14 Haziran 2018 Perşembe

İKİ BARAK ARASINDA SIKIŞMAK - " ANKARA KALESİ (010)"- Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ANKARA KALESİ (010) 
İKİ BARAK ARASINDA SIKIŞMAK
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


Türkiye Cumhuriyeti son zamanlarda iki BARAK arasında sıkışıp kalmıştır .Bu Barak’lardan birisi yeni seçilen Amerikan başkanı Barak Hüseyin Obama’dır.Diğeri’de İsrail savunma bakanı Ehud Barak’tır .Barak adı birisinin asıl ismi diğerinin ise soy adıdır . Bir yahudi ismi olan bu ad,kelime kökeni olarak incelendiği zaman içinde barınılan ve sığınılacak yer anlamında baraka anlamına gelmektedir . İki bin yıl sonra kendilerine sığınılacak bir yer arayan Yahudilerin savunma bakanının ikinci isminin Barak olması da bu bölgede kendi devletlerini kurarak yerleşmek isteyen Yahudilerin bir anlamda içine girecek ya da çatısı altına sığınacak bir baraka olarak ülke arayışlarını simgelemektedir .Barak ismi bu anlamıyla Yahudiler arasında fazlasıyla kullanılmaktadır .İsrail’liler arasında kullanılan bu isim Amerikan Yahudileri arasında görülmektedir .Yeni Amerikan başkanının ilk adı olan bu isim bir anlamda yeni bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir .Büyük çoğunluğu ile bir Yahudi egemenliğine dayanan ABD devletinin yeni başkanının da ,Habeşistandan Kenya’ya göçetmiş zenci Yahudi ailelerinden gelen bir zenci baba ile , eski ABD başkan yardımcısı Dick Chenney ile akraba olan bir Chicago kökenli beyaz Yahudi aileden gelen annenin evliliğinden doğma bir Amerikan vatandaşı olduğuna dair çeşitli haber ve yazılar dünya basının da yer almağa başlamıştır . Eğer bu yazılanlar doğru ise , Yeni ABD başkanı da tıpkı İsrail savunma bakanı gibi Yahudi asıllı bir etnik kökene sahip bulunmaktadır . Bütün dünyayı karşısına alan günümüzün Amerikan-İsrail ittifakının iki Barak’ı öne çıkarması , gelinen bu aşamada siyonizmin yeni manevrası olarak görünmekte ve siyasal çevrelerde tartışma konusu olmaktadır .

Yeni dönemde Türk dış politikası iki Barak arasında sıkışıp kalmıştır . Bir tarafta , dünyanın en büyük gücüne sahip olan devletin yeni imparatoru Barak ile , bu büyük devletin arkasına sığınarak geleceğin dünya imparatorluğunu merkezi coğrafyada kurmak üzere harekete geçmiş olan siyonist savaş devletinin savunma bakanı Barak , dünya haritasının merkezi devleti konumundaki Türkiye Cumhuriyetini iki Barak arasında sıkıştırtırmışlardır . İki Barak arasına sıkışıp kalan Türkiye’nin kaçıp sığınacağı bir başka Baraka’da yoktur . Dünyanın orta yerinde ortalıkta kalan ve dostları tarafında ortada sahipsizliğe terkedilen Türk devletinin önümüzdeki dönemde , iki Barak merkezli dış politika zorlamaları ve yönlendirmeleriyle muhatap kalacağı şimdiden görülmektedir . ABD’nin yeni imparatoru en büyük güce sahip devletin olanaklarıyla bir Amerikan hegemonyası peşinde koşarken , bugünün küçük siyonist devletinin savaş makinası başında bulunan savunma bakanı da ,İsrail’in güvenliği gerekçesi doğrulmtusunda bütün merkezi coğrafyayı ,hatta daha da ileri giderek dünya ana karasını her türlü saldırgan ve savaşkan politikalarla karşı karşıya getirebilecektir . İki Barak yeni hegemonyalar ardında koşarken , bütün dünya devletleriyle beraber Türkiye’yi de her zaman savaş,terör ve işgal tehditleriyle karşı karşıya bırakabileceklerdir . Bu nedenle , yakın gelecek ve yirmibirinci yüzyıl ciddi bir savaş ve kaos tehdidi ile karşı karşıya bulunmaktadır . Türk dış politikası bu doğrultuda , Türkiye’nin güvenliği ve cumhuriyet rejiminin sürekliliği çerçevesinde , savaş ve terör önleyici bir diplomasiye acilen öncelik vermek zorundadır .

Siyono-emperyalizmin kontrolu altında bulunan dünya basını ve medya bütünüyle Amerikan ve İsrail çıkarları doğrultusunda yönlendirildiği için iki Barak’ın başında bulunduğu saldırgan ittifakın önümüzdeki dönemde Orta Doğu ve buna paralel olarak dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışma senaryolarını devreye sokmaları mümkün görünmektedir . Yedi milyarı aşan bir büyük nüfus çoğunluğuna sahip bulunan bugünün dünyasını yönetmek artık eskisi gibi kolay olmayacaktır . Afyon savaşı ile uykuya terkedilmiş Çin gibi devler uyanırken , eski sömürgelerden mlilyarlık nüfuslara sahip Hindistan gibi kıta devletleri öne çıkmakta , Sovyetler Birliği sonrasında dünyanın altıda bir alanını kontrol eden en geniş ülkeye sahip kocaman bir Rusya Federasyonu ABD ‘ye açıkca meydan okuyabilmektedir . ABD gibi bir büyük robotu ve bu süper güce dayalı bir emperyal hegemonyayı küresel alanda egemen kılmak isteyen siyono-emperyalizm ABD-İsrail ittifakı ile insanlığın önüne çıkmakta ve kendi çıkarları sözkonusu olduğunda başta Birleşmiş Milletler kararları olmak üzere bütün uluslararası kuruluşların kararlarını ya veto etmekteler ya da tanımayarak çinemektedirler . Bu iki devleti kendi çıkarları doğrultusunda bütün dünyaya karşı kullanmağa devam eden büyük patronlar klübü , bir avuç azınlık olarak yedi milyar insanın geleceği ve yazgısı ile uğraşmaktadır . Bu nedenle de hem bütün dünya hem de insanlık yirmibirinci yüzyılın başlarında çok büyük bir tehditler karmaşası ile karşı karşıya bulunmaktadır . ABD bu anlamda küresel , İsrail de bir bölgesel savaş makinası görünümü vermekte ve bu nedenle de bütün dünya devletleri ve halkları tarafından ciddi boyutlarda eleştirilmektedirler . Eleştiriler zaman içerisinde artan korku ile bir karşıtlığa dönüşmekte ve bütün dünya ülkelerinde ABD ile İsrail karşıtlığı neredeyse yüzde yüz e yakın bir oranda düşmanlığa dönüşmektedir . Türkiye’de iki Barak arasında sıkışıp kalan konumu ile , bu karşıtlığın yüzde doksanlara vardığı bir aşamadadır .

ABD-İsrail ittifakının küreselleşme masalları üzerinden yürüttüğü dünya egemenliği projelerinin yirmi yıl sonra iflas etmesiyle , Beyaz Amerika rüyası sona ermiştir . Dünya finans-kapitalini elinde tutan büyük patronlar klübü bir avuç azınlık olarak kendi çıkarlarını iki savaş makinası devlet üzerinden empoze etmeğe devam ettikleri sürece , sadece Türkiye değil ama bütün dünya ülkeleri iki Barak arasında sıkışıp kalarak yokolmağa doğru sürükleneceklerdir çünkü iki Barak’ın başlarında bulundukları devletler savaş makinaları olarak örgütlenmişlerdir . Büyük olanı küresel jandarmalığa soyunduğu için dünyanın her yerinde , silah şirketlerinin çıkarları doğrultsunda sıcak çatışmaların ardında koşmakta , bu büyük yapının uzantısı olarak Orta Doğu’da kurulmuş olan küçük savaş makinası ise , kurulduğu günden bu yana dünyanın merkezi alanını savaşlara mahkum etmiş ve barışı bu bölgeden kovmuştur . Her iki devlet dünyanın bugünkü yapısını beğenmemekte ,haritaları kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeğe çalışırlarken , bölgesel sıcak çatışma senaryolarından yeni küçük devletler çıkartarak karşılarındaki büyük devletlerin güçlerini kırmak için çaba göstermektedirler . Bu durum devam ettiği sürece bütün dünyayı bir büyük üçüncü dünya savaşı tehlikesi beklemekte , hiç bir güç de böylesine olumsuz bir sürecin önünü kesememektedir . Büyük devlet olarak ABD bütün ülkeler için bir saldırgan tehdit konumunda ısrarla baskı uygularken , küçük devlet İsrail’de inançlara dayalı bir Armageddon savaşı doğrultusunda dünyanın merkezinden kıyamet senaryolarını yavaş yavaş devreye sokmaktadır . Böylesine olumsuz bir gidişe seyirci kalmanın insanlığın ve dünyanın yokoluşunu kabül etmek anlamına geleceği açıktır .

İki Barak arasına sıkışıp kalan Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde her türlü savaşa karşı çıkan barış politikaları geliştirmek zorundadır . Merkezi bölgeyi ele geçirme planları doğrultusunda Türkiye’nin içinde bir iç çatışma ya da gerginlik tırmanmalarına karşı dikkatli davranılırken ,demokrasi görünümlü altkimlikçiliğin ulusal yapıyı parçalayarak bir iç savaş senaryosuna neden olmasına da acilen önlemek gerekmektedir . Türk devleti kendisi ile beraber merkezi coğrafyayı tehdit etmekte olan bütün terör ve savaş planlarına karşı aynı tehditlere maruz kalan bölge ülkeleri ve komşuları ile biraraya gelerek , bölgesel güvenlik ve savunma işbirliği ve ittifakları na acilen yönlenmek zorundadır ,aksi takdirde emperyalizmin küresel güvenlik planlarına alet olmaktan Türk devletinin kurtulabilmesi çok zor olacaktır . Bir saldırı ve savaş planı olan Büyük Orta Doğu Projesini Amerikan dışişleri bakanı yirmi iki devletin sınırlarının değiştirileceği ile açıklaması da bu ülkelerin savaş,saldırı ve terör tehditleri ile karşı karşıya kaldıklarını açıkca göstermektedir . Küreselleşmenin yirmi yılı şimdiye kadar terör,saldırı,işgal ve savaş olayları dolu geçtiği için , bütün dünya ülkeleri ciddi güvenlik tehditleri ile karşı karşıya bulunmaktadır . İki devlet üzerinden yürütülen siyono-emperyalizmin bütün dünyayı sömürgeleştirmesine karşı yeni bir barış hareketinin Orta Doğu’da devreye girebilmesi için Türkiye Cumhuriyetinin öncülük yapması zorunluluğu vardır . Bunun için de ,Türk dışişlerinin artık batı ağırlıklı yönlendirmelerin dışına çıkarak daha bağımsız ve özgürlükçü bir yaklaşım ile yeni bölge ve dünya dengelerinin oluşumuna katkıda bulunması gerekmektedir .

Küçük devletin Barak’ı Gazze’yi ezip geçerken gene binlerce Filistinlinin ölümüne neden olabilmektedir . İşbirlikçi yönetimlerin egemen olduğu Arap ülkeleri bu saldırganlığı izlerken , dünyanın en büyük devletinin başına da yeni Barak bir imparator gibi geçmektedir .Önceki devlet başkanının bitirdiği Amerikan prestijini yeniden onarabilmek üzere Beyaz Saray’a bir siyahı oturtabilen savaş makinası devlet , batı merkezli beyaz uygarlığının bitişi aşamasında siyah bir başkan ile dünya uluslarına daha yakın duracak bir konum elde etmeğe çalışmaktadır ., Afrika’nın içler acısı durumunu istismar etmek üzere bir Afrika kökenli babanın oğlu olarak yeni Barak , siyono-emperyalizmin yoluna yirmibirinci yüzyılda maske değiştirerek devam edebilmesinin alternatif yollarını arayacaktır . Böylesine bir misyonu gerç ekleştirmeğe çalışırken , küçük devletin Barak’ı ile merkezi alanda yeni savaş senaryolarını gündeme getirebilirler . Bu nedenle , savaşçı iki Barak arasına sıkışıp kalan Türk devletinin önümüzdeki dönemde öncelikli dış politikası, savaş karşıtı bir platform ya da ittifakın tıpkı Atatürk’ün ikinci dünya savaşı öncesinde bölgesel barış için gündeme getirdiği Sadabat Paktı gibi , merkezi coğrafyada yeni bir bölgesel güvenlik örgütünün kurulmasına ağırlık vermek olacaktır . Türkiye’nin güvenliğini yeteri kadar düşünmeyen batı ittifakının Türkiye politikalarının tartışılmasıyla beraber ,böylesine bir bölgesel oluşumun gündeme gelebilmesinin önü açılacaktır . İki Barak arasında savaş senaryolarına sürüklenmekten kurtulabilmek için, hem bölge ülkeleriyle dayanışma hem de dünyanın yeni büyük güçleri ile barış için yeni dengeler aranmasına Türk dış politikası öncelik vermek zorundadır . Türkiye Cumhuriyetinin yirmibirinci yüzyılda yoluna devam edebilmesinin bundan başka yolu kalmadığı artık açıkca anlaşılmaktadır . Proaktif davranacak ve Türkiye merkezli güvenlik stratejileri üretecek bir Türk dışişleri Atatürk Cumhuriyetinin yıkımına gidecek savaş senaryolarını önleyebilecektir . Büyük devletin Barak’ı ile dünya barışına giden yollar araştırılırken , küçük devletin Barak’ının bu bölgede yeni Gazze senaryolarını devreye sokmasına karşı çıkılmalıdır . Bütün bu tür girişimlerde hem bölge ülkeleriyle hem de diğer büyük güçlerle ortak hareket edebilmenin yolları aranmalıdır . Böylece Türkiye iki Barak arasında sıkışıp yokolmaktan kurtulabilecektir . Türkiye Cumhuriyetinin dost ve müttefiki olmduğunu söyleyen bütün devletlerin bu durumu görerek, daha çok Türkiye’yi anlayan yaklaşımlar içinde olmaları dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir.

