçü tepki olarak gündeme gelmiş ve tanınmış Atatürkçüler tarafından kurularak Türk ulusuna kazandırılmıştır .

Türkiye Cumhuriyeti güvenlik bahanesi ile içeriden ele geçirilirken , bu duruma karşı çıkacak tek siyasal örgüt olarak devleti kuran Atatürk’ün partisinin kapatılmasına öncelik verilmiştir . Tek başına yapamadıkları bu işi uygun bir ortamda gerçekleştirebilmek üzere , terör bir araç olarak kullanılmış,terör vasıtasıyla askeri müdahaleye uygun bir ortam yaratılarak , ülkedeki bütün siyasal ve sosyal kuruluşlar ile beraber Atatürk’ün partisi de kim vurduya getirilerek kapatılabilmiştir . Asıl amaç Türkiye cumhuriyetini haritadan silmek olduğu için ,bu doğrultuda daha rahat adımlar atabilmek üzere terör ve ara rejimler kullanılmış , ilk iki ara rejimde yapılamayan bu iş üçüncüsünde başarılarak Türk devletinin kurucusu olan siyasal örgüt tarih sahnesinden silinmek istenmiştir . Ara rejim yöneticileri her gün Atatürk sözünü ağızlarından düşürmezlerken , bütün Atatürkçüler devletten ,kamu kuruluşlarından ve üniversitelerden atılarak ülke tam anlamıyla bir siyasal baskı altına alınmıştır .Atatürkçüler devletten,ordudan ve toplumun bütün kurumlarından temizlenirken , sahipsiz kalan Atatürkçülüğe sahip çıkmak üzere ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim ve hukuk adamları biraraya gelerek ara rejim koşullarına karşı mücadele etmek üzere Atatürkçü Düşünce Derneği’ni oluşturmuşlardır .,Bir anlamda her yönden dışlanan ve sahipsiz kalan Atatürkçü tabana sahip çıkmak ve anti-Kemalist gidişe karşı mücadele etmek üzere , Atatürkçüler bir ulusal demokratik kitle örgütü çatısı altında toplanmayı ve beraberce mücadele etmeyi uygun görmüşlerdir . Böylece , devleti kuran cumhuriyet Halk Partisinin kapatılmasından dolayı meydana gelen boşluk doldurulmağa çalışyılmış ama , Atatürk’ün partisi varken bir başka siyasal parti kurulmamıştır . Bu siyasal boşluktan yararlanmak isteyen bazı çevreler Atlantikçi ve Avrupacı bir sosyal demokrat parti ile , Orta Doğu’da bir siyonist arayış içerisine giren kapatılan partinin üçüncü başkanı kendine özgü bir yolda gitmek üzere ,eşi ile bir başka parti kurarak Atatürk çizgisinden uzaklaşan bir yöne doğru gitmeğe başlamışlardır . Her iki siyasal parti de Atatürk çizgisinin dışına çıkarak avrdupacı,atlantikçi ve siyonist çizgilerdeki yönelişlere doğru sürüklendiği için , devleti kuran Atatürk’ün partisinin kapatılmasından meydana gelen boşluğu doldurma konusunda yetersiz kalmışlardır .Atatürk çizgisinden uzaklaşan bir sosyal demokrat parti giderek etnik ayırımcılık tuzağına sürüklenirken , demokratik solculuk adına ortaya çıkan diğer siyasal oluşum da geleceğin ılımlı islamcı Büyük Orta Doğu projesinin ön hazırlıklarını gündeme getirecek derecede , laik devlet gerçeğinden uzaklaşarak Türk halkını Atatürk çizgisinin dışına çıkarma macerasına kalkışmıştır . Hiç bir Atatürkçünün kabül edemiyeceği böylesine sakıncalı bir durumun ortaya çıkması , ara rejim koşullarından yararlanılarak gündeme getirilmiştir . Nato harekatı ile Türk devleti içeriden ele geçirilerek tasfiyeye doğru zorlanırken , devleti kuran Atatürk’ün partisi de cumhuriyetin bekçisi olma görevinden uzaklaştırılmıştır .

Türkiye Cumhuriyeti devleti kendisini kuran Cumhuriyet Halk Partisi ile tarihten gelen bir siyasal bağlılık ve paralelellik içerisinde yoluna devam etmeğe çalışırken , demokratik rejimin koşullarından yararlanmak isteyen batı emperyalizmi bu partiyi iktidardan uzak tutmak üzere sürekli olarak orta sağdaki merkez sağ partileri destekleyerek iktidara getirmiştir . Demokratik rejim devam ederken batı bloku bu girişimlerini sürekli olarak ve istikrarlı bir doğrultuda sürdürerek, Atatürk’ün Cumhuriyetini Atatürk’ün partisinin yönetmesine izin vermemişlerdir . Bir anlamda devleti kuran parti emperyal güçler tarafından cezalandırılarak ,iktidara gelmesine ve kurmuş olduğu devleti yönetmesine izin verilmemiştir .Böylesine olumsuz bir sonucun sağlanmasında , ikinci dünya savaşı sonrasında okyanus ötesinde yetiştirilen bazı Atlantikçi politikacılar ve genel başkanlar Truva atı gibi kullanılmışlardır . Türkiye Cumhuriyetini , bu devletin kurucusu olarak Cumhuriyet Halk Partisi , tek parti döneminin dışında tek başına yönetme şansını elde edememiş ve zaman zaman koalisyonlara alet olarak dış güdümün etkisiyle hareket etmek zorunda kalmıştır .Cumhuriyet Halk Partisi dışında ortaya çıkan diğer siyasal partilerin kurulmasında ve ortaya çıkmasında daha çok Avrupa ve Amerika ülkeleri ön planda etkili olmuş, bir de geleceğin Orta Doğusunu siyonizmin Büyük İsrail projesi doğrultusunda kurmak isteyen yahudi lobileri sürekli olarak türk devletinin tepesinde baskı uygulamışlardır . Osmanlı İmparatorluğu sonrasında , onun eski toprakları üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda yeni devlet düzenleri ya da siyasal yapılanmalar oluşturmak isteyen emperyal ve de siyonist çevreler , sürekli olarak Türk politikasında yönlendirici olmuşlar ve zaman içerisinde Türkiye’yi bir yerlere çekmek için uğraşırlarken , Türkiye Cumhuriyetini tasfiyeye ,devleti kuran Atatürk’ün partisini de gerçek kimliğinden ve Kemalist çizgisinden uzak tutabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir . İkinci dünya savaşı sonrasında başlattıkları bu olumsuz süreci , yaklaşık üç çeyrek asırdır Türk ulusuna ve Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı kararlı bir biçimde tırmandırmaktadırlar . Son yıllarda Türkiye’nin beklenmedik derecede birbiri ardı sıra olumsuz olaylar ile karşı karşıya kalmasının nedeni bu olumsuz sürecin en üst düzeyde zorlanmasıdır . Böylyesine Makyavelist bir siyaset günlük olarak Türklerin aleyhine dayatılırken , Türklerin bu gidişe karşı koyması ve direnmesini önleyecek yeni siyasal ve hukuki senaryolar birbiri ardı sıra gündeme getirilmektedir .

İşte Atatürkçü Düşünce Derneği , böylesine olumsuz bir gidişe karşı çıkmak ve tıpkı ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi ulusca karşı koyarak direnmek üzere kurulmuş olan bir ulusal demokratik kitle örgütüdür .Devleti kuran parti çeşitli siyasal senaryolar aracılığı ile sürekli olarak iktidardan uzak tutulurken , Atatürk’ün Cumhuriyet devleti merkez sağ kanattan gelen partilerin iktidarları aracılığı ile bölücü, işbirlikçi,mandacı ve şeriatçı kadrolaşmaların saldırısına uğramıştır . Her sağcı iktidar kendi doğrultusundaki kadroları devletin içerisindeki bir yeni siyasal yapılanma amacıyla kullanmağa başladığı aşamada , Türk devleti Atatürk’ün kurmuş olduğu çağdaş ve ulusal bir üniter devlet olmaktan hızla uzaklaşmağa başlamıştır . Ağızlarından Atatürk’ü düşürmeyen merkez sağ iktidarlar döneminde Atatürk ilkeleri geride kalırken , Kemalist devrimlere karşı bir anti yaklaşım giderek tam bir karşı devrimci hareket olarak ,devletin içerisinde işbirlikçi ve mandacı kadrolar aracılığı ile tırmanmıştır . Neredeyse devletin kurucusu Atatürk’ün her aşamada devletin dışında bırakılmağa çalışıldığı görülmüş , devletin kurucusu olarak Atatürk’ün resmi resimleri kamu kurumlarının duvarlarından indirilmeğe çalışılırken , yerine bazı din adamlarının ya da tarikatların önderlerinin resimleri asılmağa çalışılmıştır . Devlet bitirilmeğe çalışılırken, kurucu iktidarı temsil eden Atatürk’ün partisinin her aşamada devredışı bırakılmağa çalışıldığı görülmüştür . Devlet ile beraber partinin arkasındaki gücün Atatürk olması , Atatürk’ün tarihsel süreç içerisinde hem devletin hem de devleti kuran siyasal partinin dayanak noktası olması , bu noktanın esas alınmasıyla beraber geleceğe dönük yeni bir Kemalist yapılanmada , Atatürk’ten gelen hiç bir değerin düşünülmediği anlaşılmıştır . Bir anlamda kurucu iktidarın temsilcisi olarak Atatürk’ün ve devletinin bitirilmek istendiği gibi bir olumsuz durum gündeme getirilmiştir . Artık hiç kimsenin Atatürk diyemiyeceği ya da Atatürk’ü bir temel kalkış noktası olarak göremiyeceği yeni bir döneme doğru geçiş sağlanmaya çalışılmaktadır . Gelecekte Atatürk’ün temel çıkış noktası olmadığı , Atatürk ilke ve devrimlerinin anayasal çerçevede korunmadığı ve Atatürk’ün partisinin de zaman içerisinde kapatılacağı bir siyasal süreç ile Türkiye karşı karşıya bırakılmaktadır ., Böylesine bir ortam sağlanırsa Türk devletinin tarihten gelen kökleri kazınacağı gibi , geleceğe dönük olarak da siyasal varlığını korumak istemesi , çeşitli anlamlara gelebilecek ya da farklı yönlere çekilebilecektir .Demokrasi görünümlü daha çok karar elde edebilme mücadelesi ülkedeki yozlaşmayı ve karşı devrimi beklenmedik bir biçimde öne çıarabilecektir .

Türk devletinin çökertilmesi durumunda , böylesine bir olumsuz girişime karşı çıkacak ve tek direnecek örgüt , devleti kuran ve cumhuriyet rejimini ilan eden Atatürk’ün siyasal partisi olacaktır . Siyasetin giderek profesyonelleştiği bir dönemde farklı kesimlerin siyasal partileri , Atatürk’ün partisinin karşı çıkışına dikkat ederek yeni dönemde yollarını ve yönlerini yeniden ayarlamak durumundadırlar . Siyasal iktidarların sürekli olarak okyanus ötesinden esen rüzgarlar tarafından biçimlendirildiği aşamada , Türkiye Cumhuriyeti yolunu bulmakta giderek zorlanmış ve bu yüzden bir çok siyasal sorun ile yakından ilgilenilememiştir . İlgisizlik dış saldırıların artmasına , ülkede ulusal bir savunmanın girderek geride kalmasına neden olmuştur . Türkiye Cumhuriyetinin hem kurucusu hem de geleceğe dönük olarak güvencesi olmak durumunda olan Atatürk’ün partisinin ,bu sıfatlarına rağmen kendisinden beklenen hizmetleri yapamadığı ve sürekli olarak hem içeriden hem de dışarıdan engellenmeğe çalışıldığı görülmektedir .Siyasetbiliminin siyasal partileri anlattığı bölümlerin ötesinde olarak ,devlet Türkiye’de iç güçler tarafından değil ama sürekli olarak dış güçler tarafından yönetilir bir duruma gelmiştir. Dış güçlerin Truva atı olarak Türkiye’de kullanılmakta olan siyasal partilerin bu durumu dikkate alarak davranmaları gerekirken , emperyal dış güçlerin insanların gözlerinin önünde her türlü senaryo doğrultusunda bir çok komplo yada siyasal senaryolara yönelmeleri kaçınılmazdır . Türk devleti ile beraber bu gibi olumsuz girişimlerden çok çeken Türk halkının devletten uzaklaşıldığı aşamada, benzeri bir sıcak yaklaşımı Atatürk’ün partisinden beklemesi normal karşılanmalıdır . Ne var ki , bu partinin de soğuk savaş döneminin koşulları altında etkisiz kalması , sonradan devreye giren küreselleşme aşamasında ise kendisinden beklendiği gibi ileri derecede eli kolu bağlı bir noktaya getirilmesi , Türk ulusu ve devleti açısından üzerinde çok ciddi düşünülmesi gereken yeni durumları gündeme getirmektedir . Türk devleti ile beraber bu siyasal yapıyı kurmuş olan siyasal unsur olarak Cumhuriyet Halk partisinin de dışlanması ,emperyalizmin Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı nın en açık göstergesi olmuştur .

Bir devlet ile beraber devleti kuran parti ve daha sonra da bu siyasal birikimi bir bütün olarak temsil etmek üzere yola çıkmış olan bir demokratik kitle örgütü olarak Atatürkçü Düşünce Derneğinin , dünyanın ortasındaki Türk ulusal birikiminin sarsılmaz ve kenetlenmiş unsurları olarak görülmelerinde , Türkiye Cumhuriyetinin geleceği açısından önemli yararlar bulunmaktadır . Devleti kuran parti Atatürk Cumhuriyetinin güvencesi olarak yola devam etmeğe çalışırken hem engellenmiş hem de kapatılarak devredışı bırakılmağa çalışılmıştır . Ara rejimlerde açıkca belli olan bu emperyal plana karşı , Türkiye cumhuriyetini kurmuş olan ulusal güçler ve onların bugünkü kuşaklarının hem devletlerine sahip çıkmaları, hem Atatürk’ün partisinin başka çizgileri kaymasını önleyebilmek üzere devreye girmeleri, hem de Atatürkçü birikimi örgütleyerek geleceğe dönük kurumlaştırmak üzere mücadele eden Atatürkçü Düşünce Derneğine destek olmaları gerekmektedir . Emperyal güçler ile beraber siyonist lobilerin ortadan kaldırmak üzere mücadele ettikleri Türk devletine sahip çıkmak çeşitli yollardan mümkün olabilir . Ne var ki , devletin kurucusu olan partinin çeşitli komplolar ile karşı karşıya bırakılması , kapatılma senaryosunun geride kaldığı aşamada yeni oyunları ve manevraları devreye sokmaktadır . Türk halkı böylesine bir çıkmaza doğru gidilirken , devletine sahip çıktığı kadar Atatürk’ün partisine de sahip çıkmak durumundadır . Partiyi dış güçlerin ara rejimden yararlanılarak kapattırmasına karşı , iç güçler ve milli merkezler in elbirliği ile açtırdığı görülmüştür . Şimdi benzeri doğrultuda bölünme ve parçalama senaryoları devreye sokularak , devleti kuran partinin Atatürkçü tabanı eritilmek istenmekte ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda başka siyasal çizgilere doğru zorlanmaktadır . Böylesine olumsuz bir zorlamaya karşı ,Atatürkçü birikimin devleti kuran partinin yanında yer alması beklenmelidir . Son yıllarda partiyi işgal etmiş olan Atlantikçi liberalizmin çizgisinden bu Kuvayı Milliye örgütünün kurtulabilmesi için yeni bir Atatürkçü refleksin uyanarak devreye girmesi gerekmektedir .