ANKARA’DA YEREL YÖNETİM -" ANKARA KALESİ (009)"- Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN


ANKARA KALESİ (009) 
ANKARA’DA YEREL YÖNETİM
Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN


Kısa bir zaman sonra bütün Türkiye’de yerel yönetim seçimleri yapılacaktır .Bu nedenle ülke gündemi şimdiden seçim yarışına dönüşmüştür. Siyaset sahnesinde atılan her adım , bu seçimlerde avantaj kazanmaya dönük bir girişim olarak algılanmaktadır .İktidar partisi devleti yönetmekten gelen şansını bu doğrultuda en üst düzeyde kullanmağa çaba gösterirken , muhalefet partileri de buna karşı önlemlerini alarak ,yaklaşmakta olan seçimlerin demokrasinin genel kurallarına uygun bir biçimde cereyan edebilmesi için etkinliklerini artırmakta ve böylece ülke gündemi daha da hareketlenmektedir .Türkiye yılbaşı sonrasında üç aylık bir süre boyunca yerel seçimlere kilitlenmiştir . Artık bundan sonra her türlü iç ve dış sorun ikinci planda kalacaktır . Hatta bu sorunların seçimlerin kazanılması doğrultusunda kullanılması da taraflarca dikkatli bir biçimde değerlendirilicektir . Kim bu durumun aksini söylüyorsa , doğru söylemiyecektir . Siyasetin doğası seçim süreçlerinde her konunun partiler tarafından seçimlerin kazanılması amacıyla kullanıldığını siyasal tarih açıkca ortaya koymaktadır .

Ankara’da bir Türk kenti olarak Türkiye’nin yerel seçimlerinde yerini almaktadır . Ülkenin her köşesinde görülmekte olan seçim heyecanı ve yarışı giderek Ankara’da da yükselmekte ve adaylar belirlendikçe daha üst düzeyde bir çekişmenin kamuoyuna yansıdığı görülmektedir . Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olmasından kaynaklanan değişik konumu diğer kentlerdeki yarışın ötesinde , başkentin yerel yönetim seçimlerini ön plana çıkarmaktadır . İktidar partisinin adayının son üç dönemdir Ankara Büyükşehir Belediyesini yönetmesi bu seçimleri daha farklı boyutlara taşımakta , iktidar ve muhalefet çekişmesinin başkentte diğer kentlere oranla daha üst düzeyde bir yarış görünümünde geçmesine yolaçmaktadır . Ankara belediye başkanının medyatik kişiliği ve her fırsatta medya kanallarına çıkarak saatlerce ve hatta günlerce programlar yaparak , seçim yarışını çok etkili bir biçimde kamuoyuna taşıması da Anakara yerel seçimine bir başka hava vermekte ve bu nedenle Ankara yarışı diğer bölgelerdeki çekişmeyi geride bırakmaktadır . Şimdiki belediye başkanının uzun süren görev döneminden gelen deneyimi karşısında muhalefet partileri yeni ve deneyimsiz bir isim çıkarmaktan vazgeçmişler ve Ankara halkı tarafından iyi bilinen eski isimleri iktidar partisinin adayının karşısına dikmişlerdir .Başkent anakent seçimlerinde siyasal konjonktür kadar adayların geçmişi ve deneyimi de etkili olacaktır . Üç büyük parti adayı araısında geçecek olan yerel yönetim seçimlerinde kıran kırana bir çekişmenin yaşanacağı şimdiden belli olmuştur .

Türkiye Cumhuriyetinin içinden geçmekte olduğu bugünkü süreç ülke ve devletin geleceği açısından son derece yaşamsal bir önem taşıdığı için , yerel seçimlerin sonucu bu gidişi etkileyecek bir anlam taşıyacaktır . Uluslararası konjonktürde Türkiye’nin içinde bulunduğu merkezi coğrafya öne çıktığından ve bu bölgenin yeniden yapılanmasında çeşitli yabancı projeler emperyalist devletler ve güçler tarafından zorla Türkiye’ye baskı yöntemleri ile gerçeklmeştirilmek istendiğinden , Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet yapısı ciddi bir zorlanma ile karşı karşıyadır . Emperyalist güçler Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra uygulayamadıkları kendi projelerini bu yüzyılın başlarında yeniden devreye sokarak , dışarıdan destekledikleri siyasal yapılanmalar aracılığı ile kendilerine göre bir yeni siyasal düzeni dünyanın merkezi alanına zorla kabül ettirmek istemektedirler . Böylesine bir süreç içerisinde Türkiye kilit ülke olarak öne çıkmakta ve Ankara’da bu tür bir ülkenin başkenti olarak yeni bir konuma sürüklenmektedir . İşte taml bu aşamada yerel seçimler devreye girmekte ve zorla dönüştürülmek istenen bir ülkenin başkenti olarak Ankara’da da seçim yarışına girilmektedir . Ankara halkının bu genel durumu bilerek hareket etmesi ve oylarını kullanırken sadece başkentin değil ama Türkiye’nin geleceğini düşünerek hareket etmesi gerekmektedir . Bu seçimler belki de Ankara’nın başkent konumunu yitirmesi anlamına gelecek bir noktaya sürüklenmesini neden olabilecek sonuçlar doğurabilir . Yılların Ankara’sında yaşayan Ankaralıların, bu yüzden bilinçli ve sorumlu olarak oy kullanmaları ve başkentin konumu ile beraber Türkiye’nin geleceğini de koruyacak bir seçim sonuçlarının çıkmasını sağlayabilecek doğrultuda emin adımlar atmaları gerekmektedir .

Küreselleşme döneminde dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirmeyi planlayan batılı emperyalist ve siyonist yaklaşımlar , Türkiye’yi bir bağımsız devlet olarak değil ama Orta Doğu bölgesinde oluşturulacak çok uluslu bir federasyonun merkezi alanı olarak görmektedirler . Bu nedenle de , bütün Orta Doğu bölgesini kapsayacak bir kentler düzeyinde yeniden yapılanma forumunu Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara’da yapmayı tercih etmektedirler . Böylesine bir kongrenin ulusal ve üniter bir devlet olan türkiye’nin başkentinde yapılmasının anlamı bsüyüktür . Glokal Forum adı verilen , küresel-yerel forumun toplanma merkezi olarak Ankara tesadüfen seçilmiş olamaz . Böylesine bir uluslararası forum üzerinden . yeni Orta Doğu düzeninin ülkeler ,devletler ya da uluslar üzerinden değil ama kentler düzeyinde bir yeni yapılanmayı gerektirdiği toplantıya katılan uzmanlar tarafından dile getirilmiştir . Geçen yıl Türk devletinin kuruluşunda çok önemli bir anlama sahip olan Büyük Taaruz’un yıldönümünde küresel yerel forum toplantısı Ankara’da yapılırken , bu bölgenin geleceğinde , şu an var olan devletlerin olmayacağı ama kentlerde yaşayan halk topluluklarının bölgesel bir federasyona zorlanacağı açıkca ortaya çıktmıştır . Bir anlamda bölgede şu an var olan devlet yapılanmaları , ulus toplumlar , merkezi devlet konumlarının dışlanacağı küresel ve yerel forum aracılığı ile Türkiye kamuoyuna taşınmıştır . Başkent Ankara’nın anakent belediyesi böylesine bir toplantıya ev sahipliği yapmıştır . Tıpkı Orta çağ Avrupa’sında olduğu gibi küçük kent devletlerinden oluşan bir siyasal coğrafya , küresel sermayenin güdümünde olacak yeni bir kentler federasyonuna dünyanın merkezi alanında dönüştürülmek istenmektedir . Ankara anakent belediyesinin Türkiye cumhuriyetini de gelecekte ortadan kaldıracak böylesine bir riskli toplmantıya ev sahipliği yapması , Türkiye kamuoyunda uzun süren tartışmalara neden olmuştur .

Bugün Ankara’da iki ayrı devlet yapılanması vardır . Birincisi Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değişmez maddelerinden gelen başkent olma konumu nedeniyle sahip olduğu merkezi devlet yapılanması ,diğeri de Ankara’nın da diğer kentler gibi bir yerleşim merkezi olması nedeniyle sahip olduğu yerel yönetimi yani yerel devlet yapılanmasıdır . Küreselleşme döneminde bütün dünyaya empoze edilen bir slogan olarak merkezi devletin bitişi ve yerel devletin öne çıkışı aşamasında Ankara’daki yerel yönetimin anlamı diğer kentlerden farklı bir boyut kazanmakta ve başkent günümüzde bir merkezi devlet ile yerel devlet karşıtlığına doğru çekilmek istenmektedir .Bu bölgede varolan bütün devletlerin başkentleri dışlanırken , geleceğin yerel devletleri anlamında kent devletlerinin oluşabilmesi için uluslararası kuruluşlar kentlerde görev yapan yerel yönetimleri yani bir anlamda geleceğin yerel devletlerini muhatap almaktadırlar . Dünya bankası ile beraber Uluslararası para fonu da artık başkentleri devredışı bırakarak kentleri temsil eden yerel yönetimlerle ilişki kurmağa ve bunlara krediler tahsis ederek ekonomik yönden bütün bölgeyi kontrol altına almağa çalışmaktadırlar . Glokal Forum toplantısı ile Türkiye’nin başkenti olan Ankara bölgedeki yeni yapılanma çekişmesinin ana üssü haline getirilmiştir . Eğer Glokal Forum toplantısında konuşulanlar gerçekleşecekse o zaman türk devleti de diğer bölge devletleri ile beraber ortadan kalkacak ve yerine kent devletlerinden oluşan küresel emperyalizm ve sermayenin güdümünde bir bölgesel federasyon kurulacaktır . Böylesine bir süreç içerisinde batı emperyalizmi dünyaya egemen olma amacıyla Ankara’daki merkezi devletin tasfiye edilmesini hedeflemekte , ve bu doğrultuda Ankara’daki ulusal ve üniter devlet dışlanırken , yerine Ankara anakent belediyesi yerel devlet olarak muhatap alınmaktadır . Bir anlamda Ankara’da yapay bir merkezi devlet yerel devlet çekişmesi yaratılmak istenmektedir . Yaklaşık olarak son üç senedir bu durum açıkca Ankara kamuoyunda tartışılmakta ve bu doğrultuda merkezi devlet ile yerel devleti temsil eden yöneticilerin yaklaşımları ile tutumları yakından izlenmektedir . Küresel ve bölgesel geçiş aşamasında bir anlamda başkentteki merkezi devlet ile yerel devlet karşı karşıya getirilmek istenmiş ve Glokal Forum’un Ankara’da toplanması da bu doğrultudaki tartışmaları giderek yükseltmiştir .

Ankara tam bu aşamada ve böylesine tartışmaların içinde bir yerel yönetimler seçimine girmektedir . Ankara anakent belediyesi ile beraber ilçe belediyelerine aday olacak siyasetçilerin bu tür tartışmalar karşısındaki yerlerini iyi belirlemeleri gerekmektedir . Büyükşehir için aday olacakların , Türkiye ile bölgenin geleceği konusundaki düşüncelerini açıkca Ankara ve ülke kamuoyuna açıklamalarında yarar vardır . Ankara gelecekte Başkent olma konumunu koruyarak bünyesinde ulusal ve üniter bir devlet yapısını merkezi olarak barındırmağa devam edecekmidir ,yoksa şimdiye kadar yabancı plan ve programlar ile yarı yarnıya tasfiye edilmiş olan merkezi devlet konumunun tasfiyesine devam edilecekmidir ? Bu seçimlerde tartışılması gereken ana konu giderek devredışı bırakılmakta olan Ankara’nın konumudur . Merkezi devlet tasfiye edilirken , Türkiye eyaletlere doğru yönlendirilirken , Glokal Forumlarla bölgede bir ortaçağ benzeri federasyon hedeflenirken , din bu amaçla kullanılırken ,etnik sorunlar kent devletleri için canlandırılırken , başkent Ankara7nın yerel yönetimi ne yapacaktır ? Ankara anakent belediyesi halen yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti anayasası doğrultusunda başkentteki merkezi devletle beraber mi hareket edecektir yoksa gene Glokal Forumlar ardında giderek batı hegemonyasını bölgeye taşıyacak bir kentler federasyonu süreci içinde mi yer alacaktır ? Bütün belediye başkan adaylarının bu aşamada karşı karşıya kalınan böylesine bir gidiş karşısında açık konuşmaları ve tavırlarını kesihatlarıyla belirlemeleri gerekmektedir . Ankara halkı bu soruların yanıtlarını adaylardan kesin olarak almkadan zoy kullanmamak durumundadır.

Kuvayı Milliye’nin başkenti olan Ankara günümüzde İstanbul ve Kudüs’ün bölge başkenti olma yarışının tam ortasında kalmıştır .Avrupa merkezli hırıstıyan yapılanması bir İstanbul başkentli Yeni Bizans projesi doğrultusunda çaba gösterirken , Kudüs merkezli Büyük İsrail Projesi de ABD destekli olarak devreye girmiş bulunmaktadır . İstanbul ile Kudüs arasında sıkışıp kalmış olan Ankara’nın her geçen gün etkisinin azaldığı ve bölgeye dönük girişimlerde sürekli olarak devredışı bırakıldığı görülmektedir . Bu arada Diyarbakır,Trabzon ve Van gibi kentlerin eyalet merkezi olacağı bir süreç te kamuoyuna taşınmağa çalışılmaktadır .Bu bölgedeki devlet yapılarını devredışı bırakmak isteyen batı emperyalizmi kentleri muhatap alarak yeni emperyal projeleri uygğulama alanına getirmeğe çalışmaktadır . Bu tür emperyal girişimlere karşı Ankara’nın bir devlet başkenti olarak komşu ülkelerin başkentleri ile beraberce ve ortak bir dayanışma içinde hareket etmesi gerekmektedir . Ancak bu yoldan bölgedeki devlet yapılarının güvenliği korunabilecektir . O zaman bölge devletlerinin başkentlerindeki yerel yönetimleri emperyal güçlerin merkezi devletleri devredışı bırakma doğrultusunda kullanma oyunlarına son verilebilecektir . Türkiye’nin emperyal destekli Glokal Forumlara değil ama , tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi komşu ülkelerle dostluk ve dayanışma ittifakı biçiminde yeni Sadabat paktlarına gereksinmesi vardır . Yeni seçilecek Ankara anakent yönetiminin bu gerçekleri iyi bilmesi ve bu doğrultuda yeni bir yaklaşım geliştirmesi Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarlarının korunabilmesi açısından önem taşımaktadır . Yaklaşmakta olan yerel seçimlerde Atatürk’ün Cumhuriyetini başkent Ankara’da koruyacak yeni bir yerel yönetimin işbaşına gelmesi gerekmektedir . Bütün Ankaralılar seçim sandığına giderken varolan koşulları iyi değerlendirerek hareket etmeli ve başkent konumunu koruyacak bir belediye yönetimine Ankara’yı kavuşturmalıdır . Ankara yeniden her bahtı kara için umut kapısı ve devlet merkezi olmalıdır . Yüzyıl sonra hiç kimse

Ankara’yı yeniden eski bir Anadoluna kentine dönüştürme hakkına sahip olamaz . Ankara yirminci yüzyılda olduğu gibi yirmibirinci yüzyılda da Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak yoluna devam edecektir . Emperyalist dostlarımızın bu gerçeği iyi bilmelerinde yarar vardır .

ANKARA KALESİ (008) İSRAİL SORUNU Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ANKARA KALESİ (008) 
İSRAİL SORUNU
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


Yeni yıla girerken , İsrail devleti Gazze şeridine silahlı saldırıda bulunarak , tüm İslam dünyasının yılbaşını kutladı . İsrail bunu zaman zaman tekrarlıyor ve genelde İslam dünyası için anlamı olan bayramlar ya da yeni yıl öncesinde sahip olduğu büyük silah teknolojisini kullanarak müslümanların bayramlarını yüzlerce ölü ile kutluyor . Son saldırı sonrasında dörtyüz ölü ve ikibine yakın yaralı geride bırakılmıştır .Dünya yirmibirinci yüzyılda yol alırken , böylesine büyük katliamların gündeme gelmesi ,insanlık açısından son derece umut kırıcı bir olumszluğun sürüp gitmesine neden olmaktadır. Tüm islam alemi ve insanlık artık böylesine büyük saldırılar sonucunda yüzlerce ölü ve binlerce yaralı vermek durumunda kalmamalıdır . Bu nedenle , yeni yıla girerken , bütün dünya kamuoyu ağız birliği içinde İsrail sorununu tartışmak durumunda kalmıştır .

İkinci dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletlerinin Orta Doğu bölgesine gelmesiyle dünyanın merkezi bölgesinde dengeler değişmiş ve Atlantik emperyalizminin örgütlemesi sonucunda kutsal topraklarda yeniden bir yahudi devleti olarak İsrail kurulmuştur . İngiliz emperyalizmini kullanarak bölgeye gelen yahudilerin birinci dünya savaşı sonrasında bir devlet kurmalarına Britanya İmparatorluğu karşı çıkınca , bu kez ikinci dünya savaşı süreci beklenilmiş ve ABD’nin kesin bir zafer ile bu savaştan çıkmasından sonra Atlantik insiyatifinin dayatmasıyla , ikibin yıl sonra bir yahudi devleti yeniden kutsal topraklar üzerinde kurulmuştur . Tarihsel süreç içerisinde üçüncü kez aynı yerde kurulan yahudi devletini , geçmişten gelen dersler sonucunda geleceğe dönük olarak kurumlaştırmak isteyen siyonist çevreler , tam altmış yıldır bu bölgede her türlü riski göze alarak savaşmağa devam etmişlerdir . Bu yıl kuruluşunun atmışıncı yıldönümünü kutlayan İsrail devleti hiç bir zaman barış içerisinde olamamış ve sürekli olarak savaşmak durumunda kalmıştır . Dünya tarihinde ortaya çıkan üçüncü İsrail devletinin kuruluşundan bu yana yaşamı sürekli savaş içinde geçmiştir . Bu nedenle dünyanın merkezi coğrafyasına bir türlü barış gelememiş ve bölgedeki bütün Arap ülkeleri İsrail devleti ile sürekli olarak savaşmak zorunda kalmışlardır . Böylesine olumsuz bir süreç te dünya barışını sürekli olarak tehdit ederek , kanlı olayların günümüze kadar devam etmesine neden olmuştur .

İsrail devleti , kurulu olduğu topraklarda Arap nüfusun çoğunlukta bulunması nedeniyle normal bir halkoylaması sonucunda kurulmamıştır . İkinci dünya savaşının galibi olan ABD , siyonist lobiler tarafından kullanılarak , Amerikanın öncülüğünde oluşturulan Birleşmiş Milletler örgütünün ilk kararları sayesinde yahudiler ikibin yıl sonra dünyanın merkezinde üçüncü kez devletlerini kurabilme şansını elde etmişlerdir . Yahudi lobileri ikibin yıllık bir mücadele sonucunda amaçlarına ulaşırlarken , Filistin bölgesinde yaşamlarını sürdürmekte olan Arapların ülkelerini işgal etmişler ve bölgede bir toplum kendi yönetimi altında yaşarken onların ülkelerini işgal ederek bu topraklarda kendi devletlerini uluslararası hlukuka aykırı bir biçimde ilan etmişlerdir . Bu nedenle İsrail devletinin kuruluşu açıkca uluslararası hukuka aykırı düşmektedir . Yahudiler azınlıkta oldukları topraklarda ancak Birleşmiş Milletler kararlarının ABD sayesinde alınmasıyla devlet kurma konumuna gelebilmişlerdir . İki bin yıl önce bir Avrupa gücü olan Roma İmparatorluğu Orta Doğu bölgesine gelerek bu toprakları sınırları içerisine katarken , bu bölgede varolan yahudi devleti olarak İsrail’i yıkmış ve tüm yahudileri dünyanın çeşitli ülkelerine sürmüştür . Büyük göç yüzünden dünyanın her köşesine dağılan yahudiler ,iki bin yıl sonra eski topraklarına geri döndüklerinde karşılarında Roma İmparatorluğu olmadığı için intikamlarını zavallı bir halk olan Filistinliler’den almaktadırlar .Böylesine çelişkli bir durum da büyük bir haksızlık yaratmakta ve Romalıların tarihteki saldırılarının bedelini günümüzde zavallı mağdur Filistin’liler ödemek zorunda kalmaktadırlar . İsrail devletinin yöneticileri kendilerini kutsal topraklardan kovan gücün Romalılar olduğunu hatırlamak ve bu durum nedeniyle bugün bu topraklarda yaşamakta olan Filistinlilere karşı daha insaflı davranmak durundadırlar .

Günümüzde Orta Doğu’da yaşanmakta olan sorun ,Filistin değil ama İsrail sorunudur.Yüzyıllardır bu topraklarda yaşamlarını sürdürmekte olan Filistinliler , iki bin yıl sonra bu topraklara dönen yahudiler nedeniyle bir İsrail işgali ile karşı karşıya kalmışlardır .Gerçek durum bu merkezde olduğu için yaşanmakta olan sorunun adı Filistin değil ama İsrail sorunudur . Filistin halkı yüzyıllardır bu topraklarda kendi yaşamlarını sürdürürlerken ikibin yıl sonra birden yahudilerin dönüşü üzerine İsrail işgali ile karşılaştıklarından , dünyanın merkezinde bir İsrail sorunu ortaya çıkmıştır . Ne var ki , yahudi lobilerinin dünya ekonomisine egemen olmaları ve bu güç ile medyayı yönlendirmeleri sayesinde , esas İsrail sorunu olan çekişme yanlış bir biçimde Filistin sorunu olarak dünya kamuoyuna yansıtılmaktadır . Yahudilerin kutsal kitaplarında yazan bazı hedef ilkeler doğrultusunda ikibin yıl sonra gerdi dönmeleri , merkezi coğrafyanın kana bulanmasına giden yolu açmıştır . Tarihsel süreç içerisinde ikibin yıl önce yaşanmış olan bir haksızlığın karşılığı bugünün koşullarında elde edilmeğe çalışılırken , çok daha büyük yeni haksızlıkların meydana gelmesine neden olunmaktadır . İsrail devletinin kurulmasına yardımcı olan ABD devleti ile beraber bütün siyonist lobilerin böylesine bir çarpıklığı yeniden düşünmelerinin zamanı çoktan gelmiştir . Dinsel görünümlü bir hegemonya projesi olan İsrail yapılanmasının , dünyanın başına bela olan bir sürekli savaş durumunu Orta Doğu’da çok kanlı bir biçimde sahneye koymaktadır . Akan kan yahudi devletinin ilanından bu yana durmadığı gibi, her geçen gün daha büyük saldırı ve katliamlar da birbirini izlemektedir .