Atlantik emperyalizminin ABD ve İngiltere işbirliğinde ya da İsrail ile Almanya gibi devletlerin devreye girmesiyle gündeme gelen askeri dönemler , her zaman için Türkiye’yi Atatürk’ün bağımsızlık düzeninden uzaklaştırmıştır .Bu gibi batılı ülkeler sürekli olarak Atatürkçülüğü kendi çıkarları için kullanmak istemişler ve genel olarak Atatürk adına yapılan darbeleri destekleyerek ,Türk halkının aleyhine kullanmışlardır .Böylesine bir çıkmaz içerisinde Türk halkının muhafazakar kesimleri ile Atatürk cumhuriyetinin laik devleti karşı karşıya getirilmiştir . Güneydoğu üzerinden Türk -Kürt çatışması ile ,doğu Anadolu üzerinden bir Alevi-Sünni çekişmesine Türkiye kurban edilmek istenmiştir . Sonunda Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak derecede bir iç savaş ya da çekişmeye doğru Türkiye’yi sürükleyecek olan bu gibi olumsuz durumlara karşı , Türkiye Cumhuriyeti devleti mücadele ederken , devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisi de bu haklı mücadeleye destek vererek devlete yardımcı olmak durumunda kalmıştır . Bu aşamada T.C ile CHP’nin işbirliği kendiliğinden gündeme gelmektedir . T.C. tasfiye edilirken ve CHP kapatılırken ülkede varolan Atatürkçü potansiyel hızla örgütlenerek ADD’yi ortaya çıkarmıştır . ADD böylesine kutsal bir varolma mücadelesinin üçüncü ayağı olarak devreye girmek zorunda kalmıştır . Atatürk’ün partisini işgal etmiş olan Atlantikçi güçler ve batı mandacısı yöneticiler , ülkedeki Atatürkçü potansiyelin devlet ve toplum kurumlarından dışlanmasına hep seyirci kalmışlar ve Atatürk’ün partisinin kapılarını Atatürkçülere kapatarak , seçim dönemlerinde siyasetle ilgisi olmayan yetersiz ve farklı çizgilerden gelen kadroları devşirerek ,Kemalist çizgide politik kadroların Türk siyasetine egemen olmasını önlemişlerdir . Böylece içeriye karşı kendilerini daha rahat hissetmişler ve dışarıdan gelen talimatlar ile yönlendirmelere daha kolay uyum göstermişlerdir .Liberal yönetim kadrolarının sermayeye ve batı emperyalizmine teslimiyetçi tutumları yüzünden Türkiye yarı sömürge konumuna sürüklenirken , Türkiye Cumhuriyetini çağdaş uygarlık düzeyine tam bağımsız bir çizgide çıkartacak olan Atatürkçü taban ve kadrolar siyaset sahnesinin dışına itilmeğe çalışılmıştır . Cumhuriyet Halk Partisinin doğru dürüst Kemalist politikalar uygulamaması yüzünden böylesine bir olumsuz durum ortaya çıkmış ,Atatürk’ün partisinden zaman içerisinde dışlanan Kemalist kadrolar , bir büyük demokratik kitle örgütü olarak ADD’nin çatısı altında biraraya gelmek zorunda bırakılmışlardır . Bu yüzden ADD tarih sahnesine CHP’nin bir tamamlayıcısı olarak çıkmış ama kesinlikle bir siyasal partiye dönüşmemiştir .ADD’yi kendi siyasal çıkarları doğrultusunda siyasal partiye dönüştürmek isteyen bazı hırslı ama yeteneksiz kadrolar öne çıkarak maceralara kalkışmışlar ama ,bu büyük örgütün tabanının , Atatürk’ün partisine karşı başka bir siyasal parti macerasına uzak durması nedeniyle başarılı olamamışlardır . Bu gerçeği hem CHP hem de ADD tabanı ile yönetimlerinin iyi hatırlamasında ,gelecek açısından yarar vardır . Atatürkçüler devlet saygısının yanısıra parti ve dernek ayırımını iyi bilecek ve bunları birbirine karıştırmayacak sağduyuyu gösterdikleri sürece , dernek ve parti işleri birbirine karışmayacaktır .Ne var ki , hem partinin hem de derneğin Atatürk’ün yolunda onun ilkeleri doğrultusunda yürümeleri ile böylesine olumlu bir sonuç sağlanabilecektir .

T.C. bir devlettir . Tarihsel süreç içerisinde CHP tarafından kurulmuştur . CHP ise bir partidir gene tarihsel süreç içerisinde Türk halkının ulusal kuruluş savaşı verdiği aşamada kurulmuştur . Devletin arkasında böylesine bir parti gerçeği vardır ve devleti kuran bu parti Türk halkının verdiği yetkiyi temsil etmektedir . Emperyalizm ve de siyonizm Atatürk’ün devletini tasfiye ederken , Atatürk’ün partisinin devreye girerek Türkiye Cumhuriyetine Türk ulusu adına sahip çıkması gerekmektedir . Devleti kuran parti böylesine bir ulusal göreve iç ve dış çıkar çevrelerinin müdahaleleri yüzünden hakettiği biçimde sarılmazsa , o zaman Türk halkı sonradan kurmak zorunda kaldığı ADD ile , Anadolu ve Rumeli Müdafaai hukuk Cemiyeti ile başlatmış olduğu antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı varolma mücadelesine yeniden başlamak zorunda kalacaktır . Türk devleti Atatürk Cumhuriyetinden başka bir çizgiye kaydırılırsa , Atatürk’Rün partisi iç ve dış çıkar çevrelerinin istekleri doğrultusunda liberal politikalara teslim edilirse ,Türk halkı gerçek anlamda Atatürkçü mücadelesini ADD gibi Türkiye’nin en büyük ulusal demokratik kitle örgütünün çatısı altında , Türkiye cumhuriyeti anayasasının sağlamış olduğu hukuk zemininde vermeğe devam edecektir . T.C. yıkılırsa CHP devreye girecektir . CHP tasfiye edilirse ADD devreye girerek , Türk ulusunun Kuvayı milliye’den gelen ulusal kurtuluşçu insiyatifini emperyalizme karşı varolabilmek doğrultusunda kullanabilmesi sağlanacaktır . Önümüzdeki dönemde parti ve dernek kongrelerinde bu gibi konuların tartışılarak karara bağlanması ve Türk ulusuna yön gösterecek kararlar ile yaklaşımların ortaya konulması gerekmektedir . Bu konular karara bağlandıktan sonra da cumhuriyetin yeni ve genç kuşakları içinden çıkacak zinde kadrolar ve önderler aracılığı ile geleceğe dönük Atatürkçü mücadelelerin ve var olma kavgalarının verilmesi gerekmektedir . Bu aşamada yapranmış isimler ya da belirli çıkar çevrelerinin adayları ile hiç bir yere gidilemiyeceği açıktır . Kurultaylara ve kongrelere katılacak Türk halkının temsilcilerinin , tıpkı ulusal kurtuluş savaşı yıllarında olduğu gibi ülke için en yararlı olacak doğrultuda sağduyu ve özveri göstermeleri beklenmektedir .

23 Ekim 2018 Salı

ANKARA KALESİ-95 "YENİ BİR ERZURUM KONGRESİ TOPLANMALIDIR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 04.03.2011 // 4 Mart 2011) - Bugüne kadar gündeme gelen bu tür girişimlerin önümüzdeki dönemde daha da artacağı ve seçmen kitlelerini oy verme aşamasında etkileyecek derecede tırmanacağını şimdiden söylemek mümkündür .


ANKARA KALESİ-95      
YENİ BİR ERZURUM KONGRESİ TOPLANMALIDIR 

Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN
Ankara, 04.03.2011

Türkiye son hızla genel seçimlere gidiyor . Üç ay sonra genel seçimlerin sonuçlarına göre, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi yönetecek siyasal iktidar belli olacaktır . Böylesine bir aşamada siyasal partiler seçmen önüne çıkmağa hazırlanmaktalar ve bu doğrultuda programlar ve planlar hazırlayarak ve her gün halkın önüne çıkarak ,seçim kazanmak üzere yeni manevralara hazırlandıkları göze çarpmaktadır . Halk kitlelerini yakından ilgilendiren hemen hemen her konuda başlıca partilerin yeni hazırlıklara girdikleri ve bu doğrultuda genel seçimler öncesinde yeni programları Türk kamuoyuna açıklayarak arkalarındaki halk desteğini artırabilmek üzere harekete geçtikleri anlaşılmaktadır . Siyasal partilerin başlıca hedefi olan iktidara gelmek ancak genel seçimler yolu ile mümkün olabildiğinden , böylesine bir geçitten geçebilmek üzere önde gelen büyük partilerin Türkiye’nin en önemli sorunlarına yeni çözümler üreterek gelecek dönemde Türkiye Cumhuriyetini yönetmeğe talip oldukları ,bu tür girişimlerinden açıkca ortaya çıkmaktadır . Bugüne kadar gündeme gelen bu tür girişimlerin önümüzdeki dönemde daha da artacağı ve seçmen kitlelerini oy verme aşamasında etkileyecek derecede tırmanacağını şimdiden söylemek mümkündür . Seçimlere doğru yeni gazetelerin ve dergilerin çıkması kamuoyundaki tartışmaları tırmandıracağı gibi ,partilerin seçim bildirgeleri ve programları da Türkiye’yi genel seçim atmosferine hazırlayacaktır .

İçinden geçilmekte olan değişim sürecinde Türkiye bir çok konuda zorlanmakta , değişimin dayattığı sorunlar ile geçmişten gelen geleneksel sorunlar bir araya gelerek ,zamanla içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağını Türkiye’yi yönetmeğe talip olan partilerin ve siyasetçilerin önüne çıkmaktadır . Tek tek ele alındığında daha kolay çözüme kavuşturulabilecek bazı sorunların daha genel anlamda ve başka sorunlar ile beraber ele alınması ,ya da bütün boyutları ile masaya yatırılması gibi durumlarda gene içinden çıkılmaz durumlar ile karşılaşmak mümkün olabilmektedir . Bu nedenle hem siyasi partiler hem de siyaset kadroları ciddi boyutlarda zorlanmaktadırlar . Öyle ki , Türkiye Cumhuriyetinin doğrudan doğruya geleceğini etkileyecek derecedeki çok önemli ve yaşamsal sorunlara böylesine bir ortamda çözüm bulmakta Türk toplumu giderek gecikmekte ve bu nedenle de Türkiye’nin sorunları çözümsüz bir doğrultuda sürünüp gitmektedir . Zaman en acımasız hakem olarak bu durumu açıkca ortaya koymakta ne var ki , Türkiye gene de ana sorunlarına çözüm üretebilecek olgunluk aşamasına gelememektedir . Böylesine bir gecikmenin dış konjonktürden gelen nedenleri olduğu gibi ,içeriye yansıyan boyutları ve Türkiye’nin iç dinamiklerinin bir türlü olumlu bir çizgide kesin ve kalıcı çözümler için elverişli bir ortama gelememesi de etkili olmaktadır . Bu doğrultuda çözüme kavuşturulamayan sorunlar giderek karmaşık bir yapıya dönüşmekte ve içinden çıkılmaz bir duruma dönüştüğü aşamada ise ,bazı haklı ya da haksız tepkiler ile karşılaşarak iyice yokuşa gitmektedir .

Son zamanlarda bölücü hareketler ve terör sorunu üzerinden Türkiye’nin gündemindeki bir numaralı sorun olarak duran güneydoğu sorunu ,bir türlü çözüme kavuşamamakta , iyi niyetli çözüm girişimleri bir türlü sonuca ulaşamamakta ,bu arada kötü niyetli siyasal girişimler de engelleyici faktörler olarak devreye girdiği aşamada sorunu çözüme kavuşturmak hedefi iyice uzaklaşarak imkansızlık noktasına gelmektedir .Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasıyla beraber gündeme gelen bu sorun zamanımızda iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiş ve iyi niyetli girişimler giderek sonuçsuz kalınca ,bu kez de kötü niyetli girişimler bu sorunun Türkiye Cumhuriyetine ve komşu devletlere karşı kullanılması gibi bir yeni olumsuz gelişmenin öne çıkmasına neden olmuştur . Sorunu çözemeyen iç ve dış siyasal çevreler bu kez içine girilen çözümsüzlük aşamasında bu kez sorunu birbirlerine karşı çözümsüzlük doğrultusunda kullanmağa başlamışlar ,karşı tarafların çözümlerinin engellenebilmesi için görünüşte yeni adımlar atılmış ve bu adımların sorunu çözmeğe değil tamamen tersine çözümsüzlük istikametine doğru çektiği belirli bir zaman dilimi geçtikten sonra görülmeğe başlanmıştır . Bunun anlaşılması üzerine ,güneydoğu da çözüm bekleyişi içinde olan ilgili çevrelerin umutları tükenmeğe başlamış ve bir anlamda aldırmazlık tutumu bu çevrelerde giderek etkili olmağa başlamıştır . Sorunu barış içinde çözemeyenler savaş ve terör yollarını denemişler ama bu yoldan da bir sonuç elde edememişlerdir . Terör ile Türkiye Cumhuriyetinin yıkılamıyacağı , Irak ya da Yugoslavya’daki gibi bölünemiyeceği artık kesin olarak anlaşılmıştır . Ne var ki , Türk devletinin de bütün gücüne rağmen terör örgütünü kesin olarak yok edemiyeceği anlaşılmış ve bu aşamadan sonra ,güneydoğu sorununun Türk devletinin yıkılmazlığı ile bölgedeki etnik halkın terör örgütlenmesi arasına sıkışıp kaldığı belli olmuştur . Terör örgütü Türk devletini otuz yıl sonra yıkamayınca , bölge halkı terör yolu ile sonuca gidemeyeceğini anlamıştır .Terör örgütünün arkasında ise bölgeye dönük stratejik hesapları olan ABD,İngiltere ,Almanya ,Fransa ve İsrail gibi emperyal batılı devletlerin açık desteği olması yüzünden de Türk devleti de bu bölgedeki etnik terörü kendi gücü ile sona erdiremiyeceğini anlamış durumdadır .

Gelinen noktada ,güneydoğu sorununun devlet baskısı ile ya da etnik halkın terör örgütlenmesiyle çözülemiyeceğinin kesin olarak anlaşıldığı görülmektedir . Artık Kürt yok diyerek ya da dağlık bölgeden gelen kart kurt sesleri masalları ile güneydoğu sorununun olumlu bir sonuca bağlanamıyacağı iyice belli olmuş ve soğuk savaş sonrası aşamada içine girilen küreselleşme döneminin dinamiklerinin etnik kökenleri öne çıkarması nedeniyle sorun daha da büyüyerek iyice içinden çıkılmaz bir noktaya gelmiştir . Eski dönemde Türkiye’nin komşu ülkelerini Türkiye’ye karşı terör eylemleri için etnik gruplaşmalar doğrultusunda kullanan Türkiye’nin dostu ve müttefiki görünümündeki batılı emperyal devletler yeni dönemde bu şanslarını yitirmişler , soğuk savaş sonrasında sınır komşularıyla dana yakın ilişkiler içerisine giren Türkiye Cumhuriyeti komşularını da bölücülük doğrultusunda tehdit eden etnik teröre karşı bölgesel bir işbirliği ve dayanışma dönemini başlatmıştır . Irak ve Suriye’nin kuzey bölgelerini Türkiye’ye karşı birer terör üssü olarak kullanan bölücü illegal örgüt yeni dönemde bu şansını yitirince iyice toplumsal desteğini kaybetmiştir .,Kitlesel destekten mahrum kalan bölücü örgüt yeni dönemde eski iddialarını sürdürebilmek için ,batının emperyal devletlerinin desteğine sığınmış ve Avrupa Birliği oluşumu üzerinden Avrupa ülkelerini , Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden de ABD ve İsrail devletlerinin desteklerini korumağa çalışmış ve bu ülkeleri n Türkiye üzerinde baskı kurmalarını sağlayarak , Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde kendi istedikleri doğrultuda bir çözüm üretmeğe çaba göstermişlerdir . Nato üyesi ve AB aday ülkesi olarak Türkiye’nin batı dünyası ile olan yakın ilişkilerinden yararlanarak , batılı ülkeleri Türkiye’yi bölücü örgütün planları doğrultusunda bir çözüme zorlama dönemi de son yıllarda giderek artan baskı ve şantajlara rağmen sonuç vermemiş ,bu doğrultuda geliştirilen bütün girişimler sonuçsuz kalmıştır . Artık eski tutumlar ya da senaryolar ile sonuç alınamıyacağı kesin olarak belli olmuştur .