Gazze’de susuz ve elektriksiz yaşamlarını sürdürmeğe çalışan yoksul Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı son katliam bardağı taşıran bir damla olmuş ve bütün dünya işgalci saldırgan İsrail devletine karşı ayağa kalkmıştır . Dünya ve Türk basınında yıllardır İsrail taraftarlığı yapmakta olan bir çok yahudi asıllı yazar ve gazeteci bile İsrail’in yılbaşı öncesindeki bu vahşi saldırısına insanlık adına karşı çıkmışlardır . Körükörüne bir İsrail taraftarlığı yüzünden okur kitlelerinin haklı tepkileri ile karşı karşıya kalan yahudi asıllı bilim adamı ve yazarlar da insanlığın ortak vicdanına sığınarak , aç ve susuz zavallı Filistin halkının yokedilmesine karşı çıkmaktadırlar . İnsanlığın daha ölmediğini göstermek üzere harekete geçen bir çok sivil toplum kuruluşu artık katliamlara seyirci kalmayacaklarını aktif eylemlere kalkışarak göstermek istemişlerdir . Kuruluşunu Birleşmiş Milletlere borçlu olan İsrail , Orta Doğu’da kendisi ile ilgili yüzden fazla Birleşmiş Milletler kararını dinlememiş, çıkarları neyi gerektiriyorsa son derece sert ve katı girişimlerle bu doğrultuda hareket etmiştir .Bu doğrultuda kamu vicdanını hiçe sayan İsrail ,dünyanın bütün ülkelerini ve insiyatiflerini karşısına almaktan hiç çekinmemiştir . Hiç bir ülkenin cesaret edemediği böylesine hukukdışı bir tutum ile , İsrail hem yalnız kalmış hem de dünya kamuoyu tarafından lanetlenmiştir . Sahip olduğu büyük deneyimi ve gücü açık çıkarları doğrultusunda kullanmaktan hiç çekinmeyen İsrail , günümüze kadar İsrail sorununun devam edip gelmesine neden olmuştur . Son yıllardaki gelişmeler , artık dünya barışının en büyük sorununun İsrail sorunu olduğunu açıkca gözler önüne sermiştir . Çözümsüz kalan İsrail sorunu her geçen gün daha da büyürken , dünyanın diğer sorunlarını da olumsuz biçimde etkilemekte , sorunların giderek çözümsüzlüğe mahkum edilmesine giden yolu açmaktadır . Her alanda çözümsüzlük , büyümek isteyen İsrail devletinin hedeflediği bir durum olarak ortaya çıkmaktadır . İsrail kendi sorunları ile beraber ele geçirmek istediği bütün merkezi coğrafyadaki sorunları da çözümsüzlüğe mahkum etmektedir . Kıbrıs sorunun bu bölgede çözümsüzlüğe sürüklenmesinin en büyük nedeni İsrail devletinin kendi çözümünü gerçekleştirene kadar sorunları çözümsüzlüğe mahkum etmesidir . En sonunda dünyanın bütün merkezi bölgesini kendi denetimi altında Büyük İsrail projesine dönüştürmeği hedefleyen küçük İsrail devletinin ,büyüyebilmek üzere bilinçli bir yayılma ve hegemonya projesi yürüttüğü her geçen gün daha fazla anlaşılmaktadır . Bu doğrultuda bütün adımlar hesaplı atılmakta , girişimler ise siyonist plan dahilinde yürütülmektedir . Bugün gelinen aşamada siyonist planın büyük bir kısmının gerçekleştiği anlaşılmakttadır .

İsrail’in şimdiye kadar en büyük silahı gizliliği olmuştur . Ne var ki , gelinen noktada artık herşey ortaya çıktığı için İsrail böylesine bir avantajı elinden kaçırmıştır . Güçlü lobiler aracılığı ile yürütülmekte olan siyonist planlar piyonist kadrolar aracılığı ile şimdiye kadar yürütülmekte idi . Geçen zaman dilimi içinde artık herkesin yeri ve safı belli olduğu için artık siyonist planların komplo planlarını eskisi gibi kolay yollardan uygulayabilmek mümkün olmamakta , küçük İsrail’den büyük İsrail devletine giden yolda atılan adımlar eskisi gibi kolay başarılamamaktadır . Üçyüz milyonluk Arap ve bir buçuk milyarlık müslüman nüfusun tam ortasına beş milyonluk küçük bir İsrail devletini yerleştirmekle , Büyük İsrail projesinin gerçekleştirilemiyeceği zaman içerisinde kesinlik kazanmıştır . Bu coğrafyada büyüyemeyen İsrail’in de bir süre sonra küçülmeğe başlayacağı ve hatta ortadan bile kalkabileceği bazı otoriteler ve devlet adamları tarafından açıkca dile getirilmektedir . İsrail bu yüzden son derece rahatsız bir ortamda giderek sıkışmaktadır . Bu sıkışıklığı ise zaman zaman gündeme getirdiği haksız saldırılar ve katliamlarla aşmağa çaba göstermekte ama gene de başarılı olamamaktadır . Son dönemde birbiri ardına gündeme gelen olaylar ve gelişmeler İsrail projesinin yanlış bir plan olduğu ve hiç bir biçimde istendiği gibi gerçekleşemeyeceğini açıkca gözler önüne sermektedir . İsrail devletinin yetkilileri ile siyonist lobilerin yöneticileri bu gerçeği gördükçe daha da huzursuz olmaktalar ve kendilerini dengeleyebilmek üzere her türlü çılgınlığı göze alarak tehlikeli girişimlere kalkışmaktadırlar . Ne var ki ,buna rağmen istedikleri başarıyı sağlayamamakta lar ve giderek bir Armegeddon savaşı için en üst düzeydeki bir saldırganlıkla bütün dünyayı nükleer bir savaşa doğru zorla sürüklemektedirler . ABD işgali sayesinde en büyük Arap tehdidi olan Irak’tan kurtulduktan sonra, şimdi de İran tehdidinden kurtulmak üzere Türkiye ile ABD’yi İran devletinin üzerine sürmeğe çalışan İsrail devleti aslında kuruluşundan yarımyüzyılı aşkın bir zaman diliminde bitme noktasına gelmiştir . Kendi bitişini geciktirmek ve bu gerçeği dünya kamuoyundan gizlemek üzere İsrail devleti bir üçüncü dünya savaşına doğru bütün dünyayı sürüklemekte ve, bu doğrultu da kutsal toprakları kan gölüne çevirmektedir . İsrail sorunu günümüzde bütün şiddeti ile devam etmekte ve bütün insanlığı bir yokoluşa doğru zorlamaktadır . ABD ve İsrail devletleri ile siyonist lobilerin yöneticilerinin bu gerçeği bir an önce görerek önlem almaları gerekmektedir .İsrail sorunu çözülürse ,merkezi coğrafya ve bütün dünyada barış dönemi için gerçekci bir adım atılabilecektir . Bütün güç merkezlerinin bu amaçla seferber olmaları zorunludur . İsrail sorunun tüm dünya dengelerini bozan ve dünyayı kıyamet senaryolarına sürükleyen bir süreç olduğu hiç bir zaman unutulmamalıdır .

SHERATON VEDA PARTİSİ - "ANKARA KALESİ (007)" - Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ANKARA KALESİ (007) 
SHERATON VEDA PARTİSİ
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


Atatürk’ün partisi son genel kurul toplantısını Ankara’nın önde gelen beş yıldızlı otellerinden birisinde yaptı .Halktan kopuk , hiç bir biçimde halk kitlelerinin izleyemediği bparti tabanından gelen yıllrın partililerinin içeriye giremediği bu kongre de genel başkan tarafından temsil edilen bir hizbin üyeleri , liderlerinin son dönem veda partisine katıldılar . Halka kapalı olarak cereyan eden toplantıda bir iki küçük ve çatlak ses dışında herhangi bir hareketlilik görülmedi ve herşey daha önceden genel başkan hizbi tarafından planlandığı gibi tamamlandı .Bir anlamda siyasal partiler kanunun da belirtilen şekil şartları yerine getirildi ve dışa karşı meşru zemin görünümü korunmaya çalışıldı .Partiye yönelik itirazları karşılamaya yönelik bu beş yıldızlı otel şovu , traftar gazetecilerin katkı ve yardımlarıyla kamuoyunu tatmin etmeğe yönelik bir senaryo dahilinde medya aracılığı ile yansıtıldı .

Yerel seçimler öncesinde aceleye getirilen bu genel kurul, otuz yıldır partinin önünü kapatan bir yönetimin son iktidar gösterisi olarak değerlendirilebilir . Seçim atmosferinden yararlanılarak gündeme getirilen bu genel kurul toplantısında genel başkan hizbine dahil olan bütün partililer sahip oldukları delege konumunun karşılığında genel başkana biat ederlerken , belediye başkanlığı ya da en azından bir belediye meclisi üyeliği beklemektedirler . Genel başkan bu durumdan yararlanarak hem genel kurul koşulunu istediği bir atmosferde tamamlamış hem de tüzük değişikliğine giderek parti içindeki tek adam yönetimini daha da sağlamlaştırmıştır . Son dönemlerde bazı konularda genel sekreter ile sık sık ters düşmesi nedeniyle partinin ikinci adamının yetkilerini budayan bir değişikliğe yönelerek , genel sekreterliğin yürütme yetkilerini onüç genel başkan yardımcısı aracılığı ile genel başkanlığın otorite alanı içerisine aldırmıştır . Son zamanlarda partinin hızla yıpranan ve düşüş gösteren konumu nedeniyle , genel sekreterin şimdiki genel başkanın dışında yeni bir aday arayışına girmesi nedeniyle , genel başkan seçim öncesi beklentiler ortamından yararlanarak , tek adam diktatörlüğünü parti içinde ilan etmekten çekinmemiştir . Şimdi artık , Atatürk’ün kurduğu bir Cumhuriyet Halk partisinden söz edebilmek iyice zorlaşmıştır . Bunun yerine genel başkanın özel şirketi gibi , kendi hizbinin temsilcilerinin yer aldığı bir kişisel parti yapılanması ortaya konulmuştur .

Rockafeller bursları ile dünya devletinin kontenjanından okyanus ötelerinde yetişmiş bir yönetici ve , dünya görmüş ve dünyanın nasıl yönetildiğini okyanus ötelerinde öğrenmiş bir politikacı olarak şimdiki bir numara , Atatürk’ün partisini Atlantik rüzgarlarına paralel olarak yeniden yapılandırmıştır . Artık bir Kemalist partiden sözedebilmek mümkün değildir . Atlantik emperyalizmi , Atlantis kıtasının dünyaya egemen olma eğiliminden gelen bir mirasçılık ile bütün dünyaya egemen olmak için küreselleşme sürecini her ülkeye dayatırken , Türkiye’den de Kemalizmin ve Atatürk’ün devlet modelinin silinmesine karar vermiştir . Bu doğrultuda , laik ve çağdaş Türkiye Avrupa’dan uzaklaştırılırken , bölücülük ve din devleti doğrultusunda cemaatçılık okyanus ötelerinden açıkca desteklenmekte ve finanse edilmektedir . Tam bu aşamada Türk ulusuna Kuvayı Milliye hareketinin bir armağanı olan Atatürk’ün partisi Atlantikçi bir yönetimin elinde kontrol edilmeğe çalışılmaktadır . Değişen dünya koşullarında çoktan iktidara gelmesi gereken devletin kurucu partisinin önünün kesilmesi ve sürekli olarak muhalefette kalmağa zorlanması , Atatürk cumhuriyetinin hem bölücülüğe hem de şeriatçılığa karşı kendisini koruyamamasına neden olmaktadır . Küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda hazırlanmış planlara göre yönlendirilmeğe çalışılan Türkiye’de Atatürk’ün cumhuriyeti tehlikeli virajlara sürüklendikçe , devleti kuran partinin halktan aldığı yetki ile karşı çıkması gerekirken ,Atlantik rüzgarları doğrultusunda seyirci kalması ve ciddi bir muhalefet yapmaması Türk halkında ciddi bir üzüntü yaratmakta , partiden dışlanan geleneksel Atatürkçü kesim bu yüzden yeni arayışlara yönelmektedir .

Genel başkan hizbi aracılığı ile Atlantikçi bir pasifizme mahkum edilen Atatürk’ün partisinin tabanında yer alan yüzde otuzluk bir oy potansiyelini temsil eden geleneksel Atatürkçü kesim ,Türkiye’de son derece zor bir duruma sürüklenmişlerdir . Türkiye’nin Lozan Antlaşmasından gelen hukuki yapısını tanımayan , yeni Sevr maceralarını zorla Türk devletine dayatan bir emperyalizmin Türkiye’deki Atatürk modelini ortadan kaldırmak istediği bu aşamada Atatürk’ün partisinin pasif kalması , rejime dönük tehditlere karşı yeterli önlem almaması ve alternatif politikalar geliştirmemesi nedeniyle Türk devleti ciddi bir yıkılma tehdidi ile karşı karşıya bulunmaktadır . Atlantikçi genel başkan partinin önünü kapadıkça çaresiz kalan Atatürkçüler, başka alternatifler aramağa başlamaktalar ,ve bu aşamada yeni bir alternatif oluşturmalarının önlenebilmesi için de gene dış destekli bazı operasyonlar gündeme getirilerek Atatürkçü bir iktidarın oluşumu önlenmeğe çalışılmaktadır . Atatürkün partisinin bugünkü yönetiminin bu durumu seyirci kalması cumhuriyetin Atatürkçü tabanında şimdiki hizip yönetimine ve onun diktatör tutumlu genel başkanına karşı ciddi bir tepki ve muhalefet yaratmaktadır . Partinin tek adamı bunu çok iyi bildiği için , genel kurulu halktan uzak ve halkın hiç bir biçimde giremiyeceği beş yıldızlı otelleri kendisine sığınak olarak seçmektedir . Otel toplantılarına çağrılan delegelere ayrıcalıklı muamele yapılmakta ,beş yıldızlı servisin etkilleyici atmosferi içerisinde önemli ana konular konuşulmadan ,yasak savar bir biçimde genel şartı yerine getirilmektedir .

Tüzük değişikliği ile tek adam diktatörlüğü güçlendirilirken , parti içi demokrasi rafa kaldırılmakta , genel başkanın doktora tez konusu olan siyasal katılıma ise hiç yer verilmemektedir . On bin kişilik spor salanlarından bin kişilik lüks otel lobilerine parti taşınırken , siyasal katılım sıfır noktasına indirilmektedir . Böylesine bilinçli bir adım atabilmek için herhalde siyasal katılım üzerine tez yapmak ve halk katılımının nasıl önleneceğine dair ön çalışma yapmak gerekmektedir . Atatürk’ün partisinin bugünkü yönetimi en başarılı bir biçimde siyasal katılımı önleyerek Türk siyasi tarihine geçmiştir . Hizbe dahil olan delegeler beş yıldızlı otelde ağırlanarak ödüllendirilmişler , belediye başkanlığı ve meclis üyeliği beklentilerine hapsedilerek susturulmuşlardır . Bu gibi duruma karşı çıkanlar da partiden dışlanarak , genel başkanın dikensiz gül bahçesi oluşturulmuştur . Amerikan özentisi oval ofisler kurarak , halktan kopuk bir yönetimi ısrarla sürdüren bugünkü hizip ,genel merkezi holding merkezi gibi bir binaya taşıyarak , halkın partisi olmaktan iyice uzaklaşmıştır . Halktan uzaklaşılırken sermayeye iyice yakınlaşılmış ve yeni dönemde laik ve gayrimüslim sermayenin uzantısı liberal politikalara Tüsiad patronajında iyice angaje olunmuştur . Son seçimlerde , daha çok Özal’ın eski partisinin zengin semtlerindeki oyları alan Atatürk’ün partisi , ANAP’ın eriyip gittiği bir aşamada onun yerini alan bir CANAP olarak zenginler partisine dönüşmüş , geleneksel oy tabanı ile beraber partinin kalesi olacarak bilinen belirli merkezlerde de seçimleri yitirmiştir . Giderek ulusal çizgiden uzaklaşan iş çevreleri ve burjuvazinin yeni partisi olarak küreselleşme ve Avrupa Birliği politikalarına teslim olunmuştur .

Kamuoyunun gözünü boyamak ve partinin Atatürk çizgisinden atlantik çizgisine kayışını gizlemek üzere bir yeni program Sheraton partisinde gündeme getirilmiştir . Türkiye’nin gerçeklerinden son derece uzak , küresel emperyalizmin dayattığı dönüşüm programlarına alternatif olmaktan çok uzak kalan bu program taslağı tam olarak anlaşılmadan ve tartışılmadan genel kurul onayından geçirilmiştir . Antidemokratik tüzük ile beraber ,partinin geleneksel bayrağında yer alan altıoktan çok uzak bir program taslağı belediye seçimlerinden kendilerine pay bekleyen lüks kurultay üyelerine bir oldu bitti ile kabül ettirilmiştir . Yeni dönemde piyasa ekonomisine tam bir teslimiyetçilmiği getiren program önerisi, devlet kuran partiyi kamusal alan savunmasından iyice uzaklaştırmıştır . Parti bu hali ile Türkiye’yi küresel sermayeye teslim eden Tüsiad ‘ın partisi haline dönüşmüştür . Tüsiad üyesi büyük işadamları ve küresel sermayenin güdümündeki Bizans basının önde gelen temsilcileriyle Boğaz kenarında beş yıldızlı otellerde sürdürülen görüşmeler , Sheraton partisi toplantısı ile başkent Ankara’ya da taşınmıştır . Artık sıra partinin adının değiştirilmesine gelmiştir.,çünkü Atatürk’ün partisi hem cumhuriyetin kamusal politikalarından hem de Atatürkçülüğün kitlesel tabanından iyice uzaklaştırılmıştır . Yeni yapılanan parti artık küresel sermaye partisi olarak kendisine yeni bir ad ve sembol bulacaktır . Avrupa Birliğinin arkasına saklanarak sürdürülen sermayeci politikalar artık önümüzdeki dönemde daha çok öne çıkacaktır .

Atatürk’ün partisini altı ok ve Kemalizm’den uzaklaştıran Atlantikçi yönetim bu boşluğu doldurabilmek üzere , yıllarca yeni sol ,Avrupa solu ,sosyal demokrasi ,Anadolu solu , gibi yeni girişimleri denese de bir çizgi tutturamamış ve içine sürüklendiği çıkmaz da bazan Mevlana’dan bazan da Şeyh Edebali’den medet ummuştur . Ne var ki bu çizgilerin Türkiye’de eskiden bu yana sahipleri bulunduğu için Türk halkı aslı varken taklidine iltifat etmemiş ve bu yüzden Atatürk’ün partisi bir dönem meclis dışında kalmıştır .Bugün gelinen aşamada halktan giderek uzaklaşan Atatürk’ün partisi yeniden meclis dışında kalınacak noktaya doğru hızla ilerlemektedir . Emperyalizmin Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmaya hazırlandığı bu aşamada , Atatürk’ün partisinin iktidar olarak yeniden bir antiemperyalist mücadlenin bayraktarlığını yapması gerekirken , Atlantikçi yönetimin uydu yapılı pasif tutumu nedeniyle , meclis dışına doğru sürüklendiği açıkca görülmektedir . Onbin kişilik spor salonlarında yeniden binlerce üye ve delegenin katılımı ile heyecanlı kurultaylara dönülmediği sürece , Atlantikçi yönetim beş yıldızlı otellerin lüks salonlarında bin kişilik veda partileri düzenlemeğe devam edecektir . Son genel kurul bir anlamda hem genel başkanın siyasete, hem de Atatürk’ün partisinin meclise veda partisi olarak görülebilir . Artık bu duruma karşı çıkacak Atatürkçülerin ,altı oku duvardan indirme ve yeni bir yapılanma ile hayata geçirme aşamasına gelinmiştir .Sheraton veda partisi ,bir dönemin sonu olurken yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmelidir . Hiç kimse ulusal kurtuluş savaşı vererek bağımsız bir devlet kurmuş olan halkın partisini sermayeyi elinde tutan zenginlerin partisi konumuna düşürmek hakkına sahip değildir . Atatürk’ün partisinin bitmiş olan Özal’ın partisinin yedeği olarak gündeme getirilmesine Atatürkçü taban seyirci kalamaz . Yeniden Atatürk spor salonunda halk kurultayları toplamanın zamanı gelmiştir . Türk ulusu bir avuç zengin azınlığın değil ama , geniş halk kitlelerinin katılımı ile yeni yüzyılda yoluna devam edebilecektir .

4 Haziran 2018 Pazartesi

ANKARA KALESİ (006) "ANATOLİA HAVA ALANI" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ANKARA KALESİ (006)
"ANATOLİA HAVA ALANI" 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


Doğu Türk İmparatoru Timur’un filleriyle beraber gelerek batı Türk İmparatoru Yıldırım Beyazıt’ı yendiği alanda , Orta Asyalı Türk ordusunun komutanı olan ESENBOĞA’nın adını taşıyan bir hava alanı yapılmıştır . Başkent Ankara’nın yıllardır tek hava alanı olarak çalışan bu meydan zaman içinde büyüyen Ankara’ya yetmemeye başlamış ve Türkiye Cumhuriyeti başkentine de tıpkı batılı başkentlerde olduğu gibi modern ve geniş kapasiteli yeni bir hava alanı yapılmasına karar verilerek ,üç yıl önce Esenboğa’daki meydan yepyeni bir projenin uygulama alanı olmuştur . Kısa zaman içerisinde Türkiye’nin uluslararası şirket gruplarından birisi olan Tepe-Akfen ortaklığı yeni yapıyı tamamlayarak yetkili makamlara teslim etmişler ve böylece başkent Ankara’da batılı standartlarda bir hava limanına sahip olarak uluslararası trafiğe açılmıştır .Özellikle devlet ve kamu yetkililerininin dış temasları açısından büyük bir rahatlama olmuş , devletin dış ilişkileri bu doğrultuda genişlerken , Ankara’daki elçilikler de ülkeleri olan gidiş gelişlerini yeni limanın olanakları ölçüsünde geliştirmişlerdir .

Hava alanın inşaatının yapılıp tamamlanmasına kadar her şey normaly doğrulytuda gelişmiş ama bir türlü yeni yapının girişine ya da tepesine bu bölgedeki hava alanının tepesine eskiden kalan resmi isim olan Esenboğa yazılmamıştır . Yolcular gelip giderken yeni hava alanından geçmişler ama bir türlü bu meydanın resmi ismi ile karşılaşmamışlardır ,çünkü inşaatın yapımcısı olan TAV grubu bu durumun gereğini yerine getirmeden alanı teslim etmiş ,yetkili makamlar da alanın resmi adı konusunda herhangi bir talepte bulunmamışlardır . Ne var ki, zaman içerisinde yolcular gelip giderken alanın içindeki merdivenlerin üzerinde başka bir ismin yazdığını görmüşler ve bu nedenlle şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir . Önceleri dikkatleri çekmeyen bu durum zaman içerisinde yolcularda haklı bir tepkiye dönüşmüş ve bazı kişilerin kafasında böylesine bir durumun gizli bir planın parçası olup olmadığı konusunda haklı kuşkular meydana gelmiştir . Önceleri fısıltı halinde gelişen tereddütler daha sonraları sesli tepkiye dönüşmüş ama bir türlü yetkili makamlardan bu konuda tatmin edici bir açıklama şimdiye kadar gelmemiştir . Uluslararası düzeyde bir çok yabancı iş alan ve bu doğrultuda bazı ülkelerde benzeri hava alanı projeleri yapmış olan TAV grubunun işi teslim ederken hava alanının ismini girişe ya da binanın tepesine koymayı unutması mümkün değildir .Olsa olsa bu tutumun arkasında gizli bir niyetin bulunhduğuna dair bir yaklaşım giderek Ankara kamuoyunda haklı bir kuşku olarak bugüne kadar sürüp gelmiştir .

Türk devletinin başkentinde böyle bir oyunun oynanmasının tesadüf olamıyacağı sonradan ortaya çıkmış ve geleceğe dönük yeni yapılandırmanın bir parçası olarak hava alanının eski isminin devredışı bırakıldığı anlaşılmıştır . Merdiven kenarlarına ve bazı flamaların üzerine ANATOLİA adının bilinçli olarak yazıldığı ve bu doğrultuda gelip geçen uçak yolcularının bu isme alışmaları sağlanmak istenmiştir . Bizans İmparatorluğu döneminde orta Anadolu bölgesinin eyalet olarak resmi adı olan Anatolia isminin yeniden bu bölgeye konulmağa çalışıldığı ,Yeni Bizans projesi doğrultusunda Sevr haritasına göre Anadolunun ortasında Türklere bırakılacak merkezi eyalete yeniden Anatolia adının yakıştırıldığı artık anlaşılmaktadır . Hava alanının yapımcısı olan şirket bir yabancı sermaye ortaklığı olduğu için küreselleşme doğrultusunda işler yapmakta ve bu doğrultuda karar veren merkezlerin iradelerine uygun olarak hareket etmektedir . En son olarak Makedonya’da bu gurubun yeni bir hava alanı projesi aldığı öğrenilmiştir . Küresel patronların çıkarlarına uygun bir emperyal düzen kurulurken bütün ulus devletlerin dışlanarak hareket edilmesi , bir devletin başkentinde hava alanını isim sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır . Böylesine çarpık bir durum dünyanın hiç bir ülkesinde görülmemiştir . Atatürk’ün cumhuriyetinin bu tür saçmalıklarla karşı karşıya bırakılması son derece üzücü bir durum yaratmıştır .