Bölücü etnik terör yüzünden otuz yılda otuz bin insanını kaybeden Türkiye Cumhuriyetinin bundan sonraki aşamada yeniden bir terör dönemine zorlanması hiçbir biçimde sonuç vermeyeceği gibi tamamen tersine bir doğrultuda tepkisel olumsuz sonuçlara da giden yolları açabilir .Türkiye artık geri zekalı ya da aptal bir ülke konumuna hiçbir biçimde düşürülemiyecek derecede bir olgunlaşma aşamasına gelmiştir . Çeyrek yüzyılı aşan bir sürede yaşanan olaylar , Türk insanını bilinçlendirdiği gibi Türk devletinin de giderek güçlenmesine neden olmuştur . Eskisinden daha güçlü bir konuma gelen Türkiye Cumhuriyetinin Yugoslavya’da yaşanan iyiniyetli demokrasi senaryoları ile safca parçalanmağa doğru sürüklenecek bir geri ülke ya da zayıf devlet konumundan hızla uzaklaştığının görülmesi gerekmektedir . Bu konuda kararlı görünen batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi maalesef hedeflerine ulaşmakta fazlasıyla gecikmişlerdir . Son yıllardaki bütün zorlamalara rağmen istediklerini elde edemeyen bu emperyal güçler gene aynı kafada olmalarına rağmen , aradan geçen yıllardan sonra dönemin değiştiğini ve Türkiye’nin artık dıştan yetiştirilen ve dışarıdan gönderilen siyasetçiler ile uzaktan kumandalı manüplasyonlar ile yönetilemiyeceğini artık görmeleri gerekmektedir . Zaman içerisinde doğrular ve yanlışlar ortaya çıkmış ve küresel sermayenin güdümündeki medya ile ya da siyasetin küresel sermaye tarafından finanse edilmesiyle dışa bağlı güçlerin ya da kadroların aracılığı ile Türkiye’nin bir yerlere sürüklenerek yönetilemiyeceği artık kesin olarak ortaya çıkmıştır . Geçmiş dönemde yaşanan olaylardan herkesin bir ders çıkarması gerektiği görülmektedir . Çıkarılan derslerden alınacak olumlu sonuçlara göre yeni dönemde davranılması gerektiği anlaşıldığı için ,hiç kimse ya da taraf bütün sorunlarda olduğu gibi güneydoğu ya da doğu Anadolu sorunlarında da eskisi gibi hareket ederek zorlayıcı ve baskıcı girişimler ile sonuç almağa yönelme hakkı bulunmamaktadır . Soğuk savaşdan küreselleşme aşamasına geçiş döneminde ortaya çıkan bölücü terörün sonuçsuzluğu ve hiçbir işe yaramazlığı kesinlik kazandığına göre , yeniden böylesine yöntemlere başvurulması durumunda Türk devletinin ve Türk ulusunun ,ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından göstereceği tepkiler eskisinden çok farklı ve ağır olabilir . Bu nedenle , böylesine olumsuz tepkilere yol açabilecek zorlayıcı girişimlerden vazgeçilmesi öncelikle sorunun barış ortamında daha sağlıklı bir biçimde ele alınabilmesine yardımcı olacak ve bu doğrultuda yeni olumlu adımların atılabilmesi için elverişli bir ortamı yaratabilecektir .

Türkiye genel seçimlere giderken sadece güneydoğu sorunu değil ama bütünüyle Doğu Anadolu bir büyük sorun olarak Türk kamuoyunun önüne gelmiştir . Yeni dönemde Türkiye bölgeye sadece güneyden ya da güneydoğu sorunu olarak değil ama bütünüyle ülkenin doğu bölgelerini içine alacak düzeyde bir doğu sorunu olarak bakmak durumundadır . Bu nedenle , Türkiye Cumhuriyeti devletinin doğu bölgesini oluşturan , güneydoğu,doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri artık beraberce dikkate alınmak durumundadır .Ulusal kurtuluş savaşını yönetmek üzere Samsun’a çıkan Türk devletinin kurucusu Atatürk’ün izlediği siyasette bu doğrultuda gelişmiştir . Doğu Karadeniz’deki Pontus çetecilerine karşı güvenlik oluşturmak üzere Anadolu’ya ayak basan Mustafa Kemal daha sonraki aşamada ulusal kurtuluş savaşına ülkenin doğusundan başlayarak işe girişmiş ve öncelikle Doğu Anadolu ile Doğu Karadeniz’in birlikteliğini sağlayacak olan Erzurum Kongresi ile resmi çalışmalarına başlamıştır . Erzurum Kongresi öncesinde ülkenin her köşesinde iki yüz civarında kongre ve toplantı yapılmasına rağmen , yerel ya da bölgesel düzeyde sonuç alınamamış ve daha sonraki aşamada Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu’da birlik ve bütünlük sağlaması üzerine gerçek anlamda ulusal kurtuluş savaşı başlamıştır . Dünyanın tam ortasında her tarafı açık bir konumda yer alan Anadolu yarımadası üzerinde bir bağımsız devlet düzeninin oluşturulabilmesi için jeopolitik ve stratejik açılardan öncelikle Doğu Anadolu’nun güvence altına alınması zorunlu görünüyordu. Doğu Anadolu Erzurum Kongresi ile güvence altına alındıktan sonra sıra ülkenin diğer bölgelerine gelmiş ve daha sonraki aşamada Doğu Anadolu bölgesinde sağlanmış olan birlikteliğin Misakı Milli sınırları doğrultusunda ülkenin batı,güney ve kuzey bölgelerine de taşındığı görülmüştür . Ulusal kurtuluş savaşı sırasında yaşanan bu siyasal gelişmeler , Anadolu üzerindeki bu üniter ulus devletin bağımsız bir siyasal düzen oluşturabilmesi açısından Doğu Anadolu’nun birlikteliği ve bütünlüğünün yaşamsal bir öneme sahip bulunduğunu açıkca göstermiştir . Türkiye’nin doğusunda bulunan üç coğrafi bölgenin bir bütünlük içerisinde merkeze bağlı olmasının ülkenin batı bölgelerinin başkent Ankara’dan merkezi olarak yönetilebilmesi açısından da gerekli olduğu görülmüştür . Doğusunu güvenceye alan Ankara yönetimi batı bölgelerini yönetebilir konuma gelebilmiştir . Doğusunu koruyamayan bir Ankara yönetimini batı bölgelerinin de ciddiye almayacağı açıktır . Bu nedenle , Türkiye Doğu Anadolu için geliştireceği çözüm önerilerinde devletin kuruluş yapısı ,modeli ve ilkelerini öncelikle göz önünde tutmak zorundadır . Bu gerçeği güneydoğu’da ayrı devlet isteyenlerin ya da Kuzey Irak’a Türkiye’nin güneydoğusunu da bağlamak isteyenlerin acilen görmelerinde barış koşullarının korunabilmesi açısından yarar vardır .

Türk devleti Doğu Anadolu’ya başkent Ankara’dan bakmak durumundadır . Devletin böylesine bir merkezi yapıda kurulmuş olması nedeniyle , hareket noktası başkent Ankara’nın kontrolu altındaki Misakı Milli sınırları içerisinde üniter bir bütünlüğün öncelikle korunması ve böylesine bir siyasal yapılanmanın üzerinde duran ulus devletin varlığının geleceğe dönük sürdürülebilmesi açısından devletin kurucusu Atatürk tarafından belirlenmiş olan devlet modelinin öncelikle korunması gerekmektedir .Bu durum aynı zamanda bir anayasal zorunluluk olarak da devreye girmekte ve ülkenin her bölgesine merkezden aynı doğrultuda bakış açılarının geliştirilebileceğini göstermektedir . Türk devleti Ankara merkezli bir hukuki yapıya sahiptir ama Ankara’da ulusal ve üniter devletin kurulmasına giden yol Doğu Anadolu’daki Erzurum Kongresi ile başlatılabilmiştir . Erzurum Kongresi o koşullarda yapılamasaydı Sivas’da bir büyük ulusal kongre hiç yapılamaz ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti nin kuruluşuna giden kararlar Türk ulusunun ülkenin bütün bölgelerinden gelen il ve bölge temsilcilerinin katılımıyla hiçbir biçimde kurulamazdı . Bu nedenle , Doğu Anadolu’nun geleceği denlince akla Erzurum Kongresi , Türkiye’nin geleceği denilince de akla Sivas Kongresi gelmektedir .Atatürk Misakı Milli sınırları içerisinde bir ulus devleti üniter yapı içerisinde oluştururken Doğu Anadolu’da güneydoğu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin birlikteliğini öncelikle sağlamış ve daha sonraki aşamada da bu durumun ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından korunmasına öncelik vermiştir . Atatürk Cumhuriyetinin çatısı altında Doğu Anadolu’ya bakış açısını bu nedenle öncelikle Erzurum Kongresi olgusu ile değerlendirmek gerekmektedir . Erzurum Kongresi bakış açısıyla Doğu Anadolu’ya bakıldığı zaman , emperyalizmin gelecekte muhtemel küçük etnik devletlerin başkenti olarak öne sürmeğe çalıştığı Diyarbakır,Van ve Trabzon kentinin bütünüyle Doğu Anadolu bölgesinin kopmaz parçaları olduğu daha iyi anlaşılabilmektedir . Bölücü partinin belediye başkanı Diyarbakırı Batman ile birleştirip özerklik isterken ,aynı taleplerini Trabzon ve Van için de gündeme getirmekte ve Emeniler ile Rumların desteğini alarak , güneydoğu’da bir Kürdistan’ın kuruluşunu Türk devletine karşı dayatmağa çalışmaktadır . Hala Sevr rüyaları gören bölücüler , sadece Diyarbakır’ı tek başına kurtaramayınca bu kez Van ve Trabzon’u da öne atarak Doğu Anadolu’da muhtemel bir Ermenistan ve Pontus Cumhuriyetleri oluşumunu yeniden devreye sokmağa çalışmaktadırlar .

Geçen hafta sonunda Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili bir bölge toplantısını , Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuş olan ana muhalefet partisinin müstakbel Büyük Ermenistan devletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlediği görülmüştür . Başkent Ankara’dan çok uzak bir düzeyde yapılan bu toplantıda İstanbul ile Doğu bölgesinin temsilcisi olan bazı sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri de katılmış ve bölgenin geleceği İstanbul merkezli bir bakış açısı ile Ankara ‘dan gelebilecek temsilciler devre dışı bırakılarak ve en önemlisi halen Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü olan Atatürkçü Düşünce Derneğinin toplantıya gelmiş olan temsilcileri dışarıda bırakılarak toplantıyla devam edilmek istenmiştir . Atatürk’ün partsinin Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışlayarak böylesine bir bölge toplantısı yapması hem bölgede hem de ulusalcı ve cumhuriyetçi kamuoyunda ciddi tedirginlikler ve kuşkular yaratmış ve “nereye gidiyoruz “ sorularını öne çıkarmıştır . Atatürk’ün devlet modelini savunması gereken Atatürk’ün partisi , Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bir bakış açısı ile bakması gerekirken ,bu konuda kendisine en fazla yardım yapabilecek düzeydeki ulusal birikime sahip olan Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışarıda bırakarak bölge toplantısını yapmağa çalışması , çok ciddi tedirginliklere neden olmuştur . Bölücü etnik terör örgütüne yakın duran bazı sivil toplum kuruluşları ile bu doğrultuda siyasete yakın duran bazı temsilcilerin toplantıya katılmaları , devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bakış açısından vazgeçtiğine dair tartışmaları de beraberinde kamuoyuna getirmiştir . Doğu Anadolu’nun bütünlüğüne öncelik vermeyen , güneydoğu sorununu Doğu Anadolunun birlik ve bütünlüğü dışında ele alan , Kuzey Irak benzeri bir yeni yapılanmayı çözüm diye Türkiye’nin güneydoğu bölgesine getirmek isteyen bir yaklaşım hiç bir zaman ,Doğu Anadoluyu kurucu önder Atatürk’ün devlet modeline göre değerlendiremiyecektir . Güneydoğu’ya öncelik vererek Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin dışlanması ya da ikinci planda bırakılması ,bölgeye Erzurum Kongresi sonrasında getirilmiş olan bütüncül bakış açısını ve yaklaşımları ortadan kaldırarak bölücü sonuçlar verebilecektir . Bölücü örgüt yandaşı sivil toplumcular ile , başkent Ankara’ya yüz belediye başkanını bir araya getirerek bölgesel meydan okuyanlar ile Doğu Anadolu’ya bütüncül bir yaklaşım geliştirilemez ve bu nedenle de kalıcı ve Türkiye’nin devlet modeline uygun bir çözüm getirilemez .

Ne var ki , Doğu Anadolu’nun bütünlüğü dışlanarak sadece güneydoğu bölgesinin ele alınmasıyla ancak bölücü örgütün ve Türkiye’yi bölmek isteyen batılı emperyal ve siyonist çevrelerin ekmeğine yağ sürülebilir . İstanbul sermayesinin çıkarlarına geçmişte teslim olan Atatürk’ün partisinin yeni dönem açılımında gene İstanbul merkezli bakış açılarıyla biryerlere gitmeğe çalıştığı ama bunu da başaramıyarak yüzüne gözüne bulaştırdığı görülmektedir .Ankara’dan mal kaçırır gibi İstanbul sermayesinin federasyoncu ve eyaletçi bakış açılarıyla öne çıkarılacak çözüm önerilerie ülkenin birlik ve bütünlüğüne zarar vereceği için , Atatürk’ün partisinin gleneksel tabanı tarafından hiçbir zaman benimsenmeyecek ve beklide genel seçimlerde ciddi oranlarda oy kaymasına yol açabilecektir . Geçen seçimlerde partinin önünü kapayarak iktidara gelmesini önleyen eski genel başkana kızgınlık nedeniyle Atatürkçü tabanın önemli bir kesimi tepkisel olarak milliyetçi partiye oy vererek siyaset sahnesnden dışlanmak istenen bu partiye hayatiyet kazandırmıştı .Adında halk sözcüğü bulunmasına rağmen iş adamı ve sanayici derneklerinden kaynaklanan sermaye politikalarına angaje olan Atatürk’ün partisi bu yüzden kısa zamanda zenginlerin partisi durumuna sürüklenerek ,ve Anadolunun çeşitli bölglerinden dışlanarak zenginlerin yaşadığı sahillerin partisi konumuna sürüklenmişti . Bu durumdan ders alması gereken Atatürk’ün partisi geçen yıl İstanbul merkezli bir yönetim atağı ile karşı karşıya kaldığı için ,genel başkan ve yardımcıları ile genel sekreterin İstanbul temsilcileri olarak siyaset sahnesinde yerlerini aldıkları ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen ulusal ve üniter devlet yapısını ikinci plana atmağa ve İstanbul’u yeniden başkent yapacak doğrultuda bölgesel federasyona güneydoğu üzerinden hazırlandıkları anlaşılmaktadır . Büyük sermayenin çıkarları ile ülkenin ve halkın ulusal çıkarlarının ters yönlerde olması ve bu nedenle siyaset sahnesinde önemli ölçülerde çatışmaların öne çıkması dikkate alınırsa ,Atatürk’ün partisinin geçen seçimlerde sahillerden aldığı oylarını bu kez alamıyacağı, ve güneydoğuya öncelik vererek Türkiye’nin bütün bölgelerini karşısına aldığı görülmektedir . Milli sınırlar dışına çıkarak bölgeye yatırım yapmak isteyen İstanbul sermayesi ile güneydoğuda bölücülük yapan partilerin ve örgütlerin çıkarları ,bölgesel federasyon ile eyalet sisteminin oluşturulmasında birbirine paralel görünmekte dir . Bu doğrultuda doğu Anadolu’nun Kürt ve Alevi asıllı insanlarının alet ederek kimliklerini öne çıkaracak bir yaklaşım doğrultusunda güneydoğu sorunu ele alınmağa çalışılmakta ve Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen geleneksel Ankara merkezli ulusal ve üniter yaklaşımından uzaklaşılmaktadır . Atatürk’ün devlet modeline olduğu kadar , devlet kuran partinin altı ilkesinden olan ulusalcılık ve cumhuriyetçilik ilkelerine de açıkca ters düşen bu yaklaşımın , güneydoğu halkından oy alabilmek uğruna gündeme getirilmesi önümüzdeki dönemde ciddi handikaplara yol açabilecek gibi görünmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin en zayıf döneminde kabül etmediği eyalet sistemi ve federasyona , büyük sermaye çevrelerinin ve batılı emperyal güçlerin çıkarları uğruna şimdi evet demesi eşyanın doğasına aykırı düşmektedir . Zayıf noktada kabül edilmeyen Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak bir siyasal çözümün en güçlü olunduğu aşamada kabül edilmesi gibi bir zaafiyeti hiç kimse Türk halkına açıklayamaz .Batı emperyalizmine karşı antiemperyal bir mücadele sürdürerek bağımsız Türk devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisinin yöneticileri ise ,böylesine bir geri adım atmayı hiç kimseye anlatamazlar . Atatürk’ün partisinin doğu bölgelerinden kopmasını yanlış politikalarda ve batı bölgelerinde üslenmiş olan büyük sermayeye teslimiyette aramak gerekirken , gene sermaye merkezlerinin desteği ile güneydoğunun Doğu Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünden kopmasına yolaçabilecek federasyon ve eyalet modeli yaklaşımların benimsenmesi Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına yol açabilecektir .Atatürk’ün partisinin Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına alet olmasını ise hiçbir parti yöneticisi toplumun üçte birini oluşturan Atatürkçü cumhuriyet tabanına anlatamıyacaktır . İktidar partisinin küresel politikalara angaje olan neo-liberal yaklaşımlarının taklitçisi ya da kopyacı bir tutumun sonuç vermesi ise gene eşyanın doğasına ters düşecektir .

Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan Atatürk Milliyetçiliği kavramı , cumhuriyet devletinin Doğu Anadolu’nun ülkeye kopmaz bağlar ile bağlanmasının ana formülüdür . Türk devletinin anayasasında Türk milliyetçiliği değil ama Atatürk milliyetçiliği devletin temel ilkelerinden birisi olarak benimsenmiştir . Devletin adında “Türk” kavramı vardır ve bu kavram doğrultusunda bir Türk milli devleti kurulmuştur ama , içe dönük bir Türk milliyetçiliği anayasada yer almamıştır . Türk milliyetçiliğinden uzak duran bir Türk devleti ulusal yapıda kurulurken , Anadolu’da yaşayan diğer kökenlerden gelen insanlar da düşünülmüştür . Kendini Türk hissedenler Türk olarak kabül edilmiş , “Ne mutlu Türküm diyene” yaklaşımı ile alt kimlik ya da etnik köken sorunları aşılmağa çalışılmıştır . Ulusal kurtuluş savaşında düşmana karşı beraberce savaşan Anadolu halkı Atatürk”ün tanımı ile Türk ulusu olarak kabül edilmiştir . Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk denileceğini devletin kurucusu bir temel ilke olarak ortaya koymuştur . Bu nedenle Misakı Milli sınırları içinde Türkiye Cumhuriyetinin çatısı altında bir Türk vatandaşı olan herkes Türk olarak kabül edilmiş ve hukuken eşit bir statüde her türlü hak ve özgürlükten yararlanılması serbest bırakılmıştır . Türk devleti Avrupa Birliği sürecinde en üst düzeyde insan haklarını ülkede gerçekleştirebilmek için canla başla mücadele ederken , güneydoğu bölgesinde ayrı bir kimlik oluşturarak böylesine bir kimliğe özerklik tanıyacak çözüm modellerini ya da anayasal güvenceye sahip olan resmi ulusal dil olarak Türkçe’nin yanına ikinci bir dilin getirilmesini ,ayrıca Diyarbakır merkezli bir Kürdistan eyaleti oluşturulmasını çözüm olarak benimsemek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinden vazgeçmek anlamına gelecektir . Teröristlere af ile terör örgütünün aklanmak istenmesi şehit ailelerini rahatsız ettiği gibi ,Türk kamuoyunda da haklı tepkilere neden olmuştur . Yerel yönetimler özerklik şartının kabül ettirilmesiyle beraber , oluşacak eyalet yapılanması içinde öz savunma gücü adı altında yerel ve bölgesel ordular kurulmasına izin verilmesi ile de iç savaşa gidebilecek bir çatışma ortamının doğmasına yol açılabilecektir . Bölücülerin Avrupa Birliği üzerinden dayattıkları bu gibi önerilerin hiç birisi gerçek çözüm olmadığı gibi beraberinde yeni sorunlar yaratabilecek derecede de tehlikeli görünmektedir . Bölücü partinin temsilcilerinin başında bulunduğu yüz belediyenin ortak hareket etmesi ciddi bir bölgeselleşme eğilimi olarak ,Türkiye’ye açıktan güneydoğu bölgesinde bir eyalet yapılanması dayatılmasına neden olmakta ve bölünme tehlikesini fazlasıyla artırmaktadır . Eğer ciddi bir çözüm geliştirilmek isteniyorsa , kendini bilen hiçbir devletin alet olmayacağı bu gibi senaryolara Türkiye Cumhuriyetinin uzun süre seyirci kalması ve hoşgörü göstermesinin arkasında yatan nedenler üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gerekmektedir . Sabır etmenin sonunun selamet mi yoksa ,felaket mi olduğu önümüzdeki dönemde görülecektir .

Güneydoğunun bölünmesiyle ilgili bütün toplantılar yeni başkent ilan edilen Diyarbakır’da yapılmaktadır . Atatürk’ün partisinin doğu sorunları ile ilgili çalıştayı ise muhtemel büyük Ermenistan dvletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlenmiştir . Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili toplantıların Diyarbakır ya da Van üzerinden Kürdistan ile Ermenistan’ın oluşumuna yönelik gündeme getirilmesi ise son derece düşündürücüdür . Atatürk’ün partisinin Doğu Anadoluya Van üzerinden bakması ise , İstanbul üzerinden bölgeye yönelik estirilen eyalet ve federasyon yaklaşımlarının bazı gayrimüslim sivil toplum kuruluşları ile cemaatların devrede olduklarını göstermektedir . Doğu Anadolu’ya Van ya da Diyarbakır üzerinden bakmanın ya da yaklaşmanın bölücü sonuçlar verdiğinin kesinleştiği bu aşamada , cumhuriyet tarihimizin ortaya koymuş olduğu gerçekler doğrultusunda ikinci bir Erzurum Kongresine büyük gereksinim vardır . Sevr haritası ya da Wilson prensipleri doğrultusunda bölgeye parçalı yapıyı dayatan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizmine karşılık ,Türkiye Cumhuriyetinin bütüncül ve üniter yapısını , ulusal bakış açısını yansıtacak yeni bir Erzurum Kongresi ile doğu Anadolu’nun sorunları ele alınabilmelidir .Şimdi Atatürk’ün partisine düşen görev , Atatürkçü Düşünce Derneği ile beraber günümüz koşullarındaki Atatürkçü bakış açısını bütün doğu bölgesine yansıtacak ikinci bir Erzurum Kongresini Türkiye’nin Doğu Anadolu’sunun merkezi olan Erzurum’da yapmak olmalıdır . İkinci Erzurum Kongresi ile ,Doğu Karadeniz,Doğu Anadolu ve Güneydoğu bölgeleri bir bütün olarak ele alınmalı ve sorunları böylesine bir bütünlük içerisinde tartışılarak karara bağlanabilmelidir . Ancak o zaman emperyalislerin yerli işbirlikçileri ile dayattıkları bölücü ve mandacı çözüm önerilerinden Türkiye kurtulabilecektir . Şmdiye kadar Türkiye’ye dayatılan baskı ve zor layı yöntemlerin sonuç vermediğini artık emperyal merkezlerin görmesi ve Türkiye’yi yeniden kazanacak yaklaşımların gündüme getirilmesi gerekmektedir . Türkiye’nin geleceği açısından Doğu Anadolu’nun öncliği vardır . Bu nedenle tıpkı geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi yeni bir Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu Atatürkçü bakış açısıyla ele alınabilmelidir . Ondan sonra ise gerekirse yeni bir Sivas Kongresi daha toplanarak her şey Türk ulusunun değerli temsilcilerinin önünde tartışılarak yeniden karara bağlanabilir .

ANKARA KALESİ-93 "NASYONEL ENTERNASYONEL" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 10.02.2011 // 10 Şubat 2011) -Birinci dünya savaşına giden yolda ,batının büyük ulus devletleri yüzyıllarca beş kıtayı sömürgeler aracılığı ile sömürdükten sonra kendi aralarında kavgaya sürüklenmişler ve bu nedenle , merkezi coğrafyayı ele geçirme kavgası içine düşmüşlerdir.

ANKARA KALESİ-93 
"NASYONEL ENTERNASYONEL"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 
Ankara, 10.02.2011
Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeni arayışı döneminde kapitalist emperyalizm bütün dünyaya egemen olmaya yönelmiş ve bu doğrultuda yirminci yüzyıldan gelen ulus devletleri karşısına almıştır . Birinci dünya savaşına giden yolda ,batının büyük ulus devletleri yüzyıllarca beş kıtayı sömürgeler aracılığı ile sömürdükten sonra kendi aralarında kavgaya sürüklenmişler ve bu nedenle , merkezi coğrafyayı ele geçirme kavgası içine düşmüşlerdir .Batı Avrupa’nın Atlas okyanusu kıyısında yer alan üç büyük ve üç küçük ülke kurdukları sömürge imparatorlukları aracılığı ile Avrupa merkezli bir dünya düzenini kurmuşlar ve beş yüz yıla yakın bir dönem kendilerinin egemenliğinde bu yapıyı sürdürmüşlerdir . Sanayi devrimi üzerine bu büyük devletlerin fazlasıyla güçlenmesi ve batı Avrupa ülkelerine karşı olarak Avrupa’nın merkezinde Almanya ve İtalya gibi iki büyük devletin ulusal birliklerini geç kalarak tamamlamalarıyla dünya tablosu değişmiş batı Avrupa ile orta Avrupa ülkeleri arasında sömürge kavgaları başlamıştır . İşte bu aşamadan sonra İngiltere ve Fransa Orta Doğu’ya gelmişler ,Osmanlı ülkesini işgal etmeğe başlayınca karşılarına kuzeyden gelmekte olan Rusya çıkmış ,Almanya Balkanlar üzerinden Karadenize ,İtalya ise Akdeniz üzerinden Kuzey Afrika’ya yöneldiği aşamada Birinci Dünya Savaşı çıkmıştır . 
ENTERNASYONAL // ENTERNASYONEL
O dönemin sömürge imparatorlukları ile merkezi coğrafyanın üç imparatorluğu olan Osmanlı,Rus ve Avusturya imparatorluklarının karşılaşması sonucunda dünya yirminci yüzyıla Birinci Dünya Savaşı ile girmiş , Batı Avrupa İmparatorlukları ile doğu imparatorlukları karşı karşıya gelmişler ve bu aşamada büyük bir savaş çıkınca doğunun büyük imparatorlukları yıkılmıştır . Fransız devrimi ile başlayan milliyetçilik akımları Avrupa’nın doğusuna da sıçramış ,Osmanlı imparatorluğu Balkanlar üzerinden gelen milliyetçilik akımları ile Balkanizasyona uğrayarak dağılmış , aynı milliyetçilik rüzgarları Rus İmparatorluğunu da tehdit etmeğe başlayınca ,bu aşamada sosyalist bir devrim gerçekleşmiş ve eski Rus coğrafyasında bu kez ideolojik bir imparatorluk olarak Sovyetler Birliği yapılanması oluşturulmuştur . Sosyalist devrim sonrasında dünyada batı ve doğu blokları oluşmuş ve iki kutuplu dünyada dengeler kapitalizm ve sosyalizm arasında kurulmağa çalışılmıştır . Yirminci yüzyıl bir anlamda bu iki ideolojinin çevresinde oluşturulan kampların birbiriyle rekabeti ile geçmiş ve yüzyılın sonlarına doğru ABD ile SSCB başkanları arasında başlatılan görüşmeler dizisi sonucunda ,Rusya Federasyonu kurucusu olduğu Sovyetler Birliği’nden çekilme kararı alınca sosyalist sistem dağılmıştır . Böylece batı kapitalist sistemi karşı kutbu tasfiye edince dünya tek kutuplu bir döneme doğru sürüklenmeğe başlamıştır . İçine girilen yeni dönemde batı bloku ,Amerika Birleşik Devletlerinin soğuk savaş döneminden gelen patronajı altında yeni bir küresel imparatorluğu soyunduğu aşamada ,sosyalist enternasyoneli tasfiye eden batı kapitalist sisteminin ,küresel bir hegemonya düzeni arayışı doğrultusunda kapitalist bir enternasyoneli ortaya çıkardığı görülmüştür . Bugün yaşanmakta olan batı merkezli küreselleşme sürecinde ABD merkezli ve bu büyük devletin gücünden yararlanan bir süper yapılanmada ,kapitalist enternasyonelin giderek öne çıktığı ve batının büyük patronlarının bütün dünyayı babalarının çiftliği gibi yeniden sömürgeleştirmeğe başladıkları görülmektedir .

Batılı devletler ile başlayan ve batı merkezli tekelci şirketler ile devam eden küresel saldırganlık döneminde , kapitalizm sosyalizmi ortadan kaldırdıktan sonra yeni aşamada ulus devletleri karşısına almaktadır .Yirminci yüzyıla girerken dünya haritasında yirmi devlet bulunurken ,bugün yirmi birinci yüzyılın başlarında dünyada iki civarında ulus devlet vardır . Bir yüzyıl içerisinde devlet sayısı yirmiden ikiyüze çıkmış ,geleceğe doğru da sürekli olarak artmaktadır . Birinci Dünya Savaşı sonrasında dağılan Osmanlı ve Avusturya imparatorluklarının topraklarında bir çok yeni devlet kurulmuştur . Böylece ,ilk dünya savaşı sonrasında başlayan uluslaşma sürecinde devlet sayısının savaş sonrasında ikiye katladığı görülmektedir . İkinci dünya savaşı sonrasında ise Birleşmiş Milletlerin kurulmasıyla beraber sömürgelerin uluslaşması dönemine geçilmiş ve ikinci dönem uluslaşma aşamasında ,Avrupa devletlerine bağlı olan beş kıtadaki sömürgelere bağımsızlık verilerek devlet sayısının birden elliden ikiyüze çıktığı görülmüştür . Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ise üçüncü dönem uluslaşma aşamasında Sovyetler Birliğinin ve Yugoslavya Federasyonunun dağılması üzerine de ulus devlet sayısı iki yüz yirmiye çıkmıştır . Bugün Birleşmiş Milletler çatısı altında iki yüz yirmi ulus devlet barınmakta ve uluslar arası alanda devletlerarası ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda yürütmektedirler . Bir anlamda geçen yüzyıldan kalan ulus devletler çağı devam etmektedir . Ne var ki , batının en büyük sermaye sahiplerinin bir araya gelerek oluşturdukları kapitalist enternasyonel yapılanması giderek öne çıkınca bu kez kapitalist emperyalizm ile ulus devletler karşı karşıya kalmaktadırlar . Bugün yaşanmakta olan bütün siyasal , sosyal ve sorunların temelinde yatan bu büyük çelişkidir .Böylesine büyük bir çelişkinin sosyalist sistemi dağıtması ve sosyalist devlet yapılarını ortadan kaldırmasından sonra şimdi gelinen bu aşamada ,kapitalist enternasyonelin şimdi de ulus devletleri hedef alarak bütün dünya uluslarına karşı yeni bir emperyalist saldırıyı küreselleşme görünümü altında örgütlemeğe çalıştığı anlaşılmaktadır . Sosyalizmin yokolması ve bu ideolojiye bağlı devlet yapılarının tasfiye edilmesinden sonra şimdi de milliyetçilik ya da ulusalcılık anlamındaki batı dillerinde var olan bir kavram olan nasyonalizme dayanan ulus devletlerin tasfiyesine sıra geldiği görülmektedir . Karl Marx’ın deyimi ile büyük sermayenin çekirdek yapılanması olan finans kapital ile ulus devletler karşı karşıya kalmışlardır .