Türk devletinin yetkili makamları ,başkent Ankara’da merkezi bir devletin organları olarak görev yaparlarken , Türkiye Cumhuriyetinin anayasal bir hukuk devleti olduğunu hatırlamaları gerekmektedir . Anayasanın üçüncü maddesinde başkentin Ankara olduğunun açıkca yazılı olmasına rağmen , başkentin hava alanının bu duruma uygun bir biçimde teslim alınmaması ciddi bir hukuki ve siyasi sorun yaratmaktadır . Bu durumda Türkiye’nin bazı yetkili makamlarının dış planlara ya da bu bölgenin geleceği için hazırlanmış olan bazı emperyal projelere uygun olarak olarak hareket ettikleri ortaya çıkmaktadır ki , eğer böylesine bir durum varsa bu durum anayasa ve yasalara aykırılık gibi suçluluk ve sorumsuzluk gibi olumsuz sonuçlara yolaçmaktadır . Fener Rum phatrikhanesinin geleceğe dönük Yeni Roma ya da Yeni Bizans projeleri doğrultusunda hareket etmesi bir ölçüye kadar anlaşılabilir ama Türk devletinin yetkili organları ya da sorumlu makamlarının bu tür bir emperyal dış projeye uygun olarak hareket etmeleri bir hukuk devletinde anlaşılamaz . Bu devleti kuran Türkler ,böylesine bir kazanımı elde edebilmek için Ulusal Kurtuluş savaşı gibi ağır bir bedel ödemek zorunda kalmışlardır . Anayasal çerçevede Türkiye’deki bütün kamu makamlarının böylesine bir bilinç ve sorumluluk çerçevesinde hareket etmeleri beklenmektedir .Eski Bizans’dan kalma bir ismi Yeni Bizans projesi doğrultusunda yeniden hortlatarak Türk devletinin başkent hava alanına koymak hiç bir uluslararası küresel şirketin hakkı olmadığı gibi , böylesine çarpık bir durumu kabül etmek de hiç bir Türk kamu görevlisi makamın yetkisi dahilinde değildir ,çünkü bu meydan bir devlet ihalesi ile yapılan yeni bir kamusal alandır . Bütün kamusal alanlarda son yetkili devlettir . Devletin bu konu ile ilgili kamu organı işi teslim alırken hava limanının adının yazılmasını da talep etmek durumunda idi . Bu görev yerine getirilmeyerek geleceğe dönük bir spekülasyon konsu yaratılmıştır . İdare hukukuna göre ciddi bir hizmet kusuru yaratılmıştır .

Esenboğa hava alanının ismi halen uluslararası hava trafiğinde ESB büyük harfleri ile geçmekte ve yabancı ülkelerden Ankara’ya yapılan hava seferlerinde bütün belgelerde ve biletlerde ESB harfleri yer almaktadır . Bu harflerin simge olarak halen kullanılmakta olması , Türkiye’de bilinçli olarak yaratılmış olan bu çarpıklığın uluslararası sistem tarafından kabül edilmediğini göstermektedir . Dışarıda bütün yazışmalarda ESB harfleri Esenboğa adının simgesi olarak kullanılırken , Bizans’tan kalma Anatolia adının gizlice flamalara ve merdiven kenarlarına iliştirilmesi pek de iyi niyetli olmayan bir tutum olarak ortaya çıkmaktadır . Burası bir devletin başkentidir ve hava alanının eskiden kalma bir adı vardır . Bu adı resmen değiştirmeden , Sevr planı doğrultusunda Türkiye’nin eyaletleşmesine dönük bir adımın başkent hava alanı üzerinden atılması ve hava yolu ile gelenlerin gözlerinin önüne Anatolia adının dikilmesi , yavaş yavaş Bizans tipi bir eyaletleştirmeye kamuoyunun alıştırılmak istendiğini göstermektedir . Böylesine bir durumun anayasal ve yasal statülere karşıt bir çizgide ortaya çıkması Türk devletinin aczi olarak görülmemeli ve bir an önce alanın resmi ismi olan ESENBOĞA ,büyük harflerle girişe ve meydanın ilgili yerlerine yazılmalıdır . Alanın isminin değiştirilmesi isteniyorsa o zaman diğer ülkelerdeki gibi davranılmalıdır .

Bütün ülkelerde hava alanlarının kendi tarihlerine ve siyasal ya da hukuki yapılarına uygun bir adları vardır . Bazı yerlerde bizzat başkentin adı hava alanına isim olarak verilmektedir . Batının önde gelen ülkelerinde ise , ülkenin önde gelen devlet adamları ya da sanat,kültür ve biliminsanlarının adları hava alanlarına verilerek , ülkenin tanıtımına daha çok katkı sağlanmak istenmektedir . Fransa’da Degaulle , Amerika’da Kennedy hava alanları bu açıdan başlıca örnek alınması gereken hava meydanlarıdır . Türkiye’de ise İstanbul’da Atatürk , İzmir’de Adnan Menderes isimleri hava alanlarına prestij kazandıracak doğrultuda isim olarak verilmiştir . Benzeri bir yaklaşım başkent Ankara’da da gösterilebilir . Osmanlı ordusunu yenen bir Türk ordusunun komutanı olan Esenboğa’nın adından vazgeçiliyorsa o zaman Türk devletinin kuruluşunda emeği geçen önemli bir ulusal kurtuluş savaşı kahramanının ya da ,daha sonra Türkiye Cumhuriyeti yönetiminde görev almış bir devlet adamının adı başkent hava alanına prestij kazandıracak biçimde kazandırılabilir . Hatta bu konuda Ankaralılar arasında bir kamuoyu araştırması ya da yarışma düzenlenebilir ve bir bilimsel jürinin yer alacağı biçimde , yeni hava alanının adı yenilenebilir . Ankara ‘nın kendi adıda yeni yapının ismi olabilir . Önemli olan bu konuda Ankaralıların duygu ve düşüncelerinin öğrenilmesi ve ilgili uzmanlardan oluşturulacak bir bilirkişi heyeti ile karar alınmasıdır . Ciddi bir devlete ,büyük bir millete yakışan tutum da budur .Türkiye’nin bugünkü hükümeti , devletin ilgili ve yetkili makamları bir an önce harekete geçerek , yabancıların önünde Türkiye’yi küçük düşürmekte olan bu duruma bir son vermeleri gerekmektedir .

Batı emperyalizmi tarafından her yönden kuşatılmış olan Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara’nın elinden bu hakkı anayasaya aykırı olarak alınmak istenmektedir . Küresel sermayenin güdümüne teslim olmuş bir İstanbul’u Konstantinopolis’e çevirmek isteyen emperyal güçler , Atatürk’ün başkentini de ortadan kaldırarak , Anadolunun çeşitli bölgelerinde eski Bizans eyaletlerini yeniden hortlatabilmenin çabalarını göstermektedirler . Trakya,Bizans,İyonya,Pontus,Klikya ,Kapadokya gibi tarihsel bölgeleri Yeni Bizans eyaletlerine dönüştürmek isteyen hırıstıyan haçlıları , lütfedip ülkenin orta yerinde Türklere Sevr haritası doğrultusunda Anatolia adını taşıyan küçük bir eyalet bırakmayı uygun görmektedirler . Misakı Milli hudutları içinde bir üniter devleti silmeyi kafalarına koyanlar , Başkent Ankara’nın adını ve hava alanının eski ismini devredışı bırakarak , orta Anadoluda Türklere bırakmayı şimdiden kabül ettikleri merkezi bölgenin adını bir eyalet olarak şimdiden Anatolia olarak bütün dünyaya gelen giden yolcular aracılığı ile açıklamaktadırlar . Ankara’da hala bir Türk devleti varsa ,Misakı Milli sınırları içinde eğer hala bir Türk milleti yaşıyorsa bu çarpıklığa bir an önce son verilmesi gerektiğini bilmek durumundadırlar . Bu aşamada ya gereği yapılacaktır ya da ilan edildiği üzere Yeni Bizans projesi işlemeğe devam edecektir . Karar Türk milletinin ve onun adına hareket etmlesi gereken Türk devletininindir .

ANKARA KALESİ (005/C) "YENİDEN RÜZGARLI SOKAK" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ANKARA KALESİ (005/C)
YENİDEN  RÜZGARLI  SOKAK   
Prof.Dr.ANIL  ÇEÇEN

                     Türkiye  Cumhuriyetinin başkenti Ankara’da bir zamanlar basın vardı . Her devletin başkentinde olduğu gibi ,Türk devletinin başkentinde de  etkili bir basın dünyası  oluşturulmuştu . Devleti kuran partinin genel merkezi  ve  bağlı kuruluşları içerisinde Ulus gazetesinin  basımevi de  Rüzgarlı sokak da olduğu için ,daha sonra  çıkartılan  yeni yayın organları da  Rüzgarlı sokağı  merkez olarak seçmişlerdi . Türk devleti Ulus meydanının yanıbaşında toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla  kuruluşunu tamamladığı için , devleti kuran  Halk Partisinin genel merkezi de Ulus meydanının yanıbaşında ve Rüzgarlı sokağın girişinde  yer almıştı . Türk ulusu tarih sahnesine başkent Ankara’dan çıkarken ,Ulus meydanı ilk adımın atıldığı yer oluyordu . Devleti kuran parti bu meydanın hemen yanıbaşında yer alan Rüzgarlı  sokağın girişinde  genel merkezini kurarken , ulus devletin sesi olarak Ulus gazetesi de  hemen parti genel merkezinin yanıbaşında   yayın hayatına başlıyordu . Bu aşamada Ulus devletin kurulduğu meydanın adı ULUS olarak belirlenirken , gene ulus devleti kuran Halk Partisinin yayın organının adı da ULUS olarak belirleniyordu . Ulus meydanı tarih sahnesine çıkıldığı yer olarak  cumhuriyet tarihinin başında yerini alırken , ULUS gazetesi de  hemen bu meydanın yanıbaşında  Rüzgarlı sokakta kurulan basımevi aracılığı ile  Türk ve dünya kamuoyuna sunuluyordu .
          Cumhuriyetin ilk kurulduğu günlerden başlayarak  Rüzgarlı sokak başkent Ankara basınının merkezi olmuştur . Atatürk ve ulusal kurtuluş savaşının yanında yer alan o dönemin gazetecileri ,Türk devletinin ulusal basınını Rüzgarlı sokakda biraraya gelerek oluşturmuşlardır . İstanbul hükümetinin  Sevr Antlaşmasıyla teslim olmasından sonra ,Türk ulusal kurtuluşunun merkezi Ankara olmuş ve Kuvayı Milliye hareketi buradan yönlendirilmiştir . Atatürk’ün gazetesi ULUS  Rüzgarlı sokakta yerini aldıktan sonra ,gerçek cumhuriyet basını başkent Ankara’nın Rüzgarlı sokağında  gelişmiştir . Teslim olan İstanbul’da  işbirlikçi ve mandacı çevreler yabancı sermaye ile finanse ettikleri yayın organları ile  Anadolu’da sürdürülen ulusal kurtuluş hareketini  karalamak için her yolu denerlerken , Rüzgarlı sokağın  binaları içerisinde  vücut bulmağa başlayan  ulusal basın organları teker teker yayın hayatına giriyorlardı . Cumhuriyetin ilk yıllarında ULUS’un öncülüğünde başlayan bu oluşum , ikinci dünya savaşı ve sonrasında da gelişerek devam etmiş ve küreselleşme öncesi  döneme kadar varlığını sürdürmüştür . Türkiye Cumhuriyeti savaş ylıllarının zorluklarını aşarken . Rüzgarlı sokakda  çalışmalarını sürdüren Ankara basınının önde gelen bir rolü olmuştur . ULUS’un öncülüğünde Ankara basını ,hem Türk devletinin hem de Türk ulusunun sesi olarak , zor dönemlerin aşılmasında büyük bir rol oynamıştır .
          Savaş sonrası dönemde demokrasiye geçilmesiyle beraber ABD destekli Demokrat Parti iktidara gelmiş ve  kısa zamanda kendisine bağımlı bir basın yaratabilmek üzere , devletin olanaklarıyla desteklenen  bir besleme basın yaratmıştır . Basın İlan Kurumunun oluşturulması bu durumu önlememiş aksine kurumlaştırmıştır . Devletin olanakları hükümetten yana bazı gazetecilere tahsis edildiğinde  çapsız patronların sahipliğinde  son derece kötü ve yetersiz gazeteler çıkartılmağa başlanmıştır . Hümetler kendi adamlarını patron yapmak ve onların  çıkardığı gazetelerle  kendi çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak üzere harekete geçince , Rüzgarlı sokağın her apartımanında bir besl.eme yayın organı yer almağa başlamıştır . Atatürk döneminde devlet  olanaklarının seferber edilmesiyle oluşturulan ulusal basının Rüzgarlı sokaktaki  yapılanması , demokrasiye geçiş ile beraber gaündeme gelen besleme basın yüzünden  durmuş ve  zaman içerisinde yozlaştırılmıştır .Ulusal kurtuluş savaşının bütün heyecanının  başkent basını aracılığı ile  Rüzgarlı sokak üzerinden Türk kamuoyuna  taşındığı dönem geride kalmış yerine   küçük patronların besleme basın maceraları geçmiştir . Gazetecilikten gelen küçük patronlar okuir yazar olduklarından ya kendilerini büyük yazar sanmışlar ya da  resmi ilan destekleriyle zenginleşince ilk gördükleri  genç bayana aşık olarak  kendilerini şair oylarak ilan etmişlerdir . Bu durumun ortaya çıkmasında  lise mezunu olmasına  rağmen Atatürk’ün partisinin genel sekreterliğine bir şairin gelmesi etkili olmuştur . ULUS gazetesinden yetişen bu gazeteci yazar ve şair önplana geçince , Rüzgarlı sokağın gazetecileri de ya yazar ya da şair olarak kendilerini ilan etmişlerdir . Bu sokağın yazarı ve şairi bol olunca , çeşitli köşelere meyhaneler açılmış , Rüzgarlı sokak gazete merkezleri ve basımevlerinin yanısıra ,entellektüel  meyhanelere de sahip olmuştur .
        Rüzgarlı sokak cumhuriyetin ilk yılları kadar ,sonraki dönemde yaşanan savaş yılları ve soğuk savaş dönemlerinde de  son derece canlı bir basın yayın merkezi olmuştur . ULUS meydanı ve civarında yer alan  lokaller ve  lokantalar , basın kadrolarının uğrak yerleri olmuş , bu mekanlarda  atan başkentin nabzı ertesi gün yayınlanan gazeteler aracılığı ile  kamuoyuna sunulmuştur . Ulus meydanında  dünyaya ilan edilen Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara , sonraki yıllarda  artan nüfusu ile  yenişehir alanında genişlemiş , Yeni mahalle ve Bahçelievler gibi semtler inşa edilirken , ULUS başkentin merkezi olarak varlığını sürdürmlüştür . Türkiye Büyük Millet Meclisinin Bakanlıklardaki yeni  binasına taşınmasına kadar Ulus meydanı Ankara’nın merkezi olmağa devam etmiştir .Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Ankara bozkıra doğru yayılıp genişlerken  kentin entellektüel merkezi de Kızılay ve Çankaya hattında  genişleme içine girmiştir . Bu aşamadan sonra ULUS  meydanı ile beraber ,Rüzgarlı sokağın da eski konumunu yitirdiği görülmektedir . Yarım yüzyıl sonra , basın ve yayın organlarının yavaş yavaş Rüzgarlı sokaktan uzaklaşmağa başladıklyarı görülmüştür .
         Bugünün Ankarası artık beş milyonluk nüfusu ile bir metropol kent konumuna gelmiştir . Nüfusun hızla artması kenti genişletirken ,  tek merkezli yapılanmanın yerini çok merkezli bir düzen almıştır . Ulus’un yanısıra , Kızılay,Çankaya, Yenimahalle,Batıkent ,Çayyolu,Mamak ,Altındağ,Sincan  ve eryaman yeni merkz-ezler olarak ortaya çıkmışlardır .Kent hızla büyürken ,ankara’nın geleceği için yeni plan ve projeler hazırlanarak devreye sokulmuştur . Eski Ankara’nın yer aldığı ULUS meydanı çevresinde üç büyük tarih ve kültür projesi devreye sokulmaktadır . Ankara Kalesi  çevresi ile beraber ULUS meydanı ve çevresi  Kültür Bakanlığı ve Ankara Belediyesi tarafından tarihi merkezler olarak yeniden düzenlenmektedirler .Ayrıca , ULUS’un yanıbaşında yer alan  Gençlik Parkı ile beraber  eski Hipodrum alanı ,Atatürk Kültür Merkezi kurulması hakkındaki kanun gereğince  kültürel alan olarak yeniden düzenlenmektedir . Başkent Ankara’nın  orta yerinde  gündme gelen bu üç büyük kültür projesi ,ULUS semtine yeniden tarihi ve külüterl bir anlam vermekte ve önümüzdeki dönemde bu  tarihsel mekanı yeniden  yaşayan  bir bölgeye dönüştürmektedir . Bu doğrultuda  Rüzgarlı sokağın da yeniden ele alınmasında yarar vardır . Bu sokağı doldurmuş olan  ticarethaneler  ,Yenimahalle yolu üzerinde açılmış olan eski sanayi bölgelerine kaydırılarak , Ankara Kalesi, Ulus meydanı ve Atatürk Kültür merkezi gibi üç büyük külytür projesi arasında kalan  Rüzgarlı sokağın da yeniden canlandırılarak ,eskisi gibi bir basın yayın merkezine dönüştürülmesinde  başkent Ankara’nın  geleceğe dönük gelişmesi açısından yarar vardır . Ankara’da halen yayın da bulunan resmi ilan gazetelerinin en kısa zamanda ciddi basın organlarına dönüşerek yeniden Rüzgarlı sokağa taşınmaları ,Ankara’nın başkent  olarak ayakta kalma mücadelesine önemli ölçüde katkı sağlayacaktır . Yeniden Rüzgarlı sokağa dönülmesi bir anlamda  Ankara’nın yeniden eskisi gibi güçlü bir başkente dönüşmesine  yardımcı olacaktır . Ankara’yı başkent olmaktan çıkarmak isteyen emperyalist ve işbirlikçi baskıları devredışı bırakacak önemli bir adım olarak yeniden Rüzgarlı  sokak basını  yaratılmalıdır .,

ANKARA KALESİ (005/B) "20 MİLYON KÜRT MÜ? 120 MİLYON TÜRK MÜ?" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ANKARA KALESİ (005/B) 
20 MİLYON KÜRT MÜ?
120 MİLYON TÜRK MÜ?
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

Türkiye’de son yıllarda bir Kürt gerçeği tartışması sürekli olarak gündemde tutuluyor ve giderek de tırmandırılıyor. Sanki başka bir gerçeklik yokmuş gibi ülkemizin gündemi sürekli olarak bu gerçeklik tartışmasına kilitleniyor ve bunu bir sorun olarak Türkiye’nin karşısına çıkartanlar belirli bir doğrultuda çözüm talebi ile öne geçerek Türkiye’yi bir yerlere doğru çekmek istiyorlar. Aslında bu bölgede kendi çıkarlarına uygun yeni bir siyasal ve ekonomik düzen kurmak isteyenler normal koşullarda Türkiye’yi tehdit eden bir yaklaşımı ya da projeyi açıkça dile getiremedikleri için kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’nin var olan siyasal yapısını bozacak bir doğrultuda yapay bir Kürt sorunu yaratıyorlar ve daha sonra da bunun bir gerçeklikmiş gibi kabul edilmesi için Türk kamuoyuna sunuyorlar. Nereden bakılırsa bakılsın tam bir emperyalist saldırı senaryosunun gündemde olduğu anlaşılmaktadır.
           
Türkiye Cumhuriyeti bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş ulusal bir devlettir. Yüzyıllarca Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları çatısı altında yaşamış olan çeşitli etnik, dinsel ve kültürel topluluklar bin yılı aşkın bir süredir beraberce yaşamanın getirdiği komşuluk ve dayanışma ilişkileri çerçevesinde beraberce yaşarlarken, batılı emperyalist güçlerin bu bölgeye saldırmaları sonrasında her iki imparatorluk da sona ermiş ve tarihe geçen  bölgesel egemenlik  düzeni geride kalmıştır .Yirminci yüzyılın başlarında  imparatorluk sonrasında  ortaya çıkan otorite boşluğu alanı  Kuvayı Milliye hareketinin zafere ulaşması sayesinde bir ulus devletin kurulması ile  doldurulmak istenmiştir .Osmanlının Orta Doğu topraklarının İngiliz ve Fransız  askerleri tarafından işgal edilmiş ve benzeri bir girişim imparatorluğun merkez toprağı olan Anadolu’ya yönelince ulusal kurtuluş savaşı buna izin vermemiştir .
           
Anadolu’da yaşayan bütün etnik unsurlar ve dağılma sonrasında komşu bölgelerden gelen Türk ve Müslüman  halkların Atatürk’ün ulusal önderliğinde birleşmesi üzerine ,Kuvayı Milliye hareketi tam bir ulusal kurtuluş savaşına dönüşmüş ve  kısa zamanda bağımsız devlet kurulabilmiştir. Kurtuluş savaşı sırasında Türkmenler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Boşnaklar, Pomaklar ,Tatarlar ve benzeri  çeşitli etnik grup ve kökenden gelen insanlar Türk kimliğine yönelen bir devlet kurmak üzere yola çıkmışlar ve Türk kimliğini bir üst kimlik olarak kabül ederek yeni oluşan ulus devletin eşit koşullarda vatandaşları olmuşlardır .Hiç kimse savaş sırasında ve sonrasında  “Sen Türk müsün,Kürt müsün ya da Çerkez misin” diye birbirine sormamış  ve zaman içinde kaynaşarak çağdaş bir ulusun ortaya çıkması sağlanmıştır .Aradan geçen seksen beş yıldan sonra bu beraberlik bozulmak istenmekte ,imparatorluk sonrasında kurulmuş olan ulus devletin yıkılması sağlanarak ,Kürtlere ayrı bir devlet kurdurularak bölgesel bir federasyon planı emperyalizmin güdümünde gerçekleştirilmek istenmektedir.Böylesine bir emperyalist projenin gerçekleştirilebilmesi için Kürt kartı kullanılmak istenmektedir .Sahte gerekçeler ve yalanlara dayanılarak işgal edilen Irak’ta dış destekle oluşturulmuş bir kukla devlet Büyük Kürdistan’ın çekirdeği haline getirilerek resmen bir  bağımsız Kürt devletinin ilan edilebilmesi için her yol denenmektedir .

Bölgede çok uluslu ve çok parçalı bir federasyon kurmak isteyen emperyalizm ve Siyonizm, Kürt kartı ile bölgenin dört devletinin parçalayabilmenin çabası içindedir. Savaş sırasında  oluşturulan istikrarsızlıktan yararlanılarak Kuzey Irak’ta ilk adım atılarak bu bölgeden desteklenen terör olayları ile İran, Suriye ve Türkiye de bölünmek istenmekte ve dört ülkenin arasına bir Büyük Kürdistan devletinin  oturtulması  hedeflenmektedir. Bu doğrultuda PKK terörü  Kuzey Irak üzerinden diğer üç devletin istikrarını bozmakta ve yeni bir siyasal yapılanmaya giden yolu açmaktadır . Küçük Kürt devleti istenmemekte, bir Büyük Kürdistan kurulmağa çalışılırken, yirmi milyonluk bir devlet yapısı oluşturulması hedeflenmektedir. Kürdistan’a yirmi milyonluk nüfus yaratılması için Kürt aileleri para ile desteklenerek fazla çocuk yapmaları sağlanmakta, bölgeye yayılmış olan Kürt aşiretleri bir araya getirilerek Büyük Kürdistan devleti İran ile Türkiye’nin arasına bir yabancı unsur olarak sokulmak istenmektedir .Selçuklu İmparatorluğu sırasında tek bir devlet çatısı altında yaşamış olan Türkiye,İran,Irak,Suriye ve Azerbaycan’ın bir araya gelerek emperyalizme karşı bir dayanışma düzeni içinde karşı çıkmasını önlemek isteyenler, Büyük Kürdistan’ı bir Hıristiyan devlet olarak kurarak, bölgenin Türk ve Müslüman halklarının tek ve büyük bir devletin çatısı altında bir araya gelmelerini önlemeye çalışmaktadırlar. Hıristiyan Kürdistan, İsrail ile Ermenistan arasında bir köprü olarak bölgenin Müslüman halklarını bölecek ve nüfusunun büyük çoğunluğu Türk asıllı olan İran, Türkiye ve Azerbaycan’ın  arasına kara kedi gibi girerek Osmanlı ya da Selçuklu dönemlerinde olduğu gibi bir Türk ve Müslüman  kimlikli bölgesel yapılanmayı önleyecektir. Bunun için yirmi milyonluk Hıristiyan Kürdistan’ın  yeterli olacağı düşünülmektedir.