Nasyonalizm kavramı bütün batı dillerinde yer alan ve genel anlamda kullanılan bir sözcüktür . Bu açıdan ,Fransız devriminin başlamasıyla beraber bütün batı ülkelerinde öne çıkmış ve batının devlet yapısını ulusal bir oluşuma dönüştürmüştür . Kardeşlik,eşitlik ve özgürlük kavramları ana ilkeler olarak kabül edilirken , bu kavramlar doğrultusunda başlamış olan toplumsal dayanışma hareketi bütün halk kitlelerinin kısa bir zaman dilimi içerisinde uluslaşmasına giden yolu açmıştır. Ulus gerçeği böylece dünya gündemine girerken krallıklar kendiliğinden ulus devletlere dönüşmüş ,büyük imparatorluklar hızla tırmanan milliyetçilik akımları ile sarsılırken ortaya çıkan yeni ulus devletler büyük imparatorlukların eski topraklarını parçalayarak dünya haritasındaki yerlerini almışlardır . Birinci,ikinci ve üçüncü kuşak uluslaşma dönemleri sonrasında dünya haritasında ortaya çıkan tabloda ikiyüzü aşkın ulus devletin beş kıtada yer almasıyla günümüzün dünya haritası ortaya çıkmıştır . Daha önceki dönem olan soğuk savaş koşullarında Sovyet devriminden yola çıkan sosyalist devletler olmasına rağmen ,sosyalist sistemin tasfiye edilmesiyle beraber ortaya çıkan tabloda artık Birleşmiş Milletlere üye olan iki yüzü aşkın bir ulus devletler haritası ile insanlık karşı karşıya bulunmaktadır . Sosyalist sistemi dağıtarak Sovyetler Birliği gibi tarihin gördüğü en büyük imparatorluk yapılanmasını geçmişte bırakan enternasyonel kapitalist güç şimdi evrensel alanda ulus devletler ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır .

Sovyetler Birliği dağılırken , uluslar arası alanda SSCB öncülüğünde oluşturulmuş olan sosyalist sistem tasfiye edilirken böylesine küresel bir yapılanmada uluslarası bir gücün etkili olduğu ve bu büyük dönüşümü yönlendirdiği anlaşılmaktadır . Sömürgelerden gelen büyük zenginlikler önce Avrupa’da ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletlerinde büyük zenginler yaratınca , bunların bir araya gelerek sahip oldukları büyük sermayeyi korumak üzere örgütlendikleri görülmüştür . Bu doğrultuda adımlar atılırken ,batının önde gelen zenginlerinin desteği ile ,ihtilalci sendikalist hareketlere kalkışan işçi ve emekçi sınıflarının kapitalistlerin sermayelerini el koymalarını önleyebilme amacıyla uluslar arası alanda siyasal bir düzene bağlanması doğrultusunda sosyalist enternasyonel yapılanmaları açıkca teşvik edilerek desteklenmiştir . Bir yanda Sosyalist Enternasyonel çatısı altında dünyadaki emekçi ve işçi kitleleri örgütlenirken diğer yanda da sermaye sahibi patronlar daha örgütlü bir yapılanmaya giriyorlardı .Batı ülkelerinde kapitalist sistem emperyalizm ve sömürgecilik üzerinden gelişirken sosyalizm de Sosyalist Enternasyonel üzerinden uluslar arası alanda bir sisteme doğru yaygınlık kazanıyordu . İşte böylesine evrensel bir oluşumun sonucunda Rusya’da Sovyet devrimi yapılıyor ve sosyalizm batı kapitalizminin karşısına ikinci bir evrensel kutup yapılanması olarak çıkıyordu .İki büyük dünya savaşı ve soğuk savaşın geride bırakılmasıyla beraber yirmi birinci yüzyıla girme aşamasında bu evrensel sistemin çökertildiği ve yeni yüzyılda dünyanın batı emperyalizminin hegemonyasında küresel bir imparatorluğa yöneltildiği görülmüştür . Yoksul ve geri kalmış Asya ve Afrika ülkeleri yirminci yüzyılda sömürge olmaktan çıkarak bağımsız devlet yapılanmasına yöneldikleri aşamada sosyalist sisteme dahil olmuşlar ama bu yapının da aynı yüzyıl içinde çökmesi üzerine ,eski sömürgeler zaman içerisinde uluslaşarak ulus devletlere dönüşmüşlerdir .

Sovyetler Birliğinin tasfiyesi üzerine Sosyalist Enternasyonel düzeni çökerken , Almanya’ya karşı oluşturulmuş olan gizli dünya devleti yapılanmasının ,zaman içerisinde bu ülkeyi de içine alarak daha güçlü bir kapitalist örgütlenmeye gittiği ve bir anlamda tıpkı Sosyalist Enternasyonel gibi küresel bir güç olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Legal ve illegal olarak iki yönden gelişen bu yapılanmada ,yuvarlak masa toplantılarından başlayarak Dünya Ekonomik Forumuna kadar giden yolda birbirini destekleyen ve bütünleyen yeni örgütlenmeler ile ,bugün insanlığın karşısına en büyük patronların klübü olarak kapitalist enternasyonel çıkartılmıştır . Küresel zenginler ,tekelci şirketlerin çatısı altında bütün dünyayı yeniden sömürgeleştirirlerken sosyalist sistemin sağlamış olduğu bütün dengeleri yıkarak geride kalan ulus devletlerin üzerine saldırmışlardır . Sosyalist sisteme bağlı eski Halk Cumhuriyetleri yeni dönemde bağımsız ulus devletler olarak dünya sahnesine çıkarlarken ,gelişen medya üzerinden batılı ülkeler gibi yaşamağa heveslenirlerken birden küresel tekelci şirketlerdin saldırılarına uğramışlar ve yeni sömürgeler olarak ciddi bir yaşam savaşının dibine sürüklenmişlerdir . Dışa açılma ya da batıya açılma kampanyaları küresel sermayenin güdümündeki medya organları tarafından pompalanırken ,yoksul ülkeler batılı gibi yaşamaya heveslendirilmiş Amerikan tarzı yaşam biçimi kültür emperyalizmi doğrultusunda bütün dünya ülkelerine empoze edilmiş ,sonunda yoksul ve küçük ulus devletler ya kumarhaneye , ya batakhaneye ya da kerhaneye çevirilmişlerdir . Eline parayı geçiren batılı patronlar eski sosyalist devletleri devlet olmaktan çıkarırlarken ,halklarını da yeni köleler konumuna sürüklemekten çekinmemişlerdir .Eski sosyalist ülkeler ile Asya ve Afrika’nın küçük ya da orta boy ulus devletlerine bakıldığı zaman böylesine olumsuz sahneler ile karşılaşılmaktadır . Küreselleşme görünümü altında yeniden sömürgeleşme ve insanlık dışı köleleşme eski üçüncü dünya ülkelerine hak görülürken , küresel sermayenin güdümündeki medya organları ve tatlısu sivil toplumcuları ağızlarından insan hakları ve demokrasi gibi kutsal kavramları düşürmeden kapitalist enternasyonele hizmet eden batının büyük patronlarının Truva atları olarak devreye girdikleri ve azgelişmiş ülkeler üzerinde kamuoyunu batı blokunun çıkarları doğrultusunda yanıltarak etkili olmağa çalıştıkları görülmüştür .

Sosyalist sistemin sağlamış olduğu evrensel dayanışma ortadan kalkınca ,batı emperyalizmi daha da vahşileşmiş ve büyük patronlar bütün dünyayı babalarının çiftliği gibi hem yönlendirmeye hem de kullanmaya başlamışlardır . Gizli dünya devletinin legal kuruluşları olan Dünya Ekonomik Forumu,Bilderberg grubu, Üçlü Komisyon ve Dış İlişkiler Komisyonu gibi oluşumlar küresel bir dayanışma içerisinde daha hızlı ve aktif çalışarak bütün dünyayı kapitalist enternasyonelin hegemonysına sokmağa çalışmışlar , dünya devletinin illegal boyutunda görev yapan Opus Dei,İllimünati ve Siyon Kardeşleri ile Tapınak Şövalyeleri de eskisinden daha etkili doğrultuda evrensel alanı kendi oyun bahçelerine çevirmişlerdir . Legal ve illegal boyutlarda bir batı hegemonyasının kapitalist enternasyonel olarak bütün dünya ülkelerine dıştan zorla dayatılması sürecinde dünya halkları fazlasıyla ezildiği gibi insanlığın üçte biri açlık ve yoksulluk sefaletinin altında ezilmişlerdir . Koskoca Afrika kıtası verimli topraklarına rağmen açlıktan kırılırken , bu kıtayı besleyecek maddi birikimin birkaç misli fazlası tekelci silah şirketlerine para kazandırma doğrultusunda silahlanma yarışına ayırılabilmiştir . Bir çok ülkede isyanları ve halk ayaklanmalarına giden provakasyonların açıkca kapitalist enternasyonelin emrinde görev yapan gizli dünya devletinin illegal örgütleri aracılığı ile düzenlendiği bir çok olaydan sonra anlaşılmıştır .Bütün insanlığı tehdit eden bir çok gelişmenin arkasında bu gizli dünya devletinin illegal örgütleri olduğu kesinlik kazanınca , dünya nüfusu azaltmak üzere yeni mikropların üretilerek yoksul ülke halklarının kitlesel kırımlar ile tasfiye edilmesi operasyonlarının arkasında bile kapitalist enternasyonelin parmağı olduğu kesinlik kazanmıştır . Kitlesel insan ölümlerine neden olan Sars ya da Aids gibi mikropların Asya ve Afrika ülkelerinde değil ama batılı emperyalist ülkelerin laboratuarlarında yetiştirilerek bütün dünya ülkelerine dağıtıldıkları anlaşılmıştır . Nüfusu azaltarak daha rahat bir dünyada yaşayabilmenin yollarını ararlarken ,mikrop üretmek kadar yeni dünya savaşları çıkartmak gibi senaryoları da ,küresel emperyalizmin patronları ihmal etmemişlerdir .

Dünyanın patronları yerküreyi babalarının çiftliği gibi düzenleme hakkını kendilerinde görürlerken , dünya nimetlerini uluslar ya da halklar ile bölüşmeğe razı olmamışlar , yoksul ülkeleri yok olmağa mahkum etmişlerdir . Bu doğrultuda geliştirdikleri ekonomik politikalar ile İMF,Dünya bankası ve Dünya Ticaret Örgütü üzerinden emperyal politikalarını sanki dünya ülkelerini kurtaracak ekonomik projeler olarak dıştan zorla benimsetmeğe çalışırlarken ,bu kuruluşların patronajı altına giren ülkeler hızla çökme aşamasına doğru sürüklenmişler ve yeni sömürgeciliğin batağında ciddi bir yaşam mücadelesine doğru itilmişlerdir . Böyle bir durumda halklar ezilirken ulus devletler parçalanma noktasına getirilmiş , Endonezya ya da Sudan gibi söz dinlemeyen ve batı emperyalizmine karşı açıkca direnen ülkeler etnik ve dinsel alt kimlikler kullanılarak parçalanmışlardır .Yugoslavya gibi bir büyük federasyonun parçalanmasında kullanılan bu alt kimlikçi projeler ile yeni küçük ulus devletler yaratılırken ,başta Türkiye gibi bütün ulus devletler tıpkı Yugoslavya’nın dağılmasına benzer bir parçalanma sürecine doğru batı insiyatifinin zorlamaları ile sürüklenmek istenmiştir . Küreselleşme döneminin başlamasıyla beraber bu sürecin esasları ve modeli yaşanan ve birbirini doğrulayan bir çok olay ve siyasal gelişme ile beraber kesinlik kazanmıştır . Artık her ulus ve herkes demokrasi,insan hakları ve küreselleşme gibi sihirli ve kutsal kavramların arkasında bölünme parçalanma ve ulus devletlerin yok olması gibi gizli oyun ve senaryoların bulunduğunu görebilmektedir . Böylesine bir oyuna gelen zayıf ve küçük devletler iyice ezilme ve yok olma noktasına sürüklenmekten kendilerini kurtaramamaktadırlar . Balkan,Kafkas ve Baltık bölgelerinin küçük devletlerinin yok olma noktasına gelen bir büyük ezilmenin sancılarını yaşadıkları açıkca görülmektedir . Önce topraklarını ,sonra ekonomik kuruluşlarını ve yer altı zenginliklerini küresel şirketlere kaptıran bu küçük devletçikler günümüzde eski günlerini arar hale gelmişlerdir .

Kapitalist enternasyonel çatısı altında bir araya gelen bütün illegal gizli dünya devlet yapılanmalarıyla beraber legal düzeyde sürdürülen ekonomik görünümlü küresel kapitalist sistem gelinen bu aşamada bütün dünyayı bir büyük ekonomik yapılanma içerisinde birleştirmeğe çalışırlarken ,süper emperyalizm olarak kapitalist enternasyonel düzenini iki yüzü aşkın ulus devlete kendilerine bağlı olarak çalışan uluslar arası kuruluşlar üzerinden zorla ve baskıyla ,gerekirse şantaj yolları ile tehdit ederek empozelerini sürdürmektedirler . Ne var ki , Birleşmiş Milletlerin yerini almak üzere oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında bir küresel dünya ekonomisi yaratamayan batılı emperyal güçler bu kez tek kutuplu kapitalist enternasyoneli tüm ülkelere kabül ettiremeyince ,bu platformda batıya karşı çıkan dört büyük devletin öncülüğünde çok kutuplu bir dünya sahnesi ortaya çıkmıştır .Bric ülkeleri adı verilen Brezilya,Rusya,Çin ve Hindistan sahip oldukları büyüklükleri batı karşıtı bir çizgide birlikte kullanarak ,batı emperyalizminin bütün dünyayı sömürgeleştirmesinin önüne geçmişlerdir . Böylece ulus devletleri yok etmeye yönelik küresel emperyal politikalar durmuş ,dört büyük dünya devleti işbirliği yaparak daha adil bir dünya yaratılması doğrultusunda batı emperyalizminin önüne keserlerken ,ulus devletler yeniden nefes almağa başlamışlardır . Ne var ki , glinen bu aşamadaki çok kutupluluğu küresel sermaye bir türlü kabül etmek istememiş ve bütün dünya ülkelerine karşı sopa ve silah olarak kullandığı Amerikan devletinin öncülüğünde bir G-20 zirvesi icat ederek , batının zengin ülkeleriyle beraber batıya meydan okuyan yeni kutup başı büyük ülkeleri ve bunları dengeleyecek orta büyüklükteki Türkiye,Endonezya , Güney Afrika ya da Nijerya gibi devletleri de devreye sokarak çokluluk içerisinde yeni dengeler yolu ile eski batı hegemonyasının sürdürülebilmesinin yolları aranmıştır . Çin büyük bir süper güç olarak dünya sahnesine çıkarken Brezilya ,Rusya ve Hindistan sahip oldukları ülke,nüfus ve ekonomik büyüklükleri aracılığı ile yeni dünya dengelerinde öne geçmeğe başlamışlardır . Tam bu aşamada orta büyüklükteki İran devleti bir problem olarak dünya sahnesinde batının hedefi konumuna gelmiş ve bu ülkeyi ulus devlet yapılanmasından çıkartacak derecede yeni bir Yugoslavya benzeri dağılma senaryosu Türkiye’de olduğu gibi devreye sokulmağa çalışılmıştır . g-20 zirvesinin zaman içerisinde etkili olamaması ,yeni kutup başlarıyla batı emperyalizmini karşı karşıya getirmiş ve bu aşamada dünyanın merkezi bölgesinde yer alan bütün ülkeler bir doğu batı çekişmesine ve çatışmasına sahne olmaya başlamıştır .

Doğu ve güney bölgelerinin büyük devletlerinin yeni kutup başları olarak devreye girmesiyle beraber , batı dünyasında oluşan gizli dünya devleti yapılanmasının ekonomi üzerinden bir evrensel kapitalist enternasyonele yönelmesi sürecinin durgunluk aşamasına geldiği görülmektedir . İşte tam bu aşamada batı hegemonyasının bu yeni durumu kabül etmek istemediği ve yeni saldırı planları ile beraber büyük devletleri parçalayarak devre dışı bırakmak istediği ve aynı doğrultuda ulus devletleri de pasifize etmeğe çalıştığı açıkca belli olmuştur . Bu durumda bütün ulus devletlerin kendilerini toplayarak düşünmelerinin zamanı gelmiştir . Daha önceleri milliyetçilik akımlarını desteleyerek imparatorlukları yok eden kapitalist enternasyonel ,sosyalist sistemi bir süre için dünya dengelerinde kullandıktan sonra tasfiye etmiş ve ortaya çıkan yeni dünya haritasındaki ulus devletleri hedefine oturtmuştur . Artık küreselleşme döneminde küresel batı emperyalizminin patronu olan kapitalist enternasyonel ile dünya devletleri ve ulusları karşı karşıya gelmişlerdir . Artık bir canavar olma düzeyine erişen kapitalist enternasyonelin bütün ulus devletleri yok etme ya da yutma aşamasına geçilmektedir . Böylesine büyük bir komplo ile karşı karşıya kalan ulus devletlerin kendilerini korumağa öncelik vermeleri zorunludur . Her ulus devlet kendisini yok etmek ,satın almak ya da tasfiye etmek üzere ekonomi üzerinden üstüne gelen küresel şirketlere ve onların arkasındaki kapitalist enternasyonele karşı acilen kendilerini koruyucak milli programlara , devletlerini ve ülkelerini güçlendirecek milli idari reformlara gereksinmeleri bulunmaktadır . Bu nedenle her ulus devletin önceliği milli programlara vererek ve kapitalist enternasyonel canavarının kendilerini yutmasını önleyecek bir ulusal insiyatif göstererek yeniden güçlenme yoluna acilen girmeleri gerekmektedir . Bu çerçevede ,her türlü İMF,Dünya Bankası ya da Dünya Ticaret Örgütü plan ve programlarına son verilmesi gerekmektedir . Uluslar arası kuruluşların batı yönlendirmesi projelerine artık ulus devletlerin alet olmamaları gerekmektedir ,aksi takdirde yok olmaktan bir türlü kurtulamamaktadırla

Avrupa Birliği gibi batı modeli bir bölgeselleşme oluşumunda bile yerel yönetimler özerklik şartı adı altında ,Avrupa’nın ulus devletlerini parçalayarak bölecek ve eyalet devletçiklerine sürükleyecek oluşumların önü bir türlü kesilememekte ve bu doğrultuda giderek büyümekte olan bazı kentler kendi ülkelerindeki başkentlere ve başkentteki kurulmuş olan üniter ve ulusal devlet yapılarına başkaldırmağa başladıkları görülmektedir . Türkiye’de de batının Truva atı konumundaki bazı gayrimüslim lobiler , açıkca İstanbul’u başkent Ankara’nın önüne çıkartarak ulus devleti tehdit edebilmektedirler .Avrupa kıtasındaki ulus devletleri ortadan kaldırmak isteyen kapitalist enternasyonel batı blokunun bir parçası olan Avrupa’daki ulus devletlerin parçalanmasını bile açıkca destekleyebilmektedir . Bu yüzden bir türlü Avrupa Birliği gerçekleşememekte ama küresel sermayenin postmodern ortaçağ senaryolarındaki gibi , Avrupa’yı beşyüz önceki kent devletlerine doğru sürüklenmek gibi bir kader beklemektedir . Avrupa kıtasında ulus devletler kendilerinden vazgeçmeyince bölgesel birlik olarak Avrupa birliği gerçekleşememiş ve bunun yerini kapitalist enternasyonelin devreye soktuğu yarışan kentler senaryosundaki kent devletleri oluşumu yerelleşme görünümü altında öne çıkarılmağa başlanmıştır . Her sene bazı kentlerin kültür ,ekonomi ya da Avrupa başkenti seçilmelerinin arkasında yatan oyun ya da senaryo , kentleri başkentlere bağımlı olmaktan kurtarmak ve yerel yönetimler aracılığı ile ,kapitalist enternasyonelin denetimi altında bir büyük dünya devleti yapılanmasını kapitalist enternasyonelin merkezinde bulunacağı küresel konfederasyon çatısı altında kent devletlerinin birlikteliği doğrultusunda gerçekleştirebilmektir . Finans kapitalin sahiplerinin ve büyük patronların geleceğe dönük dünya senaryosu artık kapitalist enternasyonel olarak kesinlik kazanmıştır .Bu senaryoda uluslar,ulus devletler ve dünya halkları yoktur ,sadece büyük patronların çıkar düzeni ve onların keyfiliği altında köleleşen insanlık vardır . İşte bu aşamada dinler devreye sokularak ,böylesine haksız bir düzen yapılanmasına halk kitleleri karşı çıkmasın ya da isyan etmesin diye dinler siyasallaştırılarak din görünümlü baskı ve uyutma siyasetleri öne çıkarılmakta ,ve bütün insanlık yeniden bir ortaçağ düzenine doğru zorlanırken postmodernizm adı altında dinsel düzenler bilime dayalı ulus devlet yapılanmalarının tasfiyesinde kullanılmaktadırlar . Dini siyasete alet eden kesimler ,kapitalist enternasyonelin dünya devletlerini ve uluslarını yok etme planlarına alet olmaktadırlar . Bazı dindar kesimler bu duruma iyiniyetle ve safiyane biçimde aracı olurken , emperyalizmin Truva atları konumundaki görevli kadrolar dini siyasallaştırarak hem ulusal yapıların hem de ulus devletlerin ortadan kalkmasına biinçli olarak yardımcı olmaktadırlar .Artık dünya uluslarının uyanmalarının ve dinin kullanılmasıyla yoksul kitlelerin uyutulmasının önüne geçilmesinin zamanı gelmiştir .Her ulusun çinde bulunulan bu aşamada yeniden bir durum değerlendirmesi yaparak kendisini koruyacak ve güçlendirecek alternatif yapılanmalara yönelmesi gerekmektedir .

Ne var ki , artık ulusların kapitalist enternasyonel gibi güçlü bir küresel emperyal örgütün saldırılarına karşı kendini tek başına koruyabilmesi mümkün görünmemektedir . Bu nedenle ,her ulus devlet kendisini güçlendirecek milli idari reformları yaptıktan sonra acilen komşu ulus devletler ile bir araya gelerek kendiliğinden bir dayanışma içerisinde bölgesel birliklere ve ittifaklara yönelmek durumundadır .Ancak bölgesel güç birliği ile hem ulusal yapılar hem de de ulus devletler korunabilecektir . Böylece ulus devletleri parçalayarak yürütülmek istenen kapitalist ve emperyalist küreselleşme programının yerini , ulus devletlerin bölgesel dayanışmalarıyla gerçekleştirilecek bir dayanışmacı küreselleşme süreci alternatif ve daha adil ve dengeli bir yol olarak alabilecektir . Bu doğrultuda emperyalist küreselleşme yerine solidarist ya da dayanışmacı küreselleşme ulus devletlerin var olma ya da çıkış yolu olarak devreye girecektir .Böylesine adil,eşitlikçi ve dengeli bir alternatif yapılanma geleceğin dünyasını ulus devletlerin birlik ve kardeşlik dünyasına dönüştürecek böylece bir avuç aşırı zengin patronun kapitalist enternasyonel çatısı altında dünyayı sömürmelerini önleyebilecektir . Ulus devletler bölgesel ve küresel anlamda varlıklarını korumak için dayanışmacı bir yapılanmaya yönelirken , kahpitalist enternasyonelile en üst düzeyde mücadele edebilmek için yeni bir nasyonel enternasyonal kurmak zorundadırlar . Finans kapitalin dünya hegemonya düzeni merkezi örgütlenme olarak nasıl kapitalist enternasyonel biçiminde ortaya çıkıyorsa ,bütün ulus devletler de nasyonel yapılar olarak ,uluslar arası alanda kuracakları evrensel birlikteliği kapitalist enternasyonele karşı bir uluslar birliği ya da dayanışma örgütü biçiminde ama kesinlikle nasyonel enternasyonel olarak ortaya çıkmaları gerekmektedir . Kapitalist enternasyonelin dünya halklarının evrensel örgütlenmesi olan sosyalist enternasyoneli nasıl çökerttiği dikkate alınırsa , ulus devletlerin de küresel tekelci şirketlerin yarattığı finans kapitalin kapitalist enternasyoneline karşı etkili mücadele verebilmek ve varlıklarını koruyabilmek doğrultsunda kesinlikle bir nasyonel enternasyonel kurmaları zorunlu görünmektedir . Ulus devletler bu doğrultuda ya Birleşmiş milletlerin yapısını değiştirerek buuluslararası örgütü bir nasyonel enternasyonele dönüştürebilirler ya da bu doğrultuda tıpkı Sosyalist enternasyonel yapılanmasında olduğu gibi güçlü ulus devletlerin öncülüğünde uluslar arası bir yapılanmaya giderek kendilerini kurtarabilirler . Eğer ulus devletler bu yolda başarılı olurlarsa ,kapitalist enternasyonelin dünya emperyal imparatorluğu projeleri devre dışı kalır ve onun yerini bütün ulus devletlerin biraya gelerek evrensel kardeşlik düzeni çerisinde beraberce ve ortak işbirliği düzeni içinde yaşayacakları bir dayanışmacı küreselleşmeyle gerçekleşecek, daha insancıl bir dünya düzeni alabilir . Böylesine bir dünya düzeninde insanlığın ortak mirası olabilecek bir Dünya Devleti ,gelinen uygarlık aşamasının ürünü olarak gerçekleştirilebilir . Böylece küresel sermayenin dünya imparatorluğunu hedefleyen üçüncü dünya savaşı gibi tehlikelerin de ve yokolma senaryolarının daha etkili bir biçimde geçilebilir önüne geçilebilir . O zaman bugünün kapitalist enternasyoneline karşı ulus devletler daha fazla zaman yitirmeden , nasyonel enternasyonel örgütlenmesini çıkartabilmelidirler.

15 Eylül 2018 Cumartesi

DEMOKRASİ’DEN KAPİTOKRASİ’YE "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" ANKARA KALESİ-100 (Ankara: 15 Kasım 2014, Güncelleme: 14 Haziran 2018) -Güç kimin elinde ise iktidarın sahibi o dur . Halk deyimi ile mühür kimde ise Süleyman o dur . Mühürü kullananlar halk kitleleri yerine egemen güçlerin temsilcisi gibi hareket ettikleri noktada ,rejim demokrasi olmaktan çıkarak güç sahiplerinin egemenliğinde bir aristokrasiye ya da oligarşiye dönüşür.


ANKARA KALESİ-100 
DEMOKRASİ’DEN KAPİTOKRASİ’YE
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 
Ankara: 15 Kasım 2014
Güncelleme: 14 Haziran 2018

Küreselleşme dönemine girildikten sonra çok fazla demokrasi sözü edilmeğe başlandı .Gazeteleri açsanız sürekli olarak demokrasi kavramına yer veren yazılar , dergilere baksanız gene demokrasi kavramına öncelik veren makaleler ,televizyonları izleseniz her gece demokrasi diye diye kafa ütüleyen göstermelik programlar ile kamuoyunda bir demokrasi kavramının tekelinin oluşturulmağa başlandığı göze çarpmaktadır . Var mı yok mu demokrasi ,her şeyin esası demokrasi ,demokrasi olmadan hiç bir şey olmaz gibi ön yargılar ile diğer bütün kavramların yoğun bir eleştiri altına alındığı ama buna karşılık demokrasi kavramının da fazlasıyla yüceltildiği bir döneme girildiği görülmektedir . Son yirmi senedir ,batı merkezli olarak yetiştirilmiş olan basın ,medya ve siyaset kadrolarının bu doğrultuda demokrasi korosuna katıldığı ve her şeyi bu kavramın hareket noktası olduğu bir bakış açısıyla değerlendirmeğe çalıştığı görülmektedir . Diğer kavramların neden gözden düştüğü ve bu doğrultuda demokrasi kavramının niçin sürekli olarak yüceltildiği üzerinde daha düşünmeğe fırsat verilmeden , bu sihirli kavram üzerinden yeni emperyal yaklaşımların ve senaryoların öne çıkarılmağa ve böylece tekelci kapitalizmin yeni dünya düzeninin oluşturulmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır . Var olan siyasal düzenlerin tasfiyesi bile gene demokrasi kavramının çatısı altında gündeme getirilmektedir .

İnsanlık tarihi incelendiği zaman ,hak ve özgürlükler için verilen büyük mücadeleler sonucunda insanoğlunun bugünkü uygarlık düzeyine demokrasilerin gelişmesi sonucunda ulaştığı görülmektedir . Bu açıdan demokrasi insanlık açısından vazgeçilemiyecek en kutsal kavramlardan birisidir .İlkçağlardan modern çağlara insanoğlunun yirmi yüzyıllık serüveni hak ve özgürlükler mücadelesi ile geçmiş ve tarihin her döneminde insanlar baskıya ve zulme karşı çıkarlarken daha özgür ve mutlu bir ortam içinde yaşayabilmenin yollarını aramışlardır . İnsanlığın doğal yaşamdan gelen tarihi her aşamada hak ve özgürlükler için verilen mücadeleler ile doludur . Krallıklara ,imparatorluklara ve her türlü baskı ve diktatörlük rejimlerine karşı insanlar her zaman karşı çıkmışlar , doğal hukuktan gelen direnme haklarını kullanarak hak ve özgürlüklerini daha üst düzeyde kullanabilmenin yollarını aramışlardır . Bu kutsal mücadele insanlık tarihinin ana dinamiği olmuş ve ve her aşamada verilen hak ve özgürlükler kavgası ile insanoğlu bugünkü gelişmiş düzeyine gelebilmiştir . İnsanlık tarihi bu açıdan aynı zamanda insanın insan olma tarihi olarak da kabül edilebilir . Bugünün gelişmiş batı tipi çağdaş demokrasilerin gelebilmek için yirmi asırlık bir süreç işlemiş ve bu dönemlerin geride kalmasıyla çağdaş uygarlık düzeyine erişilebilmiştir .

Demokrasi kavramı o kadar fazla kullanılmaktadır ki , halen geçerli olan cumhuriyet rejimlerinin tasfiye edilmesinde gene demokrasi adına hareket edilmekte , cumhuriyetler demokratikleştirilirken ve bu doğrultuda küreselci güçler tarafından demokratik cumhuriyet kavramı öne çıkarılırken açıkca birer anayasa ile kurulmuş olan pozitif hukuk düzenine dayalı olan cumhuriyet devletlerinin giderek bir tasfiye sürecine sürüklendiği göz çarpmaktadır . Etimolojik köken olarak aynı anlama gelen demokrasi ve cumhuriyet kavramları bu aşamada karşı karşıya getirilmekte , dış destekler ile küreselleşme konjonktüründe demokrasi kavramı dayatılırken cumhuriyet rejimlerinin ve devlet modellerinin giderek daha sınırlı bir konuma dönüştürüldüğü görülmektedir . Normal koşullarda kurulmuş olan cumhuriyet devletlerinin belirli bir gelişme aşamasından sonra demokrasi ile tamamlanması gerekirken , geri kalmış ülkelerdeki cumhuriyet devletleri bile demokrasinin getirilmesi görünümünde ciddi bir yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirilmektedir . Özellikle küreselleşme döneminde bazı İslam ülkelerine ve geri kalmış ülkelere batı emperyalizmi silahlı müdahale ve işgal ile askeri saldırı programlarını uluslar arası hukuka aykırı bir biçimde dıştan dayatmalı olarak gündeme getirirken , gene demokrasi kavramı bir perde ya da örtü olarak kullanılmış , emperyalizmin açıkca hukuka aykırı saldırı ve işgal eylemleri küresel medya tarafından bütün dünyaya demokrasiyi götürme ya da demokrasi ihracı eylemleri olarak hç çekinilmeden lnse edilmeğe çalışılmıştır . Irak gibi bir büyük devlete yapılan askeri saldırı ve işgal sonucunda iki milyon masum Irak vatandaşı demokrasinin zorla getirilmesi adına bir haksız savaş içerisinde en kutsal hakları olan yaşamlarını yitirmişlerdir . Masum insanların emperyalizmin işgali altında haksız yere öldürülmeleri bile demokrasinin götürülmesi biçiminde açıklanmağa çalışılmıştır .