Günümüzde Türkiye’nin nüfusu 75 milyondur ve bunun en az 60 milyonu Türk kimliğini kabül etmektedir. İran’ın nüfusu 80 milyona yaklaşmaktadır ve yirmiden fazla Türk kökenli topluluğun yaşadığı bu ülkede 50 milyonluk bir kitle, yani nüfusun yaklaşık üçte ikisi Türk kimliğini temsil etmektedir. Kuzey’de Azerbaycan’da I0 milyonluk bir Türk nüfus yaşamaktadır. Ayrıca, Suriye ve Irak’ta da Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalma 10 milyona yakın bir Türkmen nüfus hala yaşamaktadır. Irak’taki Şiilerin büyük çoğunluğu Türkmen olmasına rağmen sanki hiç Türk yokmuş gibi suni bir hava yaratılmaktadır. Emperyalizmin bu bölgedeki ülkeleri bölmesi nedeniyle 120 milyon Türk günümüzde dünyanın jeopolitik merkezinde beş ayrı devletin sınırları içinde yaşamaktadır. Emperyalizme karşı, bölgedeki 120 milyon Türk nüfusun öncülüğünde beş ülke bir araya gelirse, dünyanın merkezi coğrafyasına hiçbir güç giremez. Bunu engellemek için hem Türkleri ayrı devletlerde yaşamaya mahkûm ediyorlar hem de bunların arasına yapay bir devlet olarak 20 milyonluk Büyük Kürdistan’ı oturtarak bölge devletlerinin birleşmesinin önüne geçmeğe çalışıyorlar. Gelecekte ya bu bölgenin 120 milyon Türk’ü bir araya gelerek büyük bir devlet çatısı altında birleşecekler ya da emperyalizm 20 milyonluk Büyük Kürdistan projesi ile bölgedeki birleşmeyi önleyerek dünyanın merkezine egemen olacaktır. Yazımızın başlığındaki soruyu yeniden soruyoruz: 20 milyon Kürt mü, yoksa 120 milyon Türk mü? Umarız Kürt kardeşlerimiz bu tablonun farkına varırlar ve emperyalizm ile birlikte hareket etmekten vazgeçerler. Ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi Kürtler gene Türkler ile beraber hareket ederlerse bu bölgede emperyalizm ikinci kez geri püskürtülebilir. Kürt kardeşlerimiz bu kararlılığı gösterirse mesele kalmaz, gösteremezlerse 120 milyon Türk ortak hareket etmeğe başlayabilir.

ANKARA KALESİ (005/A) "ULUS GAZETESİ" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ANKARA KALESİ (005/A)
ULUS GAZETESİ
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ULUS  gazetesi ATATÜRK’ün  yayın organıdır.Bir anlamda Atatürk’ün gazetesidir. .Ulusal kurtuluş savaşımızın önderi Atatürk daha Sivas kongresi sırasında bir  yayın organını gündeme getirmiş ve ilk olarak  ,  Sivas kongresi yapıldığı sırada bu kentte , ulusal kurtuluş savaşının sesi olarak İradeyi Milliye gazetesini çıkarmıştır .. Bu gazete bir süre Sivas merkezli bir yayın organı olarak Anadolu halkına  Kuvayı Milliye hareketi adına seslenmiş , daha sonra da bunun yerini  Hakimiyeti Milliye gazetesi almıştır . Sivas kongresi kararları doğrultusunda  yeni devletin başkenti olarak Ankara seçilmiş  , buraya gelindikten sonra da yeni merkezden Türk ulusuna seslenmek üzere Hakimiyeti Milliye adını taşıyan  bir gazete çıkarılmıştır . Atatürk’ün öncülüğünde  ulusal kurtuluş savaşının yayın organı olarak çıkartılan bu gazete , Ulus  gazetesinin ilk  ortaya çıkan biçimidir . Kurtuluş savaşı süresince bu isimle çıkartılan gazete daha sonra  devletin kurulmasının tamamlanmasıyla ULUS  adını almıştır .Bu açıdan , ULUS  gazetesi için ATATÜRK’ün  yayın organı denilebilir .Atatürk zaman zaman bu gazetenin başyazılarını imzasız olarak yazmış ,bazan da takma isim kullanarak kamuoyuna  yansımasını istediği mesajları gene  bu gazete aracılığı ile gündeme getirmiştir .
           ULUS GAZETESİ , bir anlamda  başkentin sesi olarak örgütlenmiştir . Özellikle , Abdülhamit döneminde  İstanbul’da Babıali merkezli bir basın yapılanması kurulmasından sonra ,İstanbul imparatorluğun başkenti olarak  ülkenin aynı zamanda basın merkezi  olmuştur . O dönemin baskıcı yönetimine karşı ülkeye  cumhuriyet ve demokrasi getirmek isteyen aydın çevreler , böylesine bir basın yapılanması içerisinde yer almışlar  ve İstanbul merkezli çıkan gazeteler aracılığı ile imparatorluğun son döneminde  ülkeyi kurtarmak üzere halka seslenmişlerdir . Ne var ki ,  bu basın organlarının sahiplrnin  dış bağlantılı olması ve yabancı ülkelerin desteği ile çıkmaları  gibi bir durum , İstanbul  basınını mütareke basını konumuna sürüklemiştir . Birinci dünya savaşının sona ermesiyle , İstanbul hükümeti teslim olmuş , son hükümetin Sevr antlaşmasını imzalamasıyla da  Türk tarihinde  mütareke İstanbul’u dönemi başlamıştır . Mütareke İstanbul’u olgusu da beraberinde bir mütareke basınını gündeme getirmiştir . Teslim olan bir devletin başkenti olarak İstanbul  batılı emperyalistlerin denetimine geçince ,İstanbul basını da  ülke ve devletin çıkarlarını temsil etmeyi terkederek mütareke basını konumuna gelmiştir .
          Abdülhamit döneminde  Anadolu yollarının yapılması ve telgraf  direklerinin dikilmesi nedeniyle , ülkenin çeşitli  kentlerinde yerel yayın organları oluşturulmuş ve bunlar ulusal kurtuluş savaşı sırasında   Kuvayı Milliye basını olarak önemli hizmetler yapmışlardır . Atatürk’ün ulusal kurtuluşu zafere götürmesinde hem Telgraf sisteminin hem de  Kuvayı Milliye basınının önemli katkıları olmuştur . Atatürk her ikisini de kullanarak  ülkede ulusal  bir kamuoyu yaratmıştır . Batı emperyalizmine teslim olan İstanbul basını ise tam anlamıyla bir mütareke basını olarak hareket etmiş ve bütün Anadoluyu saran ulusal kurtuluş savaşını görmezden gelmiştir .Anadolu halkı direnirken ,Kuvayı Milliye basını bu  kutsal isyanın sesi olmuş , İstanbul’daki işbirlikçiler ve mandacıların denetimi altında kalan eski Osmanlı basını , Atatürk ve arkadaşlarını çapulcu ilan etmekten kaçınmamışlardır . Hatta daha da ileri giderek ,ulusal kurtuluş savaşı direnişini vatan hainliği ile suçlayacak kadar ileri gitmişler ve böylece kendi teslimiyetçiliklerini örtbas etmek istemişlerdir .İmparatorluktan ulus devlete  geçerken eski başkent İstanbul’un  Anadolu halkına sırtını dönmesi ve yeniden Bizans  imparatorluğu kurmak isteyen batılı emperyalistlerin dümen suyuna girmesi , Türk halkındaı çok büyük bir  tepki yaratmıştır . İşte bu isyan hem Anadolu basınının kurulmasına giden yolu açmış, hem de yeni başkent Ankara’da Hakimiyeti Milliye gazetesinin çıkartılmasına  neden olmuştur . İstanbul basını teslim olmasa ve ulusal kurtuluş savaşını desteklese belki de  bir Kuvayı Milliye basınına gerek olmayacaktı .
              Daha sonra  ULUS  adını alacak olan HAKİMİYETİ MİLLİYE  gazetesi  hem yeni devletin hem de başkent ankara’nın sesi olmuştur . Yeni devleti kuran Türk halkının siyasal örgütlenmesi olan  Anadolu ve Rumeli Müdafayı Hukuk cemiyeti ,daha sonralı bir partiye dönüşünce , bu partinin kurucu genel başkanı olan Atatürk’ün gazetesi olarak ULUS da  cumhuriyeti Türk ulusu adına kurmuş olan Cumhuriyet Halk partisinin yayın organı   konumuna gelmiştir . Gazete ilk çıktığından sonra kapatılana kadar bir parti yayın organı konumunda kalmış ve daha sonra da bu nedenle kapatılmıştır . Atkatürk’ün partisinin resmi yayın organı konumundaki gazete ,hem Atatürk hem de İnönü dönemlerinde aynı statüde yayına devam etmiş ama daha sonra ları İngiltere ve Amerika’da eğitim görmüşbir gazeteci  Atkatürk’ün partisine genel başkan olunca kapatılmıştır . İngiltere’de basın ateşeliği yapan ve Amerika’da çeşitli kurslardan geçen bu gazeteci yurda döndükten sonra  ULUS gazetesinde köşe yazarlığına başlamış ve bu gazete sayesinde tanındıktan sonra milletvekili olmuş  ,daha sonra da ikinci adamın yaşlanması nedeniyle de Atatürk’ün partisine genel başkan olmuştur . İşin en garip yanı ,bu gazeteden yetişen bir gazetecinin Atatürk’ün partisine genel başkan olduktan sonra , kendi yetişytiği basın ocağı olan ULUS’u kapatmasıdır . Gazeteci genel başkan , başına geçmiş olduğu partiyi gazetesiz bsırakmış ve daha sonraki yıllar   Atatürk’ün yayın organı olan  bu gazeteden Türk ulusunu ve kamuoyunu mahrum bırakmıştır . 
           Ankara bugün  gazetesi olmayan tek dünya başkenti konumundadır . Zamanında ULUS semtinin ana sokaklarından birisi olan Rüzgarlı sokak bir anlamda Ankara’nın  basın ve yayın merkezi idi . Bu durumun ortaya çıkmasında  , Atatürk’ün partisinin genel merkezinin bu sokağın başında olması ve parti merkezinin yanıbaşında da ULUS  gazetesinin  idare binası ile basımevinin  bulunması  önemli rol  oynuyordu . Bu gazeteden yetişen bir gazetecinin  dış desteklerle Atatürk’ün partisine genel başkanı olmasıyla  ULUS  gazetesi tarihe karışıyordu. Bu gazetenin kapatılmasıyla da başkent Ankara basınının çöküş süreci başlıyor ,Türkiye Cumhuriyetinin merkezi, dünyanın tek gazetesi olmayan başkenti konumuna düşürülüyordu .Atatürk’ün partisinin başına geçerek bu partinin yayın organını kapatan gazetecinin okyanus kıyılarında yetiştikten sonra sonra  çağdaş Türkiye Cumhuriyetini Büyük Ortadoğu rüzgarları doğrultusunda  Avrupa’dan uzak tutması ,Atlantik insiyatifinin  Atatürk’ün devletinde etkisini artırmasına giden yolu açıyordu . Bir parti organı olmasına rağmen bir bağımsız devletin başkentinin önde gelen yayın organı olarak ,ULUS gazetesinin kapatılması , basınsız bir Ankara’ya giden süreci başlatıyordu .  . Bu nedenle ,  Atatürk’ün gazetesinde yetişerek  devleti kuran partinin başına geçen gazetecinin   çok büyük bir kusuru ve tarih karşısında sorumluluğu bulunmaktadır .
           Eski ULUS gazetesinin  başkent Ankara’nın  gelişmesinde ve Türkiye Cumhuriyetinin ilerlemesinde son derece önemli  katkıları olmuştur . Atatürk’ün gazetesi olarak bütün Anadolu basınına öncülük etmiş , Ankara ‘da  bir basın yapılanması oluşturarak İstanbsul’a karşı denge sağlamıştır . Ne var ki , mütareke döneminden başlayarak yabancı sermaye ile bütünleşen  teslimiyetçi İstanbul basını ,emperyalist planlar doğrultusunda  başkent basınının çökertilmesini sağlamış ve daha sonra da yurt düzeyinde bölgesel  yayınlara geçerek ,ikinci aşamada Anadolu basınının da çökertilmesine  neden olmuştur . Böylesine bir olumsuz sürece rağmen , cumhuriyet tarihi içinde ULUS  gazetesinin önde gelen bir yeri bulunmaktadır . Bu gazete her zaman başkent Ankara ile beraber  olmuş ve  Türk devletinin Atatürk ilkeleri doğrultusunda yönetilmesine büyük katkılar sağlamıştır . Günümüzde Atatürk’ün Cumhuriyeti önemli bir darboğazdan  geçerken ,başkent Ankara’nın yeniden toparlanmasına olan gereksinme her geçen gün daha da büyüyerek artmaktadır .Bu aşamada ULUS  gazetesi yeniden çıkmaktadır . Haftalık bir yayın organı ile  giderek artan gereksinmelerin karşılanması  son derece zordur . Laik devleti tehdit eden dinci basın ile , bağımsız  devleti tehlikeye sürekleyen  küreselci neoliberal basın olgularına karşı ,yeniden ulusal  devleti ve  milleti toparlayşacak  bir Atatürkçü yayın organı olarak  ULUS’un  Ankara’da günlük  yayın organı oarak çıkartılması gerekmektedir . Başkentin yeniden toparlanarak güçlenmesinde , Atatürk7ün gazetesinin günlük olarak çıkartılması ilk adım olacaktır .