İnsanlığın yirmi yüzyıllık yaşam serüveninden sonra bugün gelinmiş olan uygarlık düzeyinde böylesine çelişkili durumların ortaya çıkması , halk egemenliği anlamına gelen demokrasi kavramının halk kitlelerini ezmek için kullanılmasını izah edecek hiçbir makam ya da otorite bugüne kadar ortaya çıkamamıştır ,çünkü söylenenlerin tamamen tersi bir durum vardır ve artık mızrak çuvala sığmadığı için bu gibi çifte standartlı ve ikiyüzlü durumlar eskisi gibi kolaylıkla saklanamamaktadır . Bir dünya imparatorluğuna soyunmuş olan küresel sermayenin denetimi altındaki basın ve medya kuruluşlarının haksızlığı gizleyen ve güçlü emperyalizmden yana haksızlık dolu yayınlarına rağmen artık gerçekler kendini göstermekte ve demokrasi kavramının arkasına sığınılarak yürütülen insafsız emperyal saldırılar bütün dünya insanlığının vicdanını yaralamaktadır . Halk egemenliği anlamına gelen demokrasi kavramının ,acımasız batı emperyalizminin dünya halklarını ezme girişimlerinin vealdatici küreselleşme politikalarının bir aracı durumuna gelmesi uygarlığın bu aşamasında ortaya çıkması , ne yazıktır ki insanın insan olma sürecinin önünü keserek yeniden köleleşmesinin önünü açmıştır . Baskıcı köleliğe isyanlar ile bugünkü haklar ve özgürlüklerini elde eden insanoğlu yeniden eski sömürge düzenine doğru zorlanırken ,uluslar arası hukuk düzeni ve buna dayalı olarak ortaya çıkmış olan devletlerin geleceği ciddi olarak tehlike altına girmektedir . Sabahtan akşama kadar demokrasi kavramı kullanılmasına rağmen ,hiçbir işte yada devlet yönetiminde halk kitlelerinin kendi ve ülke geleceğine egemen olamadığı görülmektedir .

Demokrasi , eski Yunan’dan gelen anlamı ile halkın gücü demektir . Bu doğrultuda ,egemenliğin halk iradesinden kaynaklandığı rejimin adı olarak da kabül edilmektedir . Küçük kent devletlerinin meydanlarında bir araya gelen kent halkının topluca meseleleri görüşerek karara bağladığı rejime demokrasi adı verilmiştir . İlk çağlarda nüfus az olduğu için kent devletlerinde doğrudan demokrasi görülmüş ama daha sonraları nüfusun artışı ile beraber ülke devletlerine geçilince ,devlet merkezlerinde halk temsilcilerinden oluşan meclislerde temsili demokrasi rejimleri gündeme gelmiştir . Halkın bütünü bir araya gelerek karar alamıyacağı için temsili demokrasiye geçilmiş ama temsilcileri seçme hakkı gene halkın elinde tutulmuştur . İnsanların doğal yaşamdan toplu yaşama geçmeleriyle beraber sahip oldukları kendi iradelerinin bir kısmını topluma devredilmesi öngörülmüş ,toplumu oluşturan bir sosyal sözleşme doğrultusunda halk egemenliğinin demokratik yönetimler aracılığı ile gerçekleşmesi benimsenmiştir . Toplumu oluşturan tek tek bireyler devlet çatısı altında sınırlı bir yaşama razı olurken , onların iradelerinden oluşan bir bütün olarak halk egemenliği devletin asıl gücünü oluşturmuştur . Devletlerin anayasasında halk egemenliğine dayalı cumhuriyetler kurulmuş ve daha sonraki aşamalarda da demokrasiye geçilerek devlet biçimi ile beraber toplumsal yaşam düzenin de gene halk egemenliği esasına dayanması kabül görmüştür . Her ülkede devleti halkın temsilcilerinden oluşan siyasal iktidarlar yönetecektir ve bu temsilcileri halk kitleleri doğrudan genel seçimler aracılığı ile belirleyeceklerdir . Halkın egemen olduğu rejimlere demokrasi denilirken , halk kitlelerinin etkili olamadığı rejimlere ise antidemokratik rejimler adı verilmiştir . Halk kitlelerinin hem kendi eğilimleri hem de ülke çıkarları doğrultusunda hareket etmesiyle beraber demokrasiler ,dünyanın en hukuka uygun rejimleri olarak öne çıkmıştır . Hak ve özgürlükler normal demokrasilerde en üst düzeyde var olabilmişlerdir .

Ne var ki , bugün dünya ülkelerinde yaşanan gelişmelere bakılırsa , insanlık tarihi ile beraber batı tipi demokrasilerin gelişim sürecine tamamen ters düşen son derece aykırı olaylar ve birbirini izleyen yenilikler öne çıktığı görülmektedir . Sürekli olarak küreselci güçlerin demokrasi sözünü ağızlarından düşürmemelerine rağmen halksız bir demokrasiye doğru pupa yelken bir gidiş olduğu açıkca göze çarpmaktadır . Göstermelik seçimler yolu ile belirli aralıklar ile halk kitlelerinin oyları alınmakta ama gene halk iradesinin hiçbir biçimde etkili olamadığı bir yapıya doğru kayılırken ,halk kitlelerinin devre dışı kaldığı bir siyasal oyunun demokrasi adına oynandığı anlaşılmaktadır . Halk görünüşte var olarak sayılmakta ama devlet ve toplumun idaresi ile ilgili bütün kararlar halkın dışında kalan egemen güçler ya da güç merkezleri tarafından alınarak siyasal kadrolara empoze edilmektedir . Halkın görünüşte var olduğu ama aslında halksız bir oyun olarak ortaya çıkan halksız demokrasilerde egemenlik kitlelerden daha çok egemen güçler , güç merkezleri ve gizli siyasal oluşumların insiyatiflerinde kullanılmaktadır . Böyle bir rejimde alınan kararlar ve belirlenen yönetimlerde halk kitleleri sürekli olarak devre dışı bırakıldığı için iktidar gücü artık halkın elinden çıkmıştır . O zaman da bu tür rejimlere halk gücü anlamında demokrasi denilemiyeceği açıktır . Güç kimin elinde ise iktidarın sahibi o dur . Halk deyimi ile mühür kimde ise Süleyman o dur . Mühürü kullananlar halk kitleleri yerine egemen güçlerin temsilcisi gibi hareket ettikleri noktada ,rejim demokrasi olmaktan çıkarak güç sahiplerinin egemenliğinde bir aristokrasiye ya da oligarşiye dönüşür .

Soğuk savaşı sona erdiren küreselleşme hareketinin arkasında küresel sermaye olduğu için bir anlamda paranın diktatörlüğü dönemine geçilmektedir . Kim daha fazla paraya sahipse onun dediği olmakta , kapitalist sistemdeki hızlı gelişmeler de beraberinde uluslar arası alanda büyük tekelleşme olgularını öne çıkarmaktadır . Tekelci sermaye bütün dünyayı kontrol etmek istemekte ve bu doğrultuda aldığı kararları uluslar arası kuruluşlar aracılığı ile dünya devletlerine zorla dikte etmektedir . Dünya Bankası , Uluslar arası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü , gibi geniş kuruluşlar küresel sermayenin dünya imparatorluğu amacı doğrultusunda çalışmaktadırlar . Dünya Ekonomik Forumu,Bilderberg Klübü , Dış İlişkiler Komisyonu , Üçlü Komisyon adını taşıyan uluslar arası kuruluşlar , küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bir dünya devleti oluşturabilmek doğrultusunda görev yapmaktadırlar . İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bu evrensel örgütlerin yönlendirilmesi ve çalışmaları tek bir merkez olarak dünya finans kapitali tarafından izlenmekte ,denetlenmekte ve yönlendirilmektedir . Büyük zenginlerin , küresel şirketlerin ve uluslararası tekellerin temsilcilerinin yukarıdaki kuruluşlarda bir araya gelerek ortak hareket etmeleri bir anlamda kolektif emperyalizmi gündeme getirmiş ve bu doğrultuda koalisyon birlikleri ya da oluşumları yeryüzü haritası üzerindeki bütün dünya devletlerine yönelik senaryoları düzenlemişlerdir . Son olarak zengin petrol ülkesi olan Libya’ya karşı yürütülen ortak askeri saldırıyı ,gene batının önde gelen zengin ülkelerinin katılımı ile oluşturulan bir koalisyon ordusu gerçekleştirmiştir . Soğuk savaş döneminin hür dünyayı koruma ordusu olan Nato , asıl hedeflerinin dışına çıkarılarak küreselleşme döneminde zengin batı ülkelerinin ortak çıkarlarını koruyan ve küresel sermayenin bütün işleri ve yatırımlarının güvenliğini sağlamayı hedefleyen bir özel koruma gücüne dönüştürülerek, zengin kaynaklara sahip olan ülkelere karşı bir işgal ordusu durumuna sokulmuştur . Devletlerin ,halkların ortak çıkarları ve güvenliği yerine şirketlerin ,patronların ve sermayenin güvenliğine öncelik veren bir düzene geçilmiştir . Bu noktada da halkın yerini patronlar ,devletlerin yerini şirketler hukukun yerini de sermaye almıştır . Bir anlamda küreselleşme politikaları aracılığı ile sermayenin egemenliği düzenine geçilmektedir .

Batı dillerinde sermayenin adı kapitaldir . Kapital sözcüğü Latince kökenden gelmekte olup bugün bütün batı dillerinde sermaye de merkez anlamında kullanılmaktadır . Kapital kavramını bilimsel olarak inceleyen ve bu konuda önemli bir kitap yazan Karl Marks , kapital denilince akla gelen ilk isimdir . Sosyalizmin teorisini ortaya koyan ve geleceğe dönük olarak daha adil bir düzen arayışı içine giren bu filozof ,insanların hakça ve eşit koşullar altında yaşayabileceği bir sosyalist düzene geçebilmek için sermaye anlamında kapitali merkeze alan uluslar arası kapitalist sistemin çökmesi gerektiğini vurgulamıştır . İnsanlığın gelişme tarihi inceleyen Marks,kapitalizmin gelişmesinin beraberinde anti tez olarak sosyalizmin gelişimini de getireceğini ve gelişen işçi sınıfının üretim araçlarına el koyarak ülke yönetimini sermaye sahibi burjuvazinin elinden alacağını yazmıştır .Batı ülkelerinde kapitalizmin beş yüz yıllık sömürgeciliğe dayandığını anlatırken , kapitalist sistem içinde gelişecek işçi sınıfının bir proleterya devrimi yaparak ülke yönetimini kapitalistlerin elinden alabileceğini öne sürmüştür . Sömürgecilik ve üretimden gelen artı değerlerin birleşmesiyle bir sermaye birikimi zaman içerisinde ortaya çıkar ve bu sermaye de kapitalist düzenin merkezi gücü olur .Üretimin artırılması , piyasa ekonomisinin yeni pazarlara açılmasıyla beraber kapitalist sistem zaman içerisinde uluslar arası kapitalizme dönüşmüştür . Böylesine bir sistem içerisinde büyük sermaye sahiplerine kapitalist adı verilmiş ,kapitalizmin egemen olduğu devlet düzenlerine de kapitalist devlet tipi denilmiştir . Kapitalistler zaman içerisinde bir sınıf oluşturmuşlar ve daha sonraki aşamalarda bir araya gelerek beraberce hareket etmeğe başlamışlardır . Batı ülkelerinde ,sömürgecilik sonrasında kapitalistleşme aşamasına geçilirken, aynı zamanda batı tipi demokrasiler de gelişmiştir .

Batının gelişmiş ülkelerinde kapitalistleşme ile beraber demokratikleşme süreci de aynı zamanda ilerlerken , görünüşte halk kitlelerinin genel oy üzerinden egemenliği öne çıkmış ama arka planda giderek artan sermaye birikimi doğrultusunda kapitalistlerin bir sınıf olarak ağırlığı siyaset ve devlet yönetimi üzerinde daha fazla hissedilmiştir . İş adamları ülke ekonomisinde üretim araçlarının sahipleri olarak daha fazla pay sahibi olurken ,bu güçlerini sermaye birikimi doğrultusunda kullanmışlar ve zaman zaman ülke politikasına müdahale ederek ara rejimleri gündeme getirmişler ve böylece sermaye birikimleri için fırsatlar yaratmışlardır . Uluslar arası ilişkilerde ekonomi öne geçtikce ,ekonomik güce sahip olan işadamlarının karar mekanizmalarını belirleyici gücü artmış ve zaman içerisinde kapitalist sistem demokrasilerin yönlendirici güç kaynağı haline gelmiştir . On beşinci yüzyıldan sonra batı Avrupa ülkelerinin deniz aşırı ülkelere açılmaları ve küresel boyutta sömürge imparatorlukları kurmalarıyla beraber kapitalizm dünya ekonomisinin yönlendirildiği bir uluslar arası sistem haline dönüşmüştür . Batı Avrupa’nın merkez ülkeleri sömürgeler üzerinden dünyayı yönetmeğe başladıklarında , çok büyük ekonomik malvarlığının da sahibi olmuşlar ve bu ülkeler üzerinden de burjuvazi ,giderek uluslar arası bir yapılanmanın merkezi gücü konumuna gelmiştir .Kendi ülkesinin halkı ile beraber dünya ülkelerinin kaynaklarını da sömürerek gelişen uluslar arası burjuvazi ,beş yüz yıl içerisinde tekelci bir güç haline gelerek , devletlerin ve imparatorlukların ötesinde bir dünya gücü olarak insanlığın önüne çıkmıştır . Birinci ve İkinci Dünya Savaşları senaryoları bu güç merkezi tarafından planlanarak , Avrupa ülkelerinin yüz milyondan fazla insan kaybı yaratılmış ve böylece sömürgeci Avrupa devletlerinin geleceğin dünya devletini oluşturmaları sürecinin önü kesilmiştir . Birleşmiş Milletlerin kurulmasıyla beraber bütün sömürgeler bağımsızlaştırılarak , küresel ekonominin denetimi altına alınmış ve batı Avrupa devletlerinin dünya kıtaları üzerindeki geçmişten gelen yapılanmaları tasfiye edilmeğe başlanmıştır . Böylece ,uluslar arası burjuvazinin küresel dünya imparatorluğuna giden yol açılmağa çalışılmıştır . Yeryüzünde bu tür gelişmeler birbirini izlerken ,batı Avrupa ülkelerinde de giderek bilinçlenen halk kitleleri krallıklara karşı cumhuriyet ve demokrasi kavgası vererek çağdaş demokratik rejimlere giden yolda mücadelelerini sürdürmüşlerdir .

Tarihsel süreç açısından batı bloku ele alınırsa , tek bir batının olmadığı ve iki yüzlü bir batı dünyasının geliştiği görülmektedir . Rönesans ve reform sonrasında aydınlanma devrimi ile ortaya çıkan batı dünyasının uygar yüzü halk egemenliğine dayanan çağdaş demokrasilerdir . Beş yüz yıllık sömürge imparatorluklarından gelen kapitalist batı ise , batı dünyasının insanlık dışı karanlık yüzünü yansıtmaktadır . Genel olarak batının bu karanlık yüzü dünya kamuoyundan gizlendiği için, batı merkezli hegemonya çağdaş batı demokrasilerinin arkasına saklanarak yürütülmeğe çalışılmaktadır . Batı demokrasilerinin görünen yüzü halk kitleleri görünmeyen yüzü ise kapitalist sistemin büyük patronlarıdır .Kendilerini burjuvazi olarak nitelendirerek masum vatandaşlar topluluğunun bir parçasıymış gibi görünmelerine rağmen , uluslar arası örgütler ve yer altında çalışan gizli yapılanmalar aracılığı ile var olan devlet yapılanmalarının ötesinde ve genel olarak küresel boyutta çok büyük bir güce sahip bulunmaktadırlar . Sahip oldukları gücü her yönü ile kullanabilmek ve dünya nimetlerini kendi çıkarları doğrultusunda paylaşabilmek doğrultusunda bazen açık bazen da gizli toplantılar yaparak ,dünya siyasetini ,medyasını,sivil toplum kuruluşlarını ve de asıl olarak şirketlerini kendi çizdikleri plan ve programlar doğrultusunda yönlendirmektedirler . Bütün dünya nimetleri ,yer altı kaynakları ,ülkelerin ve toplumların sahip oldukları diğer zenginliklerin tamamı büyük patronların önündeki haritalarda bulunmakta ve bunlar ile ilgili kararları gene kapitalizmin para babaları vererek , beş kıtadaki devletler ile dünya halklarını belirli doğrultularda ya da amaçlarda yönlendirebilmektedirler .

Yayınlanan bir çok kitapta ve İngiliz istihbaratının her elli yıl sonrasında yaptığı açıklamalarda ,Büyük Sovyet Devriminin Rus halkı tarafından değil ama dünyayı yöneten para babaları tarafından organize edildiği anlaşılmaktadır . Kendi çıkarları doğrultusunda sosyalist enternasyoneli kurarak bu yolu açan ve New York borsasından verilen paralar ile Troçki’yi New York’tan Moskova’ya göndererek destek sağlayan ,daha sonraki aşamada İsviçre’den özel bir tren ile Lenin’i Moskova’ya gönderen para babaları ,geleceğin dünya devletinin çekirdek örgütü olarak kurdukları kapitalist enternasyonel in çıkarları doğrultusunda belirli bir aşamada batı Avrupa devletlerinin hegemonya düzenlerini ortadan kaldırmak için , sosyalist devrimi ve geçici olarak Sovyetler Birliği gibi dev bir yapılanmayı dünyayı korkutmak için yaratmışlar ve kullanmışlardır .Daha sonraki aşamada böyle bir yapılanmaya gereksinme kalmayınca tek bir kurşun atmadan bu büyük imparatorluğu tasfiye ettirerek bugünkü küreselleşme döneminin önünü açmışlardır . Bu arada dünya savaşları olmuş ,yüz milyondan fazla insan ölmüş ve yeryüzü bütünüyle yıkılmıştır ama büyük patronların giderek Siyonizm ile bütünleşen küresel imparatorluk oluşturma hayalleri hiçbir zaman sönmemiştir . Atlantik kıyılarından başlayan küresel emperyalizm , dünyanın merkezi coğrafyasına ve kutsal topraklara yöneldiği bir süreç içerisinde her türlü savaşı ve siyasal olayı yaratmayı evrensel planın bir parçası sayan para babaları , batı demokrasilerini de bu büyük hedefe doğru yönlendirirlerken sahip oldukları sermaye gücünü ekonomik bir koz ya da silah olarak kullanmışlar ve görünüşte halkın egemenliğine dayanıyormuş gibi görünen demokrasileri aslında sermayenin egemenliğine dayandırarak zaman içerisinde demokrasilerin sermaye egemenliği rejimi olan kapitokrasiye dönüşmelerine yol açmışlardır . Halk kitleleri görünüşte demokrasi oyunu oynarken ,para babaları batıda oluşmuş olan kapitalist enternasyonelin çıkarları ve talimatları doğrultusunda kapitalin gücünü siyaset sahnelerine dayatmıştır . Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında ,hemen hemen bütün ülkelerde bu doğrultuda yeni iktidar yapılanmaları oluşturulmuş ve okyanus ötesinden gelen kapitalist enternasyonel emirleri doğrultusunda bütün devletler dışa bağımlı siyasal kadrolar aracılığı ile yönlendirilirken dünya halklarının demokrasicilik oynamalarına görünüşte izin verilmiş ama arka planda ve siyasetin perde arkasında küresel sermayenin imparatorluğu doğrultusundaki planlar ,programlar ve talimatlar , ya çeşitli siyasal ya da ekonomik senaryolar aracılığı ile gerçekleştirilmiş ya da faşist baskılar yolu ile her yerde dayatılmıştır . Bir anlamda ,kapitalist enternasyonel bütün uluslar arası kuruluşların ve devletlerin üstünde ve ötesinde süper bir güç olarak hareket etmiş ve sermayenin dünya imparatorluğunu yarı yarıya gerçekleştirmiştir .

Kapitalist enternasyonel , bütün ülkelerdeki büyük sermayedarları ve güçlü para babalarını kendine bağlı örgütlerin çatısı altında toplayarak hareket ettiği için bir anlamda kolektif hegemonyşa düzenine yönelinmiş ve bu doğrultuda özellikle son yıllarda dünya sistemline direnen ülkelere yönelik askeri saldırı ve işgal eylemlerinde koalisyon güçleri adı altında dünya halkları ve devletlerine karşı bir çıkar birlikteliği sergilenmiştir . Her türlü siyasal atraksiyon küresel emperyalizmin çıkarları doğrultusunda gündeme getirilirken , gene yabancı sermayenin denetimi altındaki medya ve basın organları üzerinden bu atılacak yeni adımların sanki halkın çıkarına uygunmuş gibi atmosfer yaratılmış , büyük şirketlerden yabancı para birimleri üzerinden ücret alan göbeğinden dışarıya bağımlı mandacı ve işbirlikçi aydın,yazar ,gazeteci ,bilim adamı ve siyasetçiler bu doğrultuda gene kapitalist enternasyonelin adamları tarafından kullanılmışlardır .Kapitalizmin çıkarlarının ,demokrasilerde işbirlikçi ve mandacı kadrolar tarafından halk kitlelerine dolaylı yollardan benimsetilerek karar mekanizmalarının çalıştırılması gibi bir durumda ,demokrasilerin halk egemenliği doğrultusunda değil ama kapitalizmin hegemonyası doğrultusunda işlediği görülmektedir . Görünüşte bir halk egemenliğinin korunmuş olması siyasal rejimin gerçek anlamıyla demokrasi olduğunun delili olarak görülemez . Karar mekanizmaları sonunda kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda çalıştırılıyorsa ve halk kitlelerinin oyları bu doğrultuda yönlendiriliyorsa o zaman var olan rejimin adı demokrasi olamaz , bu rejime kesin olarak bir ad konulması gerekiyorsa o zaman kapitalin egemenliği anlamında kapitokrasi denilebilir , çünkü en sonunda kapitalist sistem kazanmakta ve kapitalist enternasyonelin istek ve direktifleri halk kitlelerine işbirlikçi medya ve siyasal yapılar üzerinden onaylatılarak görünüşte bir demokrasicilik oyunu aptal yerine konulan halk kitlelerini ya da insanlığı tatmin etmek için oynatılmaktadır . Para babaları her sene dünyanın en güzel köşelerinde toplanarak ararlar alırken ,dünya devletlerinin parlamentoları ve halkların gerçek iradeleri devre dışı bırakılmaktadır . Böylesine olumsuz koşullarda gerçek anlamda demokrasilerden söz edebilmek giderek zorlaşmaktadır .

Küresel sermaye soğuk savaş sonrası dönemde yarı yarıya bir dünya hegemonyası kurabilmiştir ama daha iş bitmemiştir . Planın tam orta yerinde ,birbirini izleyerek yaşanan olaylar çerçevesinde küresel imparatorluk programı açığa çıkmış ve bütün dünya devletleri bu sürece karşı kendilerini koruma doğrultusunda önlemler almağa başlamışlardır . Ayrıca ,New York üzerinden Amerikan devletini küresel imparatorluk doğrultusunda kullananan kapitalist enternasyonele karşı bütün ülkelerde büyük tepkiler öne çıkmıştır . Yüz yıllık süper güçlük döneminin tamamlayan Amerikan devleti giderek güç kaybederken , Rusya,Çin,Brezilya ve Hindistan gibi dev ülkeler yeni kutup başları olarak devreye girmişler ve kapitalist enternasyonelin Amerikan devleti üzerinden sürdürdüğü imparatorluk girişimlerine karşı tavır koymuşlardır . Dünya Ticaret Örgütünde çıkan kavgalar sonucunda Bric ülkeleri olarak bu dört dev ülke batı emperyalizmine karşı bir doğrultuda hareket ederek batı kapitalizminin yeniden küresel bir sömürü imparatorluğu oluşturmasının önüne geçmeğe başlamışlardır . Yeni ABD başkanı G-20 ülkeleri platformu ile tepkileri önleyerek küresel imparatorluğa devam edebilmenin yolunu açmağa çalışmış ama bu girişimlerinde başarılı olamamıştır .Yirmi yıllık küreselleşme döneminin sonuna gelindiğinde bütün gerçekler ortaya çıkmış ve dünya halkları demokrasi perdesinin arkasında gizlenen küresel imparatorluk oyunlarını görmeğe başlamıştır . Patronların desteği ile gündeme gelen neo-liberalizm kısa bir zaman sonra liberal faşizme dönüşmüş ve para babalarının istekleri doğrultusunda dışarıdan gelen talimatlar ,dünya ülkelerinin parlamentolarından gece yarıları gizli oylamalar ile yasa olarak çıkartılmıştır . Halkın temsilcilerinden oluşması gereken meclislerde büyük şirketlerin ya da emperyal devletlerin yanlısı kişiler dış destekler yolu ile oturmağa devam ettiği sürece ,demokrasilerin kapitokrasiye dönüşmeleri kaçınılmazdır . Bütün ülkeler için hazırlanmış olan standart yasalar tercüme bürolarından geçirilerek meclis gündemine alındığı sürece ,kapitalin egemenliğinde bir kapitokrasi devam edip gitmektedir .Ara sıra yapılan seçimler ise halk kitlelerinin demokrasi oyunu içinde kontrol edilmelerini sağlamaktadır . Parlamento adaylarının doğrudan ön seçimler yolu ile halk kitleleri tarafından belirlenmediği durumlarda ve merkez yoklamaları ile iç ve dış egen güçlere yakın kişilerin liste başlarına alındığı ortamlarda gene gerçek anlamda demokrasiden söz edebilmek zorlaşmakta ve bunun yerine kapitokrasi işlemeğe devam etmektedir . Sermaye has adamlarını siyaset sahnesinde öne sürmeğe ve kendi denetimi altındaki medya ile de bunları desteklemeğe ısrarlı bir biçimde devam etmektedir . Ama , Bric ülkeleri tepkisinin dünyaya yayılmasından sonra eskisi gibi bu oyunun rahat oynanamadığı görülmekte ve bu yüzden de işlerin dışarıdan uzaktan kumandalı olarak manipüle edilemediği ülkelerde kasıtlı olarak olaylar çıkartılarak tepkiler doğrultusundaki gelişmeler önlenmeğe çalışılmaktadır . Batılı ülkelerin gizli örgütleri kapitalist enternasyonelin talimatları doğrultusunda her ülkede istendiği gibi olaylar çıkartarak dünya devletlerinin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri önlenmektedir . Bu gibi olumsuz durumlar da kapitokrasi rejimlerinin istendiği gibi sermayenin çıkarlarına uygun bir biçimde işlediğini göstermektedir . Ulusal çizgiye kayan bütün devletlerde iç karışıklıklar çıkartılarak , küresel plan doğrultusundaki gidişin kesilmesine izin verilmemektedir .

Kapitokrasi çağımızın gerçeği olan bir rejimin adıdır . Ne var ki , kapitalist enternasyonel büyük para babalarının örgütü olarak geliştiği için çok küçük bir azınlığın çıkarlarını korumakta olduğu için gerçek rejimin gerçek adı olan bu kavramı gizlemektedir . Yedi milyarlık insanlık alemini ve dünya halklarını karşılarına almamak için gene eskisi gibi demokrasi oyununu bütün dünyaya küresel medya ile empoze etmekteler ama perde arkasında kendi gerçek düzenleri olan kapitokrasiyi vazgeçilmez bir biçimde devam ettirmektedirler . Karl Mark’ın deyimi ile uluslar arası finans kapital artık yüzyıllar içerisinde iyice büyümüş ve bu dünyaya sığmaz bir güce erişmiştir . Bu nedenle ,hiçbir ülkeye sığamayan kapitalist enternasyonel , Amerikan gücünü kullanarak bütün dünyaya yayılmakta ve , kutsal topraklar da İsrail yapılanmasıyla beraber Siyonizmin hedeflerine uygun düşen bir doğrultuda kutsal topraklar senaryosu üzerinden dünyanın merkezi alanının ele geçirmektedir . Amerikan gücü zayıflarken yerine yeni bir süper güç ortaya çıkamamakta ama doğunun dev ülkeleri devreye girmektedirler . Kapitalist enternasyonel bu nedenle son zamanlarda zor duruma düştüğü için ,tekrar eski gücüne kavuşabilme doğrultusunda üçüncü dünya savaşını kışkırtabilmektedir .İlk iki dünya savaşı arkasındaki kapitalist enternasyonel planları hatırlanırsa üçüncü dünya savaşının da doğu güçlerinin tasfiyesini sağlayarak , merkezi coğrafyaya yerleşme planını gerçekleştireceği söylenebilir . Bu nedenle bütün insanlığın ana görevi üçüncü dünya savaşının önlenmesi olmaktadır,aksi takdirde bu sefer milyarlarca insanın yok olması gündemde olacaktır .Para babalarının ,kapitalist enternasyonel ve bu merkeze bağlı kılınan kapitokrasiler üzerinden emperyal amaçlarına ulaşmalarının önlenebilmesi için, bütün dünya devletlerinin ve halklarının bir araya gelerek , küresel bir dayanışma düzenine yönelmeleri zorunluluğu her geçen gün daha da acil bir duruma gelmektedir .

Büyük sermayedarlar ve para babalarının demokrasiler üzerindeki etkileri ,baskıları ve yönlendirmeleri önlenemediği sürece kapitokrasi rejimi yaşanan bir gerçeklik olarak devam edecektir .Bu durum da halk kitlelerinin gerçek anlamda bir egemenliğinden söz eebilmek mümkün olamıyacaktır . Halk egemenliğinin soyut bir kavram olarak demokrasi teorisindeki yerini gene kapitalist sistem yanlısı düşünürler ve yazarlar aldatıcı bir yaklaşım içinde yorumlamağa devam edecekler ama , perde arkasındaki kapitokrasi rejimi üzerinden de para babaları gene malı götürmeğe devam edecektir . Son zamanlar da halk kitlelerinin ekonomik olarak çöküşü , ulus devletlerin ekonomik krizler aracılığı ile bitirilişi dünya halklarının açlığa ve sefalete mahkum edilişleri gene kapitalist enternasyonelin küresel imparatorluk planları doğrultusunda gündeme getirilen yaptırım uygulamaları olarak görülmektedir . Dış baskılara direnen , kapitalist sistemin emperyal dayatmalarına karşı çıkan , kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden ulus devletler ve dünya halkları böylesine yaptırım uygulamaları ile kapitalist enternasyonel tarafından cezalandırılmaktadır . Finans kapital hiçbir zaman gerçek demokrasiye izin vermemekte ama demokrasi görünümünde kapitokrasiyi ısrarlı bir biçimde majestelerinin adamlarına uygulatmaktadır .Böyle bir aşamada , dünya halklarının gerçek anlamda demokrasiyi geçerli kılabilmek için yeni bir demokrasi mücadelesine girişmeleri ,bozulmuş olan dünya dengelerini yeniden sağlayabilecektir . Sonuna kadar dünya imparatorluğu peşinde koşan para babalarının yeni sömürü düzeni olarak gündeme getirdikleri kapitokrasinin ortadan kaldırılabilmesi için böylesine bir yeni demokrasi mücadelesine gereksinme bulunmaktadır . Askeri yapılanmaların da kapitalist sistemin bekçiliğine yönlendirildiği bir aşamada ,gerçek anlamda demokrasi için halk kitlelerinin yeni bir toplumsal mücadeleye girişmesi ,bozulan dengeler ve sömürünün önlebilmesi açısından zorunluluk bulunmaktadır . İnsanlığın aldatılarak demokrasilerin kapitokrasiye dönüştürüldüğü bugünkü süreçte ,yeniden gerçek demokrasilere geri dönülebilmesi için ve kapitokrasilerin ortadan kaldırılabilmesi için ,bütün dünya halklarının ve devletlerinin küresel bir dayanışma düzenine yönelmeleri gerekmektedir . Gerçek anlamda halk egemenliğine dayanan demokrasilere yeniden ulaşılabilmesi için ,küresel patronların çıkarları doğrultusunda oluşturdukları kapitokrasilere karşı evrensel bir mücadeleye dünya halkları yönelmek zorundadırlar . Kapitokrasiler zararlı ,demokrasiler yararlı rejimlerdir . Kapitokrasiye dönüşen demokrasilerin yeniden halk egemenliğine doğru yönelmesi için evrensel bir dayanışma ile dünya halkları ortak hareket etmek zorundadır .

NOT; Bu yazı ile ilgili olarak meraklıları ,Karl Marks’ın Kapital , Ernest Mendel’in İktidar ve Para ,Michael Parenti’nin İmparatorluğa Hayır ,Nikitin’in Ekonomi Politik ,Alex Callinicos’un Anti-Kapitalist Manifesto ve Atilla Akar’ın Derin Dünya Devleti kitapları ile , Anıl Çeçen’in Kapitalist Enternasyonel ve Nasyonel Enternasyonel makalelerine bakabilirler .